Kıyamet Gerçekliği Külliyatı Tüm Kitap Marketlerde

Kainatın Yaratılışı ve Maddenin Hakikati

Tasavvufa göre Yaratılış ve Maddenin Hakikati


 

KAİNATIN YARATILIŞI & MADDENİN HAKİKATİ

 

(AKADEMİK makale)



DoĞanın DUalİtesİ:

Parİty (Çİftler halİnde Yaratılma)


CENNET ve CEHENNEM MERKEZLİ 26-BOYUTLU ARŞ VE KÜRSİ

(Kaynak: BİRLEŞİK ALAN TEORİSİ, Sayfa-611)

Maddenin ve parçacıkların birbirleriyle etkileşim yapabilmesi için çift kutuplar halinde yaratılmaları gerekir (Artı (+) ve Eksi () yükler, Kuzey (N) ve Güney (S) kutuplar gibi). Eğer maddeye yeterince büyük bir elektromanyetik alan uygularsak bu sanal çiftleri birbirinden ayırabiliriz. Çiftler birbirinden ayrıldığında ise, yok olma olayı büyük bir oranda ortadan kalkar ve bu durumda gerçek parçacık çiftlerini elde etmiş oluruz. Örneğin, bir elektron ve onun pozitif yüklü elektrik yüklü arkadaşı olan pozitrondan oluşan bir çift yaratmak için, gereken elektrik ya da manyetik alanın enerji yoğunluğu, bu parçacıkların kütlesini yeniden yaratmak için gerekli olan enerjiden fazladır. Bu enerji, Einstein’ın E=mc2 formülü kullanılarak hesaplanabilir. Elektron-pozitron çifti için bu enerji miktarı, 1 milyon elektron volttur. Boşlukta çift yaratılması laboratuarda, örneğin parçacık hızlandırıcılarında gözlemlenmiştir. Dolayısıyla tüm madde parçacıkları çiftler halinde var olmalıdır.

Evrenin ilk anları, çok uzak olmakla birlikte, Birleşik Alan Teorisinin öngördüğü temel parçacık çiftlerinin yaratılmasını incelemek için ideal bir ortam ve yapay olarak oluşturulmuş ve çok iyi donanımlı bir laboratuar gibidir. Bu dönemlerdeki evrenin sıcaklığını tanımlamak için, derece biriminden genellikle (eV) olarak gösterilen enerji birimine geçmek gerekir. Bunun nedeni,  parçacık kütlelerinin geleneksel olarak, E=mc2 formülüne göre, eşdeğer oldukları enerji cinsinden ifade edilmesidir. Örneğin, elektronun kütlesi yarım milyon elektron volttur (0,5 MeV). Hem parçacık hızlandırıcılarında hem de evrenin ilk dönemlerinde elektron-pozitron çiftleri 1 MeV sıcaklıkta (10 Milyar derece Kelvin’e eşdeğer bir sıcaklık) kendiliklerinden ortaya çıkarlar. Bu sıcaklık, evren henüz bir saniye yaşındayken vardı. Evren yaşlandıkça ve sıcaklığı bu eşik değerin altına düştükçe parçacık yaratılması süreci kendiliğinden durdu ve o zamana kadar yaratılmış olanlar yok olarak ışınıma dönüştüler. Bugünkü evrende bulunan elektronlar, teorimizin ilerleyen bölümlerindeki kütleçekim denklemlerinde de göreceğimiz gibi, hiçbir zaman pozitronlarla çift olarak yaratılmadılar. Elektronlar maddî evrene yansıtılarak atomun yapısında yer alırken; pozitronlar 5. Boyut doğrultusundaki tünelin diğer ucunda, karadelik tekilliğinde kaldılar. Dolayısıyla bu parçacık çiftlerinin yeniden oluşturulması, ancak hızlandırıcılarda gerçekleştirilen çok yüksek enerjili parçacık çarpışmaları sonucunda elde edilebilir hale geldi.

Daha ağır olan protonun kütlesi ise, yaklaşık 1 Milyar elektron volttur (1 GeV). Proton-antiproton çiftleri, 2 GeV’dan daha yüksek sıcaklıklarda ki, bu büyük patlamadan yalnızca saniyenin milyonda biri kadar sonraki bir süreyi kapsıyor, yaratıldılar. Daha yüksek sıcaklıklarda, normal koşullarda çok kısa ömürlü olan daha egzotik parçacıklar yaratılırlar. Evren, ilk dönemlerinde mezon ve antimezonlarla, kuark ve antikuarklarla, graviton ve antigravitonlarla kaynıyordu. Dolayısıyla, büyük patlamadan yalnızca on milyarda bir saniye sonrasına karşılık gelen 100 GeV sıcaklığında ışınım alanıyla termal denge içinde olan 100’den fazla parçacık ve karşı parçacık vardı. Evrenin ilk oluşmaya başladığı, büyük patlama anında ise, yaklaşık 496 parçacık ve karşı parçacık bir arada bulunuyordu.

Maddenİn DUalİtesİ:

Parçacıklar ve  Dalgalar HALİNDE YARATILMA

Evrenin ilk dönemlerinde parçacıklar, hem kuvvetli Elektromanyetik  alanlar veya yüksek enerjili ışınım, hem de kuvvetli Kütleçekim alanları etkisi altındaydı ve bu iki temel kuvvet, diğer kuvvetler olan Zayıf ve Güçlü Nükleer kuvveti oluşturan Çekirdek kuvveti alanlarından daha güçlü bir haldeydi. Bu dönemde oluşan yüksek sıcaklıktaki çok yoğun madde kütlesi, parçacık ve karşı parçacıklara ilave olarak, onlara eşik eden Elektromanyetik Kütleçekim Dalgalarından oluşuyordu ve bu kuvvet alanı madde parçacıklarını uzay-zamanda hareket ettiriyordu. Dolayısıyla evrenin ilk anlarında, bu iki kuvvetli alana benzeyen fakat daha zayıf bir halde olan alan çiftleri de mevcuttu. Elektromanyetik Kütleçekim alanından sonraki en kuvvetli alan çifti, Zayıf ve Güçlü Nükleer alan çiftinden oluşan Çekirdek kuvveti alanıydı.

Evrenin ilk anlarında, 5-Boyutlu Relativite uyarınca elde edilen Kütleçekim alan denklemlerinden de elde edilebilen tüm bu alan çiftleri, çiftler halinde ve pek çok sayıda bulunabiliyorken, evrenin soğuması ve alan çiftlerinin enerji mertebelerinin birbirinden uzaklaşmasıyla birlikte iki temel alan çiftinden oluşan dört temel kuvvet, evrendeki maddeler arasındaki dengeyi ve yasaları oluştururken; zayıf kalan diğer kuvvet alanları, 5. Boyut arkasındaki tünele (Karadelik tekilliği) veya 5’ten fazla uzay-zaman boyutlarının arkasına büzülerek etkinliğini kaybetti. Bu saklı alanların etkinliğini müşahede edebilmemiz için çok daha yüksek bir enerji (2 GeV’dan fazla) gerekeceğinden parçacık hızlandırıcılarında bile elde edilmeleri çok zor hale geldi. Bununla birlikte, evrenin ilk anlarına ilişkin bilgi içeriği bulunabilecek çok uzak galaksiler olan Kuasarlardan gelen ışınımın ve kozmik mikrodalga arka alan ışınımının tayf analizlerinden bu saklı kalan alanlar hakkında da bilgi edinebiliriz.

Yoğun kütleçekimi alanlarında parçacıkların nasıl yaratıldığını anlamak için, parçacıkların aynı zamanda dalga gibi davrandıklarını göz önüne almalıyız. Bu, aynı zamanda elektron mikroskobunun da çalışma ilkesidir. Elektron mikroskobunda ışık dalgaları yerine dalga gibi davranan elektronlar kullanılır. Yüksek momentuma ve buna paralel olarak yüksek ΔP=m.Δv belirsizliğine sahip olan elektronlar, parçacıkların konumlarının normal ışığa oranla çok küçük bir Δx belirsizliği ile saptanmasını sağlarlar. Santimetrenin on milyarda biri ölçeğinde elektronlar, parçacıktan çok dalga gibi davranırlar. Kütlesi m olan ve c ışık hızıyla hareket eden bir elektronun dalgaboyu, belirsizlik ilkesine göre  biçiminde yazılabilir.

Bu dalgaboyuna Compton Dalgaboyu denir. Büyük patlamanın ilk anlarının bazı modellerinde, zamanla değişen çok güçlü kütleçekim alanlarında parçacıklara özdeş olan dalgalar oluşabilir ve bu dalgalar parçacıklara eşlik ederler. Dolayısıyla tüm parçacıklar aynı anda hem dalga, hem de partikül olarak var olabilirler. Eğer bir parçacık partikül olma özelliğini kaybederek, bir tekillik noktası tarafından yutulursa bu esnada kendisine eşlik eden Dalga, parçacığın kendi dalga boyunda ve Elektromanyetik Dalga formunda bir ışınım olarak yayılır ve bu da parçacığın partikül olma özelliğinin yok olduğunun bir işareti anlamına gelir. Dolayısıyla evrenin ilk dönemlerine doğru yaptığımız bu zihinsel yolculuğu devam ettirirsek, parçacık ve alan çiftlerinin ilk yaratılması gereken enerji miktarı aşırı derecede yükselecektir ve bu da, tüm maddeyi içeren bu çok yoğun kütlenin çok kısa bir zaman aralığında yaratılmasını gerektirir. Sonuçta bu çok kısa zaman dilimi, limit durumda sonsuz bir enerji gerektireceğinden evrenin ilk yaratılış anı için bu çok kısa zaman aralığını, Belirsizlik ilkesine göre ışık hızı limitinde hesaplarsak; 



 

BAŞLANGIÇ TEKİLLİĞİ TEOREMİ

olarak buluruz.

Bu denklemin üç tane ÇOK önemli sonucu vardır:

 

BİRİNCİSİ

Evrenin Yoktan Yaratılması

Bu denklemden çıkaracağımız ilk ve en önemli sonuç şudur: Evrenin ilk anlarında tüm parçacıkların çok yoğun bir kütle halinde bir arada olduğunu kabul edersek tüm parçacıklar, henüz partikül haline gelmedikleri için dalga formunda olmalıdırlar ve elektromanyetik kütleçekim alanını meydana getiren dalgaların üzerinde hareket ettiklerinden ışık hızında hareket etmeleri gerekir. Eğer tüm parçacıkların ve alanların yaratılması yeterince yüksek bir enerji gerektiriyorsa, çok erken bir dönemde yaratılmış olmalıdırlar ve çok erken bir dönemdeki yaratılış, çok kısa bir zaman diliminde yaratılan parçacıkların ışık hızındaki enerjisini sonsuz yapmaktadır. Bu durumun tersini düşünürsek bu kez de, sonsuz enerjili (ΔE) ve çok küçük kütleli (Δm) bu parçacıkların çok kısa bir zaman diliminde (Δt) yaratılmış olmaları gerektiği sonucuna ulaşırız ki, eğer tüm parçacıklar bu şekilde yaratıldıysa, onların toplamından oluşan tüm evren de bu şekilde yaratılmış olmalıdır. Dolayısıyla sonuç olarak, yukarıda ışık hızı sınırında incelediğimiz limit duruma göre, tüm evren Δt=0 anında yaratılmış olmalıdır. İşte bu çok büyük bir sonuçtur. Bu sonuç bize, tüm evrenin sıfırdan, yani YOKTAN YARATILDIĞINI Matematiksel olarak ispatlamaktadır. İşte bu Yaratıcı da, tüm Kâinatı yoktan var ettiğini Kur’ân’da bildiren ALLAH (C.C.)’tan başkası değildir.

İKİNCİSİ

Maddenin Küçük Zaman Dilimlerinde Yok Olması

Bu denklemin başka bir sonucu daha vardır: Maddenin ışık hızında hareket eden atomik ölçeklerine inildiğinde bu ölçeklerde, ışık hızında hareket eden elektronlar, kuarklar, gravitonlar ve hemen hemen bütün elektromanyetik ışınımlar, ışık da dahil olmak üzere, birim zaman aralıklarındaki yer değiştirmelerinin (konumlarının) momentumlarıyla çarpımının enerjilerine oranı sıfıra eşit olmaktadır. Limit durumda sıfıra giden bu ifade, aslında parçacığın yörüngesi üzerindeki birim zamandaki var oluş süresini de belirlemekte ve çok küçük diferansiyel yer değiştirmeler için, bu var oluş süresi sıfıra gitmekte, yani bir nevî parçacıklar ışık hızındaki çok küçük yer değiştirmeler için yok gibi olmaktadır. Bu konu, biraz da kuantum mekaniğinin derinliğine inen belirsizlik ilkesiyle örtüşmekte ve bu ilkeye göre savunulan,  parçacığın yörünge üzerindeki konumuyla hızının çarpımının belirsiz kalacağı ve kesin olarak yörüngesinin tespit edilemeyeceği görüşüyle de uyuşmaktadır. Yalnız burada elde ettiğimiz sonuç, bir farklılık içerir: Parçacıklar, ışık hızındaki hareketleri sırasında yalnızca belirsiz olarak kalmamakta, adeta çok kısa yörünge parçacıklarındaki diferansiyel yer değiştirmeler incelendiğinde var oluş süreleri de sıfıra gitmekte ve dolayısıyla parçacıklar bu kısa zaman dilimi içerisinde yok gibi olmaktadırlar.

İşte tasavvufta, Fenâfillah ve Bekâbillah diye bilinen evliyâlık mertebelerinin sonu, fiziksel olarak bu duruma işaret etmektedir. Kişi, maddenin ve böylece tüm evrenin ve kendisinin de, çok küçük zaman aralıklarında bir hiç olduğunu ve Allah’ın karşısında yok olduğunu varlık aynasında görür. Bu mertebeden sonra ise, zât-ı zülcelâlin esmâ-i ilâhiye suretindeki sıfatları aynada (5. Boyuta ait holografik sınır-teğet yüzeyi üzerinde) görünmeye başlar ki, bu keşifler ancak peygamberler tarafından müşahede edilir. 7 kat gökler, cennet ve cehenneme ait görüntüler bu sınır-teğet yüzeyden bu âleme yansır ve bu mertebelerde yükselen zâkir kişi, bunları da müşahede eder. Fakat bu yol, önceki evliyâlık yolundan çok daha uzun olup, nübüvvet mertebelerinin inkişâf ettiği gayb âlemine ilişkin bilgilerdir. Evliyâlıkla peygamberliğin kesişim noktası olan bu sınır, Allah’ın azamet ve celâl mertebelerinin tezâhür etmeye başladığı yüksek bir âlemdir (5. Boyutun üzerindeki Uzay-Zaman boyutları).

İşte bildiğimiz anlamdaki maddenin arkasında yer alan büyük sır ve hakikat budur. Bu hakikat aynı zamanda, zamanın ve var oluşun da derin sırlarını ve perdeli cihetlerini içerir. Bu noktadan sonra, madde ve enerji kendi özelliklerini kaybederek, adeta görünmez olur ve perdelenir. Bu suretle, perdenin arkasında yer alan hakikî müessirin, yani tüm kuvvetlerin esas var edicisinin yansımaları görünmeye başlar. Dolayısıyla, bizim şu geçici kainatta gördüğümüz ışıklı, aydınlık manzaralar; üzerine kalın bir örtü ve tenteneli bir perde çekilmiş maddî partiküller bütünüdür. Maddenin derinliklerindeki göremediğimiz saklı boyutlarında, hakikate ve Allah’a giden yollar vardır. İşte tüm bu yollar, karadeliklerde meydana gelen kuantum tekillikleri vasıtasıyla birbirine sıkı bir şekilde bağlanmış çok kuvvetli bir ağ (örgü) yapısı oluşturur. Bu ağın üzerindeki madde parçacıklarının titreştirilmesiyle de, gözümüzle görebildiğimiz bu evren oluşmuştur. Dolayısıyla bu şekilde oluşmuş evren tabakaları (11-Boyutlu Uzay-Zaman), arasındaki geçiş mekanizmalarını sağlayan tekillik noktaları ise, diğer âhiret menzillerine açılan birer kapı vazifesi görerek bu tabakalar arasındaki madde ve enerji transferini gerçekleştirirler. Aşağıdaki grafikte verilen, bir parçacığın yörüngesi üzerindeki temsilî hareketini incelersek yukarıda anlatılmaya çalışılan bu durumu daha iyi anlayabiliriz.

ÜÇÜNCÜSÜ

Maddeyi Oluşturan Kararlı Atomların  Daha Sonradan Yaratılması

Evren yaklaşık 15 Milyar yıl yaşında olduğuna göre, yukarıda elde ettiğimiz Başlangıç Tekilliği Denklemini kullanarak, Planck ölçeğinde var olabilecek en düşük kütle yoğunluğunun birim hacimdeki (ΔV) değerini hesaplayalım ve buradan hareket  ederek atomun şu andaki bilinen yoğunluğuyla bir orantı kurarak, maddeyi oluşturan ilk kararlı atomların başlangıç tekilliğinden ne kadar süre sonra yaratıldığını hesaplayalım:


Parçacığın yörüngesi üzerinde taradığı alanı, birbirinden ayrık gibi duran diferansiyel yerdeğiştirmelerden oluşan çok küçük (Δx) parçalara ayırdığımızda (Yörüngenin, ABCDEF yolundan oluşan parçası gibi) ve parçacığın (Δm) kütlesinin, yörüngenin her bir parçasından geçtiği diferansiyel zamanı (Δt) ile gösterirsek; yörüngenin kütleçekim merkezi (M) etrafındaki sabit merkezcil hızının ışık hızına yaklaşması durumunda (Δvc), parçacığın bu diferansiyel yerdeğiştirmelerin toplamından oluşan yörüngesi boyunca, katettiği mesafenin parçacığın momentumuyla çarpımının yörünge etrafında dolaşırken sahip olduğu kinetik enerjisine (ΔE) oranı ki, bu oran limit durumda (Δt)  süresine eşit olur, sıfıra gitmektedir.

Bu iki sonuç arasında bir orantı kurarak H2 atomunun başlangıçtan kaç yıl sonra şu anki yoğunluğuna ve kararlılığına ulaştığını hesaplarsak; 66 milyon yıl olarak bulunur.

Bu sonuç bize gösteriyor ki Evren, yaklaşık olarak 66 Milyon Yıl yaşında iken kararlı atomların yoğunluğu, şimdiki değerine eşitti ki, bu dönemdeki bu kritik yoğunluk şu andaki atomik kütle yoğunluğu değerine çok yakındır. Dolayısıyla ilk kararlı atomların ve elementlerin, evrenin ilk yaratıldığı başlangıç anından yaklaşık 66 milyon yıl sonra oluştuğunu söyleyebiliriz..

ŞİMDİ BİRLEŞİK ALAN TEORİSİNDE, KISACA ÖZETLEDİĞİMİZ EVREN HAKKINDAKİ BU MUAZZAM MAKALENİN ANLATTIKLARINI MODERN KOZMOLOJİ VE ASTRONOMİ KANUNLARI ÇERÇEVESİNDE DAHA GENİŞÇE AÇIKLAYIP, İNCELEYELİM..


EVRENİN GAZ VE TOZ BULUTU AŞAMASI:

Bir de duman (gaz) halinde bulunan Evren’e (Göğe) yöneldi, ona ve yeryüzüne “isteyerek veya istemeyerek gelin.” dedik. İkisi de “İsteyerek geldik” dediler. (41:11)


Kuran’ın bu mucizevi ifadesine geçmeden önce ayetin tercümesiyle ile ilgili bir iki noktayı belirtelim. Metnin başında “bir de” diye tercüme ettiğimiz kelime Arapça “sümme” kelimesidir. Bu kelimenin “bir de”, “öte yandan” gibi anlamları olduğu gibi “daha sonra”, “sonradan” anlamları da vardır. Ayetin akışı açısından “bir de”, “öte yandan” anlamının daha uygun olduğunu düşünüp ayeti böyle çevirdik. Ayette duman, gaz diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça’sı ise “duhan”dır. Duhan genel olarak gaz halinde bir madde ile havada az çok sabit bir biçimde duran küçük taneciklerden oluşur. Ayetten, Evren’in gaz halinde bir aşamadan geçtiği ve Allah’ın iradesi sonucu bu aşamadan sonra Evren’in ve yeryüzünün bugünkü şeklini alacak şekilde ayrı bir aşamaya geçirildikleri anlaşılıyor.

Büyük Patlama’dan (Big Bang) sonra Dünya’mızın, Güneş’in, yıldızların hemen oluşmadığını biliyoruz. Evren hiçbir yıldız oluşmadan önce bir gaz bulutu şeklindeydi. Bu gaz bulutunun ana maddesi Hidrojen’di. Hidrojen’den sonra ise en çok var olan madde Helyum’du. Bu gaz bulutunda daha sonra oluşan sıkışmalar ve yoğunlaşmalar yıldızların, gezegenlerin oluşumunu sağladı. Bugünkü Dünya’mız, Güneş’imiz, gece görebildiğimiz yıldızlar hep bu gaz bulutunun bir alt kümesiydi. Bugün bunları keşfedebilmemiz bilim tarihinde, arka arkaya yapılan birçok buluşun, gözlemin, laboratuvar çalışmasının sonucudur. Bir yandan sözlerle taciz edilen, bir yandan kılıçlarla öldürülmeye çalışılan, aynı zamanda Allah’a ortak koşulmadan iman edilmesi gerektiğini anlatan Muhammed Peygamber’in ne çağının tüm insanlarının bilgisinin toplamı, ne de şahsi gözlemleri Evren’in daha önceden gaz halinde olduğunu söylemeye yeterdi. Zaten Muhammed Peygamber’in iddiası da kendisinden konuşmadığı, Evren’in yaratıcısının sözlerini ilettiğidir.

Bunlar sonra vahyettiğimiz duyu organlarıyla algılanamayanın haberlerindendir. Bunları sen de, toplumun da daha önce bilmiyordunuz. Şu halde sabırlı ol. Şüphesiz sonuç sakınanlarındır.  (11:49)

UÇUŞAN GAZLAR BİR GÜN MANOLYALARA DÖNÜŞECEK

Kuran’ın bilimsel mucizelerinin sadece, bir mucize oluşsun, Kuran’ın dediğinin doğruluğu birgün anlaşılsın diye söylenmediğini görüyoruz. Evet, tüm bu mucizelerle Kuran’ın Allah tarafından gönderildiği, Kuran’la hiçbir kitabın yarışamayacağı ispat ediliyor. Aynı zamanda mucizeyi oluşturan ayetler çok önemli bilgiler veriyor, Allah’ın yaratışındaki inceliklere, olağanüstü-lüklere dikkat çekiyor. Hiçbir Kuran ayeti “Bir gün Bush diye bir Amerikan başkanı olacak, onun oğlu da…” şeklinde haberler vermi-yor. Kuran’ın, indiği dönemde bilinemeyecek olan bir bilgiyi, mucizevi bir şekilde söylemesi tek önemli nokta değildir. Aynı zamanda bu sözün kendisi de insanlara önemli bir bilgi vermektedir. Bu ayeti (41- Fussilet 11) örnek alırsak, Kuran’ın 1400 yıl önceden Evren’in daha önce gaz halinde olduğunu açıklaması bir mucizedir. Fakat bir patlamayla tüm maddenin sürekli genişleyen bir şekilde Evren’i oluşturduğu bir ortamda Evren’in gaz haline mahkum olmaması, Allah’ın maddenin içine koyduğu yasalar çerçevesinde bu gazdan yıldızların, gezegenlerin, insanların, manolyaların oluşması da Allah’ın yaratılış mucizesidir. Yani Kuran mucizelerine bakarken hem bu ayetlerin söylendiği yıllardaki bilgi seviyesine göre bu ayetlerin söylenmesinin mucizeliğini düşünelim, hem de bu ayetlerin ifadesindeki anlamları da göz ardı etmeyelim.

MÜKEMMEL ÇALIŞTIRILAN KANUNLAR

Gaz bulutu sıkışarak yıldızları oluştururken yaratılış kanunlarının çok ince bir şekilde çalıştırıldığını görüyoruz. Çekim kuvveti sayesinde gaz bulutu içinde büzülme oluşur, yıldızlar yaratılır. Çekim kuvveti öyle bir çalıştırılır ki yıldızlar oluşur, fakat çekim kuvveti sonuna kadar işi götürüp yıldızı bir karadeliğe çevirmez. Yerçekimini böylesine ölçülü hareket ettiren nedir? Bu ölçü, bu denge, bilinçli bir Yaratıcıyı açıkça göstermez mi? Evrende yaratılan kanunlar yıldızların da oluşumuna izin verecek şekilde yaratılmıştır. Böylece Yaratıcının, yaratılışta hedeflediği gayeleri ortaya çıkacaktır. Çekim kuvveti; akıllı, bilinçli, şuurlu bir nesne değildir ki tüm bu mükemmel oluşumlara kendisi sebebiyet versin. Acaba Yaratıcı çekim kuvvetini yaratmasaydı da yıldızlar, gezegenler, Ay kalın zincirlerle bağlanmaya, yerinde tutulmaya kalkışılsaydı nasıl bir israf, nasıl bir çirkinlik, nasıl bir kargaşa hüküm sürerdi? Yaratıcı yerçekimi kanununu yaratarak olayı ne de güzel çözmüştür. Yerçekimini Allah’ın, Evren’e koyduğu bir yasa olarak gören Isaac Newton (1642-1724) yerçekimini ilk keşfeden kişidir. Fakat o da, birçok fizikçi de Evren’in en başta bir gaz aşaması geçirdiğini bilememişlerdir. Ne Kuran’dan önce, ne de Kuran’dan bin yıl sonra…

Newton’dan sonra Güneş’in bir gaz bulutunun sıkışmasıyla oluştuğu fikirleri ortaya atıldı. Örneğin Laplace “Dünya Sistemlerinin İzahı” adlı 1796 yılında basılan kitabında Güneş’in gaz bulutlarının çekim gücüyle sıkışması sonucunda oluştuğunu ve Dünya’nın Güneş’ten koptuğunu ileri sürdü. Daha sonra İngiliz fizikçi Clerk Maxwell Dünya’nın Güneş’ten koptuğuna matematiksel yaklaşımlarıyla itiraz etti. 1943 yılında Weizsocker, sonra Ter-Haar, Chandiosekhor ve Kuiper teoriler geliştirdiler. Mount Wilson ve Palamar’da teles-koplar ile yapılan gözlemler de tartışmaya dahil oldu(Dünya’nın Güneş’ten ayrılıp ayrılmadığına dair Kuran’da bir açıklama yoktur.) Dünya’nın Güneş’ten kopup kopmadığı tartışma konusu olmuştur ama Evren’in daha önce gaz şeklinde olduğu hususunda bir tartışma yoktur. Allah bizi ısıtan Güneş’i de, mavi okyanusları da, müziğin notalarını da, yemeklerin lezzetini de birbirinden hızla ayrılan gaz bulutundan yaratmıştır.


EVRENDEKİ YÖRÜNGELERİN YARATILMASI AŞAMASI:

Özenle oluşturulmuş yollara(yörüngelere) sahip Evren’e (Göğe) andolsun. (51:7)


Ayette özenle oluşturulmuş yollar diye çevirdiğimiz ifadenin Arapçası “zatul hubuk”tur. Bu kelimenin kökleri sağlamlığı, sanat eseri olacak şekilde güzelce oluşturulmayı belirtir.

İlk insan topluluklarından günümüze yıldızların büyüleyici parlaklığı, gökyüzünün eşsiz tablosu insanların dikkatini çekmiş, bu mükemmel görüntü insanları derinden etkilemiştir. Tarihteki birçok şiir, birçok yazı, gökyüzünün insan benliğinde oluşturduğu olağanüstü güzellik hissinin delilidir. Güneş’in hergün doğup batması, Ay’ın şekil değiştirmesine karşılık gökyüzündeki yıldızlar, değişmeyen Evren izlenimini güçlü bir şekilde vermektedir. Çıplak gözle Evren’in yörüngelerle dolu olduğunu anlamak mümkün değildir. Geceleyin gökyüzüne baktığımızda dakikada binlerce kilometre hızla hareket eden yıldızlar bile bize hiç hareket etmiyorlarmış gibi gözükür. Evren’de bilinen tüm yıldızların, tüm cisimlerin hareket ettiği, ayetin ifade ettiği şekilde Evren’in yörüngelerle dolu olduğu teleskobun bulunması ve bilimin gelişmeleri sayesinde anlaşılmıştır.

Evren’de 100 milyarın üzerinde galaksi olduğu bilinmektedir. Her galakside 100 milyondan fazla Güneş’imiz gibi yıldız bulunmaktadır. Bu yıldızların kimisi Güneş’imizden çok daha büyük, kimisi ise daha küçüktür. Güneşimiz orta boy bir yıldızdır. Bu yıldızların Dünya’mız gibi birçok gezegeni, bu gezegenlerin ise Ay gibi birçok uydusu vardır. Tüm bunlar tek bir noktanın ayrılmasıyla oluşmuşlardır. Tek noktadan ayrılan tüm bu yıldızların, gezegenlerin, uyduların ise kendilerine özel yörüngeleri vardır. Allah, gücünün, kudretinin sonsuzluğunu tüm bu oluşumlarda göstermektedir. Allah, her şeyi çok basit bir noktadan başlatarak, becerinin noktada değil kendisinde olduğunu gösterirken, bu noktadan olağanüstü yüksek sayıdaki gök cismini yörüngeleriyle yaratarak, kudretinin sonsuzluğunu ve yaratmada her şeyin kendisine kolay olduğunu, kendisi için zorluk diye bir kavramın olmadığını göstermektedir. Tüm bu gök cisimlerinin her biri kendi yörüngesinde hareket etmektedir ve Evren’in her saniyedeki durumu bir önceki saniyeden farklıdır. Uzay’ın genişlemesiyle ortaya çıkan bu farklılık, aynı zamanda her yıldızın, her gezegenin, her uydunun kendine özgü yörüngede hareketiyle oluşmaktadır. Evren’in her anı birbirinden farklı bir andır, her yıldızın her anı birbirinden farklı bir andır, her gezegenin, her uydununki de…

HAREKET DELİLİ: EVRENDEKİ HER PARTİKÜL, AĞIR KÜTLE HASSAS AYARLANMIŞ BİR YÖRÜNGE DÜZLEMİNDE DÖNMEKTEDİR

Kainatta var olan hareket, tarih boyunca birçok düşünürün dikkatini çekmiştir. Platon hareketin kaynağının bilinçli bir Yaratıcı olduğunu söylemiş, Evren’i yöneten bilgi ve iyilik sahibi Yaratıcının varlığıyla Evren’i izah etmiştir. Aristo’nun hareketten yola çıkarak Allah’ın varlığını ispatı ise Platon’un izahına göre daha ön planda olmuştur. Aristo tüm hareketin en son noktada hareket etmeyen bir hareket ettiriciye dayanması gerektiğini söylemiş, ezeli olan Yaratıcıyı ilk hareket ettirici noktasından delillendirmiştir. İslam aleminden Farabi de ilk hareket ettiricinin tüm varlığın kaynağı olduğunu, kendisi değişmeden, değişimleri meydana getirdiğini açıklamıştır. İslam aleminin felsefi-dini cemaati İhvanı Safa(Temiz kardeşler) 10. yüzyılda yaşamış ve ansiklopedi kapsamında eserler vermişlerdir. Bu eserlerinde İhvanı Safa da Evren’deki hareketin altını çizerler ve alemin yokluktan varlığa çıkışından, alemin düzeni ve devamına kadar hep hareketin gözlendiğini, bunun da hareketin başlatıcısı ve sürdürücüsü Allah’ın varlığına delil olduğunu söylerler. Hıristiyan aleminden Thomas Aquinas gibi birçok düşünür de Evren’de var olan hareketleri Allah’ın varlığının bir delili olarak görmektedirler.

Hareket delili açısından bakıldığında, Evren’de var olan hareketin sadece Güneş sistemimizde veya üç-beş yıldızda değil tüm Evren’de var olduğunun keşfi, hareketi yaratan Allah’ın kudretinin sınırsızlığının anlaşılması açısından da çok önemli bir bilgidir. Ayetin mucizevi bir şekilde Evren’deki yörüngelere dikkat çekmesi bu açıdan çok anlamlıdır. Tüm galaksiler galaksi olarak hareket ederken, bu galaksilerin yıldızları kendi yolunda giderken, gezegenler elips yörüngelerinde yıldızların çevresinde, uydular da gezegenlerin etrafında hareket ederler. Eğer hareket maddeye içkin bir şekilde yaratılmasa ne koltuğumuzda oturup kahvemizi içerken televizyon seyredebilirdik, ne kahve, ne televizyon, ne Güneş’imiz, ne Dünya’mız, ne de biz var olabilirdik. Tüm bu oluşumlar hareketin gerçekleşebileceği Evren’in ve harekete uygun bir şekilde maddenin yaratılıp maddeye hareket kabiliyeti verilmesiyledir. Yıldızların yörüngelerinde hareketi, gezegenlerin yıldızlar çevresinde hareketlerinin var olması; bizim mümkün olmamızı ve televizyon karşısında içtiğimiz kahvenin mümkün olmasını sağlamıştır. Sayısız sonuçların oluşmasını mümkün kılan hareketin var olması ve Evren’in en makro birimleri olan galaksilerden en mikro birimleri atomlara kadar özenli, düzenli, mükemmel hareketlerin gözlemlenmesi, Evren’in sahibi Allah’ın kudretini anlamak isteyenlere haykırmaktadır. Bu haykırışı duymayanlar elbette olacaktır. Evren’deki yörüngelere dikkat çeken Zariyat Suresi’nin 7. ayetinin arkasından inkârcıların çelişkili sözlerine ve gerçeğe sırtlarını dönmelerine dikkat çeken 8. ve 9. ayetleri şöyledir:

Siz gerçekten çelişkili sözler içindesiniz. (51:8)
O’ndan çevrilen, çevrilir. (51:9)


atom ve dİğer parçacıkların YARATILMASI AŞAMASI:

Ne göklerde, ne yerde zerre (atom) ağırlığınca bir şey O’ndan (Allah’tan) gizli kalmaz. Bundan daha küçüğü de, daha büyüğü de, istisnasız olarak hepsi muhakkak apaçık bir kitaptadır. (34:3)


Zerre bir maddedeki en küçük parçanın adıdır. Zerrenin bir tercümesi de atomdur. Allah atomun varlığına ve atomun bilgisinin önemine böylelikle dikkat çekmiştir. Çıplak gözle masaya, halıya, duvara, taşa bakan bir kişi bunlardaki en küçük birim olan atomu ve atomun içindeki bilginin önemini kavrayamaz. Oysa Kuran atomun bilgisine dikkat çektiği gibi, “Bundan daha küçüğü” ifadesiyle atomdan daha küçük birimlerdeki bilginin önemine de dikkat çekmiştir. Kuran’ın en küçük parçada önemli bilgiler olduğunu vurgulamasının ardından, bundan daha küçüğünde de önemli bilgiler olduğunu vurgulaması atom ve atomun parçacıklarının bilgisinin önemini ortaya koymaktadır. “Bundan daha büyüğü” ifadesiyle atomun birleşenleri olan moleküller gibi birleşimlerin bilgisinin önemi de vurgulanmakta, tüm bunların Allah’ın katında bilindiği hatırlatılmaktadır. Peygamberimiz’in yaşadığı dönemdeki insanlar maddenin en küçük biriminin, bunun parçacıklarının ve bunun bileşenlerinin önemli ve birbirinden ayrı bilgileri içerdiğini, her birinin farklı olduğunu bilecek imkana sahip değillerdi. Kuran, Allah’ın bilgisinin her şeyi kuşatıcı olduğunu söyler. Atoma ve atom altı parçacıklarının önemine dikkat çekilmesi fiziğin günümüzde vardığı çok önemli bilgilerle uyum içindedir. Bütün Evren’i inceleyen kozmolojik fiziğin bilgileri atom fiziğinin bilgileriyle çok ilişkili, çok iç içedir. Kuran ayetinin diğer bir mucizevi işareti de Kuran’ın atoma “zerre” kelimesiyle her dikkat çekişinde onun ağırlığına da (Arapça’sı miskale) değiniyor olmasıdır. (Bilindiği gibi atomların incelenmesinde atom ağırlıkları çok önemli bir bilgidir.)

SINIRSIZ BÜYÜKLÜKTEN SINIRSIZ KÜÇÜKLÜKLERE KUDRET

Kendimizi bir pizza yerken düşünelim. Bu pizza nelerden oluşur: Sucuk, peynir, mantar, domates, un. Peki sucuk, peynir, mantar, domates neden oluşur? Ya bunları oluşturanlar neden oluşur…? Bunları inceleyince karşımıza moleküller çıkar. Bu moleküller de atomlardan oluşur. Oksijen, hidrojen, karbon bu atomlara örnektir. Daha sonra protonlar, elektronlar…

Evren’imizin bütünü maddeden oluşur. Bir ağacın gövdesinden yaprağına, bir insanın gözlerinden ellerine, altın takılardan pamuklu elbiselere kadar her şey maddedir. Maddenin en küçük birimiyse atomdur. Atomun çekirdeğindeki pozitif yüklü proton ve yüksüz nötron temel maddelerdir. Negatif yüklü elektron ise çekirdeğin çevresinde döner. Son yüzyıllarda bilimin ortaya koyduğu bilgiler ortaya eşsiz bir tablo çıkartmaktadır. Elinize en basit madde farzedilen bir taşı alın ve onun içinde hayatınız boyunca saysanız bitiremeyeceğiniz kadar, katrilyonlarca atom olduğunu düşünün. Sonra bu atomların her birinin elektronlarının, Güneş’in etrafında dönen gezegenler gibi, çekirdeğin etrafında döndüğünü düşünün. Katrilyonlarca Güneş sistemi bir taşın içine sığdırılıyor ve bu taşı elinize alıp tutuyorsunuz. Herhalde bunu düşünen biri Evren’de basit, sıradan hiçbir şey olmadığını anlar. İster pizzayı ele alın, ister taşı ele alın ve ilk temel maddelerini yeniden elde etmek istiyorum, ne yapmalıyım diye kendinize sorun. Ne mi yapmalısınız? İlk patlamadan başlayarak Evren’in geçirdiği tüm süreçleri en başından yeniden oluşturmalısınız. Bu süreçlerde Evren’in yapı taşı olan atomların, yapı taşları olan proton, elektron, nötron ortaya çıkacaktır; sonra hidrojen ve helyumdan oluşan bir gaz bulutu meydana gelecektir; sonra yıldızlar oluşacak ve bu yıldızların içinde üretilen atomlar tüm aşamalardan sonra bir gün pizzamızın mantarı, peyniri, domatesi olacaktır…

Eğer atomu iyice incelerseniz, hayretiniz inceledikçe kat kat artar. Masanın üzerine koyacağınız bir bozuk paranın bir atomun çekirdeğini temsil ettiğini düşünün. Bu atomun çevresinde dönen elektronun çizdiği yörüngeyi merak ederseniz, bu yörünge bozuk paranın 2-3 km civarından geçecektir. Peki bu ikisinin ortası nedir? Bu ikisinin, çekirdeğin ve elektronların ortası boşluktur. Yani elimizde tuttuğumuz bir taş parçası katrilyonlarca Güneş sistemini içinde taşımaktadır ama bu taşın %99.99’u boşluktur. Ne kadar ilginç değil mi?

Evren’in yörüngelerle dolu olduğuna dair ayeti 5. bölümde (51-Zariyat Suresi-7. ayet) incelerken Evrende yüz milyardan fazla galaksinin, her bir galakside yüz milyondan fazla yıldızın, her birinin gezegenleri, gezegenlerin uydularıyla var olmalarının, tüm bu gök cisimlerinin her birinin mükemmel bir şekilde hesaplanmış yörüngelerinde hareket ettirilmelerinin, Allah’ın kudretinin sınırsızlığını, büyüklüğünü ispatladığını gördük. Elimize bir taş alıyoruz ve onda Güneş sisteminin minik kopyaları olan katrilyonlarca atomun çekirdeklerinin etrafında, gayet düzenli bir şekilde elektronların döndüğünü anlıyoruz. Evet, bu bize neyi anlatmaktadır? Bu bize her şeyden önce Yaratıcımızın gücünün sınırsız büyüklüklerde sınırsız bir şekilde gözüktüğü gibi, sınırsız küçüklüklerde de sınırsız bir şekilde gözüktüğünü göstermektedir. Sınırsız büyüklükler hep bu ufacık atomlarla yaratılmıştır. Atomun içindeki hareket tarzı sınırsız büyüklüklerdeki merkezin etrafındaki dönüşlerin aynısıdır. Evren’in bir galaksisindeki sistemle, bir toz zerresini oluşturan atomdaki sistem aynıdır. Demek ki Evren’in tek bir toz zerresini yaratan kim ise, tüm Evren’in sahibi de O’dur. Üstelik tüm bu oluşumlar O’nun kuvvetinin hem çok büyük, hem çok planlı olduğunu, hem de O’nun Evren’inde sıradanlığa yer olmadığını göstermektedir. Üstelik tüm bu verilere göre diyebiliriz ki Evren’in yaratıcısı için bir milimetreyi yaratmak ile Evren’i yaratmak arasında hiçbir fark yoktur. Bir noktanın içinde trilyonlarca atomun yaratılmasından, Uzay’ın sınırlarının uçsuz bucaksızlığına kadar her şey Allah için yaratmanın adedinin, büyüklüğünün, küçüklüğünün farketmediğini, Yaratıcımız için zor kavramının olmadığını gösterir. Tüm bunları yaratan Yaratıcımızın bilgisi de, kudreti de sınırsızdır.

Eğer yeryüzündeki her bir ağaç kalem olsa, yedi denizle desteklenen bir deniz de eklense Allah’ın kelimeleri bitmez. Doğrusu Allah güçlüdür, hikmetlidir. (31: 27)

ATOMUN İÇİNDEKİ İNCE YARATILIŞLAR

Var olan her madde atomlardan oluşur. Atomun yaratıldığının anlaşılması, geri kalan her şeyin yaratıldığının anlaşılması demektir. (Atomun var olabilmesi için gerekli maddenin yoktan yaratıldığını ilk üç konuda görmüştük.) Çünkü geri kalan her şey bu atomlar ile yaratılmıştır.

Atomun çekirdeğinde pozitif yüklü protonlar bulunmaktadır. Bu pozitif yükler birbirini iter. Ama yaratılışın harikalarının ortaya çıkması için protonların birbirlerine yapıştırılıp aynı noktada toplanmaları gerekmektedir. Atomun içindeki birbirini iten protonları ve nötronları aynı noktaya hapseden güç çok şiddetlidir ve bu gücün adı çekirdekteki nükleer kuvvettir. Bu kuvveti taşıyan çok küçük parçacıklar Latince’de yapıştırıcı anlamına gelen “gluan” diye adlandırılırlar. (Atom bombasının şiddetli tahrip gücü de bu gücün kullanılmasıyla oluşturulmuştur.) Kainatın her şeyini hassas matematiksel değerlerle tasarlayan Allah, bu şiddetli gücü de hassas bir şekilde ayarlamıştır. Birbirini iten protonları bir arada duracak şekilde yapıştıran bu güç, daha zayıf olsa protonlar bir arada tutulamayacaktır, eğer bu güç daha şiddetli olsa protonlar ve nötronlar birbirinin içine girecektir.

Atom bombası bize atomun içindeki şiddetli gücün varlığını acı bir şekilde ispatladı. Fakat bu bize şunu da gösterdi ki, şu anda rahat bir şekilde Dünya’da yaşamamızı sağlayan etkenlerden biri atomun kendi içinde dengeli bir yapıya sahip olmasıdır. Bu denge sayesinde maddeler bir anda bozulmaya uğramaz ve insanlara zarar verebilecek ışınları yaymaz. Atomun bu dengesini sağlayan unsurlardan biri de zayıf nükleer kuvvettir. Bu kuvvet özellikle içinde fazla nötron ve proton bulunduran çekirdeklerin dengesini sağlamada önemlidir.

Atomun varlığını sağlayan bir kuvvet ise elektromanyetik kuvvettir. Bu kuvvet zıt elektrik yüklü parçacıkların birbirini çekmesini, aynı yüklü parçacıkların da birbirini itmesini sağlar. Böylece protonlarla elektronlar birbirlerini çekip biraraya gelebilmişlerdir. Fakat bu biraraya gelişin de bir ölçüsü vardır. Elektronlar yörüngelerinde akıl almaz hızlarıyla çekirdeğin etrafında dönerlerken protona yapışmazlar. Arka arkaya dönen negatif yüklü elektronların birbirini itmesi ve protonun elektronu çekmesi hiçbir şeyi değiştirmez. Elektron ne kendini çeken protona yapışır, ne dönüş hızının etkisiyle, ne de kendini iten diğer elektronların etkisiyle yörüngesinin dışına çıkar. Bilinçsiz elektronlara tüm bu hareketleri yaptıran elbette maddenin de, atomun da, elektronun da, her şeyin de Yaratıcısıdır. Bilinçli insanlar olarak isterseniz bir deney yapalım. Üç beş arkadaşımızın beline bir ip bağlayalım ve birkaç kişi ortaya geçerek bu üç beş kişiyi kendilerine yapıştırırcasına çekerken etraftaki kişiler koşarak ortadaki merkezin etrafında dönsünler. Bu dönen kişiler birbirini itsin. Çekirdeği temsil eden ortadaki kişiler de birbirini itsin. Hiç şüphesiz etrafta dönenlerin elektron gibi bir saniyede yüzlerce tur yapmalarını beklemeyeceğiz. Fakat acaba bilinçli insanlar bu durumda bir dakika süreyle atomun hareketini taklit edebilirler mi? Bir de üç veya dört yörüngeli bir atomun modelini taklit ettiğimizi, temsili çekirdeğin etrafında üç dört tane ayrı dairede dönüşler olduğunu düşünün. Hele çekirdeğin içindeki şiddetli yapıştırıcı “gluon”ları temsilen birkaç sumo güreşçisinin, ipi çeken fakat birbirini iten ortadaki kimseleri yan yana tutmasını sağlayabilsek, deneyimiz kim bilir ne kadar enteresan olurdu! Bilinçli insanların bir dakika süresince beceremediği bir hareket tarzını acaba milyarlarca yıldır sayısını telaffuz bile edemeyeceğimiz protonlar, elektronlar nasıl beceriyor? Hem de bir taşın içinde katrilyonlarca adette var olan atomlarda…

Evren’de ve vücudumuzda var olan birçok atom çok uzun zaman önce, çok uzaklardaki dev yıldızlarda imal edilmiştir. Dişlerimizdeki kalsiyum, pizzamızdaki karbon atomu, vücudumuzdaki demir atomu hep yüksek ısılı yıldızların imalatıdır. Evren’in bu ham maddeleri yıldızların özenli mutfağında pişirilir, imal edilir ve sonra pizzamız olur, kanımız, etimiz, dişimiz, gözümüz olur.

Bu anlatılanları uzakta gerçekleşen bir masal olarak dinlemeyelim. Elimizden, saçımızdan, gözümüzden, yediğimiz yemeklerden oturduğumuz sandalyeye kadar her an her şeyde bu mükemmel düzen sürekli sürdürülmektedir. Yaratıcımız bizim için her an her şeyi ince bir hesapla ve büyük bir kudretle ayakta tutmaktadır. Atomdaki tüm bu hareketler, atomda var olan tüm kuvvetler maddenin ve bizim var olmamızı sağlamaktadır.

O’na(Allah’a) mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (25:2)

DAHA NE OLACAK?

Tüm Evren’de 1080 adet parçacık olduğu tahmin edilmektedir. Bu sayıyı daha iyi anlamak için 1 sayısının arkasına 80 tane sıfır yazın ve bu sayının büyüklüğünü düşünün. İşte tüm bu parçacıklar çok kompleks, çok ince ayarlanmış kuvvetlerle, çok ince dengeler içinde hareketlerini her an sürdürürler. Tüm bu parçacıkların birbirleriyle uyumlu hareketlerinin sonucunda ortaya çıkan kuyruklu yıldızlar, süpernovalar, gezegenler de çok kompleks, çok ince ayarlanmış, çok mükemmel hesaplanmış bir şekilde hareket ederler. Gücü, kudreti, tasarımı görmek isteyene daha ne lazım acaba?

Bu bölümde atomun yapısının çok kompleks, çok mükemmel, çok ince tasarımlı olduğunu kısaca göstermeye çalıştık. Eğer atomu derinlemesine incelersek hayretimiz daha da artar ve mükemmelliğe daha da çok tanık oluruz.

Şunu da ekleyelim ki Big Bang’ten sonra atom parçacıklarının ortaya çıkışı da çok ince şekilde planlanmıştır. Patlamanın her anındaki sıcaklık, atom parçacıklarının sayısı, her an devreye giren kuvvetler, bu kuvvetlerin şiddeti çok hassas değerlerle tasarlanmıştır. Bu değerlerin birinin bile sağlanamaması durumunda ne madde, ne atom, ne Evren var olurdu;ne de biz varolabilirdik. Tüm bu bahsettiğimiz değerlerdeki en ufacık değişim varlık, düzen, galaksiler ve atom yerine kaosu ve yokluğu getirecektir. Bir patlamanın karmaşa ve kaos oluşturması beklenirken Allah bu patlamayı öyle bir ayarlamıştır ki, bu patlamayla tüm fizik kuralları, mükemmel bir düzen, galaksiler, atomlar oluşturmuştur.

Evren’in yaratılışında saniyelerden ufak birimlerin bile çok önemli etkileri olmuştur. Steven Weinberg meşhur “İlk Üç Dakika” kitabının yazarıdır ve Evren’deki ilk dakikalardaki kritik yaratılışlara onun şu sözleri de delildir: “Evren’de ilk birkaç dakikada gerçekten de eşit sayıda parçacık ve karşıt parçacık oluşmuş olsaydı, sıcaklık bir milyar derecenin altına düştüğünde, bunların tümü yok olur ve ışınım dışında hiçbir şey kalmazdı. Bu olasılığa karşı çok iyi bir kanıt vardır: Var olmamız. Parçacık ve karşı parçacıkların yok olmasının ardından şimdiki Evren’in maddesini sağlamak üzere geriye bir şeylerin kalabilmesi için, pozitronlardan biraz daha çok elektron, anti protonlardan biraz daha çok proton ve anti nötronlardan biraz daha çok nötron var olmalıydı.”

Büyük Patlama sonrasında meydana gelen her parçacık belli hızda, belli ısıda, belli zamanda oluşmalıdır. Tüm veriler çok açık bir şekilde bu patlamanın özel bir tasarımla yapıldığını, patlama sonrası her oluşumun büyük bir kudretle, büyük bir planla, büyük bir sanatla gerçekleştirildiğini göstermektedir. Atomun yapısına kısaca değindiğimiz gibi, Büyük Patlama sonrasında atom parçacıklarının oluşumuna da kısaca değindik. Bu konu derinlemesine incelendiğinde yaratılışın mükemmel planlanmışlığına hayranlık kat ve kat artacaktır. Atomun mevcut muhteşemliği, atomun parçacıklarının ince planla ortaya çıkışının dışında, bu parçacıkların nasıl olup da atoma dönüştüğü de üzerinde çok düşünülmesi gereken ayrı bir olağanüstülüktür. 1080 tane parçacık birbirini iten ve çeken yüklerle, ince dengelerle, büyük kuvvetlerle örülü atomlara dönüştürülmese, ne “ben” dediğimiz varlık, ne okuduğumuz bu kitap, ne üzerinde var olduğumuz bu Dünya var olabilirdi.

Görüldüğü gibi teleskopla Evren’in derinliklerine çıkmak da, elektron mikroskobuyla maddenin derinliklerine inmek de hep aynı şeyleri göstermektedir: Allah’ın sanatının muhteşemliğini, Allah’ın kudretinin sınırsızlığını, Allah’ın ilminin mükemmelliğini, Allah’ın planlarının eşsizliğini…

Evren’in(göklerin), yerin ve bunlarda bulunanların mülkü Allah’ındır. O’nun her şeye gücü yeter.(5:120)


EVRENİ TAŞIYAN DÖRT TEMEL KUVVETİN YARATILMASI VE AYRIŞTIRILMASI AŞAMASI: ÇEKİMGÜCÜ VE ÇEKİRDEK KUVVETLERİNİN YARATILMASI

Hayır o sinenlere yemin ederim. (81:15)
Akarak yuvalarına (YÖRÜNGELERİNE) girenlere. (81:16)


Bu ayetlerin anlamlarını daha iyi anlamak için önce ayetlerde geçen kelimelerin Arapça anlamlarını inceleyelim. 15. ayette “sinenler” diye çevirdiğimiz kelimenin Arapça’sı “hunnes”tir. “Hunnes”e “akışın tersi, pusma, büzülme, sinme, gerilemek” anlamları verilmektedir. 16. ayette “yuvalarına girenlere” diye çevirdiğimiz deyim ise Arapça “kunnes”tir. “Kunnes”e “belli güzergah, yuvaya girme, hareket halindeki cismin yuvası” anlamları verilmektedir. 16. ayetteki “akış”ı ise “cereyan” kökünden türeyen “cariye” kelimesi karşılamaktadır.

Bilimin birçok kanunuyla her an içiçe yaşarız. Çekim yasası, hareket yasaları, termodinamik kanunlar her an hayatımızın içindedir. Yemek yerken, tuvaletimizi yaparken çekim kanunları rol oynar. Uzaya çıkan astronotlar Uzay’da yemek yerlerken, tuvaletlerini yaparlarken ancak özel tertibatlar, önlemler sayesinde Dünya yerçekimine göre yaratılmış bedenlerinin Dünya dışındaki ihtiyaçlarını karşılarlar.

Bilim adamlarının bilimsel buluşları, olmayanın keşfi değil, olanın açıklamasını yapmaktır. Çekim gücü Evren’de zaten vardır, fakat çekim gücünün tarif edilmesi, matematiksel formüllerle ortaya konması ilk Isaac Newton(1642-1727)’a nasip olmuştur. Newton Evren’deki çekim yasasıyla Allah’ın her şeyi yarattığını, yıldızlara, Dünya’ya, Ay’a düzen koyduğunu açıklamış, insanların Dünya’nın üzerinde durmasının rastgele bir şekilde değil, fakat Allah’ın maddeye koyduğu çekim gücü sayesinde olduğunu göstermiştir.

Allah’ın Evren’i hassas dengelerle yarattığını Isaac Newton şu sözleriyle açıklamaktadır: “Güneş’ten, gezegenlerden ve kuyruklu yıldızlardan oluşan bu çok hassas sistem sadece akıl ve güç sahibi bir Varlık’ın amacından ve hakimiyetinden kaynaklanabilir…O, bunların hepsini yönetmektedir ve bu egemenliği dolayısıyladır ki O’na ‘Üstün Kuvvet Sahibi Efendimiz’ denir.”

EVRENSEL MATEMATİK

Kuran’da Allah’ın her şeyi bir ölçü ile yarattığı geçer. Herşeyin ölçü ile yaratıldığı iddiası evrene matematiğin hakim olması anlamına gelir. Çünkü ölçü konulan ölçülebilir, düzenlidir, matematiksel olarak ifade edilebilir. Newton, Kepler ve Galileo’nun çalışmalarını düzeltti, dakikleştirdi ve maddi Evren’in matematiksel olarak açıklanabileceği yönündeki kuşku ile yaklaşılan görüşü ispatladı. Fiziksel Evren’in ince ölçülerle yürüyen yasalarla işlediği böylece anlaşıldı.

Bilim ancak 1700’lü yıllarda çekim gücünün önemini fark etmiştir.Allah Evren’deki yaratışlarında kullandığı çekim yasasına, kitabı Kuran-ı Kerim’de 600’lü yıllarda işaret etmiştir. Bu bölümün başında bahsettiğimiz ayetler incelenirse bu ayetlerin çekim gücüne, çekim ile hareket arasındaki dengeye işaret ettikleri anlaşılır. Gerek atomun çekirdeği, gerek gezegenlerin ortasındaki Güneş sinmiş, büzülmüş bir halde bulunmakta, atomdaki çekirdek elektronları, Güneş sistemindeki Güneş ise gezegenleri kendi içine çekerek onları da sindirmeye, büzdürmeye çalışmaktadır. Biz bu güce çekim, yerçekimi diyoruz. Merkezdeki sinmiş çekirdekler, Güneş’ler etraflarındaki elektronları, gezegenleri kendileriyle birleştirmek, bütünleştirmek isteyerek, onları da büzmeye, kendileri gibi sindirmeye yönelik kuvvet uygularlar. Böylelikle Tekvir suresi 15. ayette geçen “Hunnes” kelimesinin çekim gücünü ifade ettiği hiçbir zorlama yapılmadan anlaşılmaktadır.(Unutulmamalıdır ki Kuran’ın indiği dönemde insanlar yerçekiminin varlığından haberdar olmadıkları için terim olarak “yerçekimi” kelimesi yoktu. Kuran yerçekimini tarif için yerçekiminin fonksiyonu olan “Hunnes” [merkeze doğru çekilme, büzülme, sinme] kelimesini kullanıp bu güce dikkat çeker.)

Atomun çekirdeğinin çekimine rağmen elektronlar çekirdeğe yapışmaz. Güneş’in çekimine rağmen de gezegenler Güneş’e yapışmaz. Elektronları çekirdeğe yapışmaktan, gezegenleri Güneş’e yapışmaktan kurtaran elektronların ve gezegenlerin hareketidir. Tekvir suresi 16. ayette geçen “cariye” kelimesi “akışı, hareketi” ifade eder ki çekimden kurtulmayı sağlayan unsuru ifade etmesi bakımından bu önemlidir. Galaksilerden atomlara kadar tüm yapılar çekim kuvvetine karşı hareketin merkezkaç kuvveti oluşturmasıyla var olabilmektedir.

“Hunnes”e yani büzüşmeye, çekime yönelik kuvvete karşılık elektronlar, gezegenler çekirdeğe, Güneş’e yapışsalardı Evren’de ne bir gezegen, ne bir Güneş sistemi, ne yörüngeler, ne canlılık, ne de bu ihtişam var olurdu. “Cariye”ye göre yani “harekete, akışa” göre elektronlar, gezegenler Evren’e rastgele dağılsalar, çekimden (Hunnes’ten) tamamen kurtulsalardı, yine ne galaksiler, ne hayvanlar, ne bitkiler, ne renkler, ne de biz var olurduk. Bu iki ayrı oluşum sayesinde elektronlar kendi yuvalarında, yörüngelerinde, gezegenler kendi yuvalarında, yörüngelerinde hareket ederler. Bu yuvada olmayı da 16. ayetteki “Kunnes” kelimesi mucizevi bir şekilde ifade etmektedir. Kuran yerçekimindeki merkeze çekişi “Hunnes” kelimesiyle, bu çekimden kurtulmayı sağlayan hareket unsurunu “cereyan” kelimesiyle ve her iki unsur sayesinde oluşan yörüngede olmayı “Kunnes” kelimesiyle anlatır. Böylece Kuran, yerçekimiyle ilgili terminolojinin var olmadığı bir dönemde, yerçekimine bağlı oluşumları açıklamıştır.

ATOMLARDAN YILDIZLARA HEP HARİKULADELİK

Daha önce de gördüğümüz gibi Kuran’ın bazı ayetlerinde Allah bazı yaratılışlara, olaylara dikkat çekmek için olaylar üzerine yemin etmiştir. Bu bölümde incelediğimiz ayetlerdeki yemin edilen unsurlar hem Allah’ın Evren’deki mükemmel yaratışlarını, hem de Kuran’ın ifadelerinin mucizeliğini bir kez daha inattan arınmış zihinlere göstermektedir.

Vücudumuzda sayamayacağımız kadar çok sayıdaki atomların çekirdeklerindeki protonlar çekim gücü uygulamakta, elektronlar ise hareketleriyle bu çekimden kaçmakta, fakat yörüngelerini de aşmamaktadır. Atomun içindeki bu oluşumlar nükleer çekirdek kuvvetiyle, atomdaki elektriksel kuvvetle uyumlu bir şekilde sürekli faaliyet içindedir. Bir sandalyeye oturduğumuzda “ben” dediğimiz vücudumuzun atomları sandalyeyle karışsa, yere uzandığımızda vücudumuzun atomları yerle karışsa, “ben” dediğimiz atom topluluğu olan varlıktan eser kalır mıydı? Ya oturduğumuz sandalyenin elektronları ile vücudumuzun elektronları çarpışıp bir karmaşa çıksa, ya da yere uzandığımızda yerdeki atomların çekirdeklerindeki çekim gücü, vücudumuzdaki atomları karıştırsaydı var olabilir miydik? Tabi ki hayır. Varlığımızdan ne eser kalırdı, ne de var olabilirdik. Varlığımız hem çekimlerin, hem hareketlerin, hem diğer kuvvetlerin ayrı ayrı yaratılmalarıyla, hem de tüm bu kuvvetlerin mükemmel bir uyumla beraber faaliyet göstermeleriyle mümkün olmaktadır.

Yoktan ortaya çıkan kuvvetler, bu kuvvetlerle yaratılan harikulade atomlar, harikulade yıldızlar, harikulade yaratılışlar. Herşey bize Allah’ı hatırlatıyor…


BIG BANG'DEN BÜYÜK SONUÇ:

YOKLUKTAN YARATILDIK

O (Allah) Evren’i (Gökleri) ve yeryüzünü yoktan yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir. (2:117)


Ayette geçen “ibda” kelimesi bir şeyin, herhangi bir şeyden değil, yoktan var edildiği anlamına gelir. Ayrıca bu kelimeye yüklenen anlamlara göre bu kelime bir şeyin bir örneğe göre değil de, eşi ve benzeri olmadan yaratılması anlamına gelir. Yaratılışın büyük harikası var olan tüm kavramların yoktan yaratılmasıdır. Örneğin, var olan renkleri düşünelim. Hiçbirimiz görmediğimiz bir rengi düşünemeyiz de, icat da edemeyiz. Var olan renkleri bilmemize rağmen, yeni bir renk yaratamayız. Oysa Allah tüm renkleri de, renk kavramı yokken renk kavramını da, renkleri ve her şeyi kaplayan Evren’i de yoktan yaratmıştır. Bir kavram hiç yokken o kavramı ve o kavramın içindeki çeşitliliği yaratmak ne büyük güç ve ne büyük bir sanattır…

Allah’ın varlığını inkâr eden ateistler maddenin sonsuzdan beri var olduğunu, maddenin başlangıcı bulunmadığını, var olan her şeyin tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia ederler. Bu görüşe göre madde yaratılmamıştır, madde hep vardır. Ateist filozoflardan Georges Politzer “Felsefenin Başlangıç İlkeleri” kitabında bunu şöyle belirtir: “Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde Evren’in Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve Evren’in yoktan varedilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için her şeyden önce Evren’in var olmadığı bir anın varlığını, sonra da hiçlikten (yokluktan) birşeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir.”

Ateizm, Tanrı’nın varlığının reddedilmesi, materyalizm ise maddecilik anlamına gelir, fakat her iki kelime birçok zaman birbirinin yerine kullanılır. Çünkü Allah’ın varlığını reddeden ateistler, maddenin sonsuzluğunu kabul ettiklerinden otomatik olarak materyalist (maddeci) olurlar. Ateistler kaçınılmaz olarak maddenin yaratılmadığını ve sonsuzdan beri var olduğunu kabul etmek zorunda kalırlar. Eski Yunan’daki bazı felsefeciler ise Tanrı’nın varlığını kabul etmelerine karşın maddenin yaratıldığına dair hiçbir açıklama yapmamışlardır. Her ateist doğrudan materyalistken, her materyalistin doğrudan ateist olduğunu söylemek doğru değildir.

Hem Allah’ın varlığının, hem maddenin yaratıldığının beraberce ve açıkça savunulmasının kökleri tek Tanrı’lı dinlere dayanır. Tüm tek Tanrı’lı dinler hem Allah’ın varlığını, hem maddenin Allah tarafından yaratıldığını açıkça savunurlar. Böylelikle maddenin yaratılması konusu öyle bir konuma gelmektedir ki; maddenin yaratılmasının ispatı Allah’ın varlığının ispatı olduğu gibi, aynı zamanda Museviliğin, Hıristiyanlığın, İslam’ın Allah tarafından gönderilen dinler olduğunun da delilidir.

Gününümüzde de bazı insanlar Güneş’e, Ay’a, ateşe tapıyor olabilirler. Bu insanlar akılcı, bilimsel, felsefi bir dayanağa sahip olmadan bu inançlarını sürdürmektedirler. Aklı, mantığı, bilimi bir kriter olarak kabul etmeyen bu inançlara karşı akılcı, mantıksal ve bilimsel bir açıklama yapmak fayda etmemektedir. Bu kimselerin önyargıları kırıcı, saplantıları yok edici açıklamalara ihtiyaçları vardır. Tüm insanlık tarihindeki üç ayrı görüşün akla ve bilime uyma iddiasında olduğunu görüyoruz. Bu görüşler en azından aklı, mantığı ve bilimi kriter olarak kabul ettiklerini iddia etmişlerdir. Bu yüzden bu kitapta bu fikirleri ele alıp, bu fikirlerden hangisinin doğru olduğunu ortaya koymaya çalışıyoruz. Bu üç görüş şöyledir:

1) Tek Tanrıcılık : Tek bir Allah vardır. Maddeyi yaratan, bu muhteşem Evren’i, canlı-cansız her şeyi ile yaratan O’dur.

2) Ateist Materyalizm : Madde sonsuzdan beri vardır. Herşey tesadüflerin arka arkaya gelmesi ile bu maddeden oluşur.

3) Agnostisizm, şüphecilik : İki görüşten hangisini doğru olduğunu bilemeyiz. İkisi de doğru olabilir.

Aslında temelde iki şık vardır. Üçüncüsü ise yeni bir görüşten çok iki inançtan hangisinin doğru olduğunun bilinemeyeceğini ifade eder. Bu şıkta yer alanların iddiası maddenin ve diğer varlıkların yaratılıp yaratılmadığının anlaşılamayacağıdır. Örneğin David Hume (1711-1776) “Doğal Din Üzerine Diyaloglar” adlı eserinde Cleanthes ve Philo’yu karşılıklı konuştururken, Philo’nun sözlerinde agnostik yaklaşımlar ifade edilir. Kant (1724-1804) da “Saf Aklın Eleştirisi” adlı eserinde maddenin yaratılıp yaratılmadığını, insanın yaratılıp yaratılmadığını bilemeyeceğimizi, bunların anlaşılamayacağını söyler. (Kant’ın fikirleri agnostik olmasına rağmen, Kant Tanrı’ya inanırdı. Hume’un diyaloglarında hangi karakterin Hume’un görüşlerini tam yansıttığı tartışma konusu olabilir.)

BIG BANG HEM ATEİZMİ, HEM AGNOSTİSİZMİ GEÇERSİZ KILMIŞTIR

Agnostik yaklaşım “Biz bunu anlayamayız” demekle aslında bir iddia sahibi olmaktadır. Eğer “Maddenin başlangıcı vardır” tezi doğrulanırsa “Maddenin başlangıcı yoktur” tezinin yalanlanacağı gibi “Maddenin başlangıcı olup olmadığını anlayamayız” tezi de yıkılacaktır. Böylelikle maddenin başlangıcının ispatı ateizme olduğu kadar agnostisizme (şüpheciliğe, bilinemezciliğe) de bir darbedir. Maddenin başlangıcı ve yaratılışı ortaya konduğunda aslında ateistlerin inançsızlıklarından, agnostiklerin şüpheciliklerinden vazgeçmeleri gerekir. 21-Enbiya Suresi-30. ayetteki ifadeyi hatırlarsanız, ayette “Yine de onlar inanmayacak mı?” diye sorulmaktadır. Big-Bang’i tarif eden bir ayette bu ifadenin geçmesi aslında birçok ateistin ve agnostiğin gerekeni yapmayacaklarının işaretidir. Fakat artık agnostiklerin şüpheciliğinin ineği tanrı kabul eden bir Hindu’dan, ateistlerin inkârının ise ateşi tanrı kabul eden bir ateşe tapardan farklı olmadığı, yani felsefelerini salt delilsizlik, salt kuruntu, salt mantıksızlık ve salt bilimdışılık üzerine kurdukları anlaşılmıştır. Artık ateistlerin ve agnostiklerin akılcılık ve bi-limsellik iddiaları suya düşmüştür. Hem de daha maddenin yaratılması safhasında… (İleride Kuran’daki mucizevi ayetleri incelerken Evren’de, Evren içi yaratılışlarda ve canlıların yaratılışında bilinçli bir yaratılışın hüküm sürdüğünü ve bunun tersini savunmanın, agnostisizm, septisizm denen şüpheciliğin sadece boş bir kuruntu olduğunu göreceğiz.)

Bazı materyalist bilim adamları Big-Bang’in ispatından sonra yaratılışı kabul etmeye mecbur olduklarını itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Örneğin İngiliz materyalist fizikçi H.P. Lipson, Big Bang teorisini ister istemez kabul etmek zorunda olduklarını şöyle itiraf etmiştir: “Bence, bu noktadan daha da ileri gitmek ve tek kabul edilebilir açıklamanın yaratılış olduğunu onaylamak zorundayız. Bunun ben dahil çoğu fizikçi için son derece itici olduğunun farkındayım, ama eğer deneysel kanıtlar bir teoriyi destekliyorsa, bu teoriyi sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz.”

BIG BANG’TEN ÖNCE

David Darling “Deep Time(Derin Zaman)” adlı kitabının başlangıç bölümünde Big Bang’i öncesinden alıp şöyle tarif eder: “Zaman yoktu, Uzay yoktu…Madde ve enerji de yoktu… Hiçbir şey yoktu…En küçük bir nokta, boşluk bile yoktu. Bu yokluktan küçücük, olağanüstü küçüklükte bir kıpırtı belirdi… Ufacık bir titreme… Hafif bir dalgalanma, belli belirsiz bir girdap…Bu kozmik kutunun kapağı açıldı ve altından yaratılış mucizesinin filizleri belirdi…”

Colarado Üniversitesi’nden Gerrit L. Vershuur ise “Starscapes” adlı kitabında tüm diğer tezlere karşı dinin tezinin doğru çıktığını şu cümleleriyle ifade eder: ” Big Bang teorisi, dini inançların gösterdiği, Dünya’nın ve gökyüzünün yaratılmış olduğu gerçeği ile uygunluk göstermektedir. Bu astronominin dinle beraber olduğunun sürprizli bir sonucudur.”

Zamanın maddeye, maddenin hareketlerine göre var olduğu anlaşılmıştır. Big Bang’ten önce madde ve maddenin hareketi söz konusu olmadığına göre Big-Bang’ten önce zaman da söz konusu değildir. Big Bang ile beraber madde de, zaman da yaratılmıştır. Zaten bunlardan biri diğerine bağımlıdır. Oxford Üniversitesi’nden Roger Penrose, Stephen Hawking ile beraber yaptıkları çalışmalarda zamanın Evren’in başlangıcı ile başladığını matematiksel olarak da ispatladılar. Big-Bang teorisi ateistlerin “Evren yaratılmış olsaydı başlangıcı olması gerekirdi.” diye kendilerinin de ileri sürdükleri anın varlığını ispat etmiştir. Kısacası ateizm bilim, mantık ve akıl platformunda çökmüştür, fakat inada, kuruntuya ve keyfiliğe dayanarak devam etmektedir.

Mantığın temel kuralları açısından sadece iki tane tez varsa, birinin yanlışlığının ispatı diğer tezin doğrulanması demektir. Ateizmin madde sonsuzdan beri vardır tezi yalanlanınca, maddenin yaratılışını kabul etmek otomatikman geçerli olmakta, böylece ateizmin de, bu konu çözülemez diyenlerin de yanıldığı ortaya çıkmaktadır. Bu açık delillere karşın yaratılışı inkâr etmek gerçeğe karşı yapılan bir zulümdür ve inattır.

Hayır, o kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde apaçık delillerdir. Bizim delillerimizi zalimlerden başkası inkâr etmez.(29:49)

BIG BANG’İN ÖĞRETTİKLERİ

Big Bang teorisi her şeyden önce Evren’in ve zamanın bir başı olduğunu, maddenin sonsuzdan beri var olmadığını, maddenin yaratıldığını bize öğretti. Böylece materyalistlerin, ateistlerin tarih boyunca savundukları Evren’in sonsuzdan beri var olduğu fikri çürütüldü.

Big Bang, Evren’in yaratıcısı olduğunu gösterdiği gibi, Evren’in yaratıcısının Evren’in içinde arandığı, Evren’in, Güneş’inin, Ay’ının, dağının ayrı tanrılara paylaştırıldığı ilkel fikirlerin yanlışlığını da gösterdi. Big Bang ile ilk birleşimi yaratan kim ise, her şeyi yaratanın o olduğu, Evren’i ayrı güçlerin değil, tek bir gücün yönettiği anlaşıldı. Evren tek bir noktadan başlamıştı, o ilk noktanın sahibi kimse, insanın da, nehirlerin de, yıldızların da, kelebeklerin de, süpernovaların da, renklerin de, acının da, mutluluğun da, müziğin de, estetiğin de sahibi O’ydu. Herşey, “birde” ayrıldığına göre, o “birin” sahibi, her şeyin sahibidir.

Big Bang ile, putlaştırılan maddenin, hem de tüm Evren’in maddesinin başta tek bir nokta kadar değersiz olduğu anlaşılır. Böylece bu değersiz noktadan insanların, hayvanların, bitkilerin, muhteşem renkleriyle Evren’in çıktığını görenler, kabiliyetin bu noktada değil, bu noktanın Yaratıcısında olduğunu anlarlar. Gözünüzü kapatıp, karanlığı bile barındırmayan yokluğu bir düşünün, sonra etrafınızdaki ağaçlara, denizlere, gökyüzüne, aynadaki görüntünüze, yiyeceklere, sanat eserlerine bir bakın. Tüm bu muhteşem eserler nasıl karanlıktan, yokluktaki tek bir noktadan kendi kendine çıkabilir? İyice düşünenler için yaratılış hem matematiksel incelikle, hem sanatsal estetikle kendini göstermektedir. Evren’in genişleme hızı o kadar kritik bir noktadadır ki; Big Bang’ten sonraki birinci saniyede bu oran bir bilim adamının ifadesine göre: “Yüz bin milyon kere milyonda bir daha küçük olsaydı Evren şimdiki durumuna gelmeden içine çöker, tek noktaya dönerdi.” Aynı şekilde Evren’in madde miktarı biraz daha az olsaydı Evren gezegenlerin oluşamayacağı şekilde dağılacaktı. Evren’in ilk yaratılış anında tek birleşimin parçalanışında uygulanan kuvvet hem çok büyüktür, hem de çok ince tasarlanmıştır. Aynı şekilde, oluşan madde miktarı da çok ince bir şekilde tasarlanmıştır. Görüldüğü gibi her şey Evren’imizin var olacağı tarzda bir amaca göre Yaratıcımız tarafından ince bir şekilde yaratılmıştır. Tüm bu oluşumlar Yaratıcımızın kuvvetinin sonsuzluğunu, her şeyi en ince ayrıntısıyla planladığını, mükemmel bir şekilde her şeyi oluşturduğunu inattan körelmiş gözlere göstermektedir. Ayrıca tüm bu oluşumlar göstermektedir ki; bu Evren’in Yaratıcısı için zorluk kavramı yoktur, o isteyince her şey olur, onun sadece “Ol” demesi yeterlidir.


KARADELİKLER:

BÜYÜK KIYAMETİN SEMBOLLERİnE BÜYÜK YEMİN

Hayır, yıldızların düştükleri yere (mevkilerine) yemin ederim. (56:75)
Eğer bilirseniz, gerçekten bu büyük bir yemindir.(56:76)



75. ayette yıldızların düştükleri yerler diye tercüme ettiğimiz “düştükleri yeri” deyimi, Arapça’da “mevki” kelimesiyle ifade edilmektedir. Aynı kelime 18. Kehf Suresi 53. ayette de geçer ve orada da suçluların cehenneme düşmesindeki “düşmeyi” ifade etmek için kullanılır. Bu kelimenin kökü Arapça “Vakaa”dır ve Kuran’da düşmek, vaki olmak, gerçekleşmek anlamlarında kullanılır.

Yıldızlar bünyelerinde hidrojen bombaları patlatarak yaşar. Bu patlamalarda bir kısım madde enerjiye dönüşür ve çok büyük bir sıcaklık açığa çıkar. İki milyon kilo kömürü yakarak elde edeceğiniz enerjinin tamamını sadece bir gram maddeyi enerjiye dönüştürerek elde edebilirsiniz. Örneğin orta boy bir yıldız olan Güneş’imizde her saniye dört milyar kilo madde enerjiye dönüşür. Yani bir saniye gibi ufak bir zaman diliminde sekiz milyon kere trilyon ton kömüre eşdeğer sıcaklık ortaya çıkar. Bir yıldız bütün maddesinin az bir kısmını yakıt olarak kullanır ve bu yakıt bitince yıldızlar da ölür. Allah’ın canlılar için takdir ettiği doğum ve ölüm yıldızlar için de takdir edilmiştir. Her yıldızın muhakkak bir sonu vardır, Evren’in bir yanında yıldızlar doğarken, diğer tarafta ölen yıldızlar adeta “Biz ölür gideriz, ama bizim Yaratıcımız her zaman vardır, onun yaratışı hep devam etmektedir.” demektedirler.

YILDIZLARIN DÜŞÜŞÜ VE BÜYÜK KIYAMETE İLİŞKİN BÜYÜK YEMİN

Kuran’da birçok varlığın, olayın üzerine yemin edilerek bunlar vurgulanır. Yıldızların düştükleri yerlere de böyle dikkat çekilmekle beraber, ilgili ayetlerde özel bir durum da oluşmuştur. Yıldızların düştükleri yerlere yemin edildikten bir ayet sonra bu yeminin büyük bir yemin olduğunun söylenmesiyle özel durum oluşur. Çünkü Kuran’da bu tarzda birçok yemin olmasına rağmen bir tek burada bu yeminin büyüklüğüne dikkat çekilmiştir. Birazdan yakıtını tüketen yıldızların ölümünde ortaya çıkan müthiş sayısal değerleri göreceğiz. Evren’in en büyük sayısal değerlerinden bir kısmının yıldızların ölümünde ortaya çıkması ayette “Eğer bilirseniz, bu gerçekten büyük bir yemindir.” denmesinin ne kadar anlamlı ve yerinde olduğunu ortaya koymaktadır.

Fizikle uğraşan herkes Evrendeki en ilginç olaylardan birinin karadelikler olduğunu bilir. Büyük yıldızlar (Güneşimizin 3 katından daha büyükler) ömürlerini bir karadelik olarak tamamlarlar. Enerjilerini tüketen bu yıldızlar şiddetli bir şekilde büzüşür. Çok küçük bir hacme bürünen dev yıldız müthiş bir yoğunluğa ve çekim gücüne sahiptir. Bu çekim gücü o kadar şiddetlidir ki saniyede 300 bin kilometre hızla hareket eden ışık bile bu çekim gücünden kurtulamaz ve karadelikler yakınlarından geçen ışığı bile yutar. Bu çekim gücü bir yıldızın kendi üstüne düşmesi (büzüşmesi) sonucu oluşur; fakat daha sonra birçok gezegen, birçok yıldız da bu şiddetli çekim alanına düşer. Yani karadelikler kendi dışındaki yıldızların da “düşme alanı”, sonu olmaktadır. Teleskopla görülemeyen karadeliklerin varlığı, çevredeki yıldızların maddesini anafor gibi kendi içlerine çekip X ışınları yaymalarından, civarlarındaki her ışını, yıldızı yutmalarından anlaşılabilir. Stephen Hawking’in en meşhur çalışmaları da karadelikler üzerine olanlardır. Stephen Hawking, Hawking Radyasyonu’nu bularak bir karadeliğin hem radyasyon yaymasının, hem de fiziğin enerji yasalarına uymasının mümkün olacağını keşfederek fizik bilimine büyük katkılarda bulunmuştur. Her ne kadar Hawking, 2004 yılında, kara delikler hakkındaki görüşlerinde önemli düzeltmeler yapmışsa da, kara delikler konusundaki katkıları yine de çok önemlidir.

Büyük kıyamet açısından, Yıldızların kendi içlerine çökmesiyle oluşan ve daha sonra diğer yıldızları da çekimleriyle içlerine düşüren müthiş çekim kuvvetine sahip karadelikler Vakıa Suresi’nin 75. ve 76. ayetleriyle tam bir uygunluk göstermektedirler. Kuran’ın indiği dönemde yıldızların sonu, yıldızların son bulup karadeliğe dönüşmeleri ve Evren’in fiziği açısından bunun önemi elbette ki bilinmiyordu. Yıldızların son bulurken karadeliğe dönüşmeleri de, Kıyamete doğru hızlanacak bir evrensel gelişme olup, ayet özellikle buna da 1430 sene öncesinden harika bir tarzda işaret ederek, tüm geçirdikleri aşamaları da açıkça bildirmesi çok enteresandır.

Yakıtlarını tüketen yıldızlar birden bire ölmezler, yıldızlar önce büyümeye, şişip kabarmaya başlar. Önceleri 15 milyon derece olan sıcaklık yükselerek 100 milyon dereceye varır. Yıldız kırmızı dev veya süper dev olur. Bir süper devin kapladığı alan o kadar büyüktür ki 60 milyon taneden fazla Güneşi içine rahatlıkla alabilir.(Tüm bu sayıların büyüklüğü karadeliğin çekiminin büyüklüğü gibi Vakıa Suresi 76. ayette işaret edilen büyüklüğü çağrıştırmaktadır.)

Koca kırmızı devlerin bazıları sıkışır ve bir cüce olur çıkar. Bu aşamadaki yıldız, beyaz cüce olur ve insan hacmindeki bir parçasının ağırlığı 10 milyon kiloya gelmektedir. Daha büyük yıldızlar ise nötron yıldızlarına (pulsarlara) dönüşürler. Nötron yıldızlarında madde çok daha yoğundur, burada bir çay kaşığı madde bir milyar ton gelmektedir. Evren’deki tüm bu müthiş gelişmeler her an yaşanırken, biz Dünya’mızda ne müthiş patlamalardan, ne olağanüstü çekimlerden, ne de yüksek ısılı kaynamalardan zarar görmeden yemek yeriz, uyuruz, spor yaparız, koşarız, sohbet ederiz… Kısacası yaşamaktayız, daha doğrusu yaşatılmaktayız. Çok mükemmel bir şekilde ve çok ince hesaplarla…

Velhasıl, ANLAMAK İÇİN KAİNATIN, YÜZÜNÜ DEĞİL; ÖZÜNÜ OKUMAK GEREK,  Kİ BÖYLESİ BİR OKUMA DA ANCAK İLİM SAHİPLERİNİN İMANINI ARTTIRIR..

Vesselam...

Yazının kaynağı: Birleşik alan teorisi, Sayfa: 126-736


KONUYLA İLGİLİ İNGİLİZCE KAYNAK KİTAPLAR -RELATED TOPICS OTHER ENGLISH BOOKs- RELIGION BOOKs: Religion Books BIOGRAPHY BOOKs: Biographies & Autobiographies ART&PHOTOGRAPHY BOOKs: Art & Photography Books MEDICAL BOOKs: Medical Books ARTHITECHTURE BOOKs: AbeBooks - Architecture Books MIND&SPIRITUAL BOOKs: Body, Mind & Spirit Books HISTORY BOOKs: History Books EDUCATION BOOKs: Education Books NATURE BOOKs: Nature Books

Son Güncelleme (Pazar, 23 Aralık 2012 21:00)

 "I have always imagined that paradise will be a kind of library." Her zaman Cennet'in Kitaplardan oluşmuş bir çeşit kütüphane olduğunu hayal ettim.. - Jorge Luis Borges -

Yorumlar  

 
0 #3 sema 28-10-2014 13:52
Çok teşekkür ederim. Çok saolun :)
Alıntı
 
 
0 #2 administ 24-10-2014 18:27
Yazının kaynağı Müellifin Birleşik alan teorisi "Cem-ul İzafiyyeh" isimli islami eseridir..

buradan ulaşabilirisini z:
http://www.ekitapyayincilik.com/products/birlesik-alan-teorisi-ii


http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=703379&sa=180350097
Alıntı
 
 
0 #1 sema 23-10-2014 20:28
Acaba bu yazının kaynaklarını paylaşabilir misiniz. Akademik makale olarak yazılmış ama yazarı göremedim. Şimdiden teşekkürler.. :lol:
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

[GTranslate]
English French German Italian Portuguese Russian Spanish
Facebook Sayfamız
Arama
İSLAMİ BİLGİLER

 

Peygamberler Tarihi

Siteye Üye ol
RSS {Siteye Abone ol}
Kimler Online
Şu anda 37 konuk çevrimiçi