Kıyamet Gerçekliği Külliyatı Tüm Kitap Marketlerde

Agartha (Ye'cüc & Me'cüc Yeraltı Uygarlığı)

Agarta medeniyeti



AGARTHA

(YE'CÜC VE ME'CÜC YERALTI MEDENİYETİ)

"Gerçeği aramak onu elde etmekten daha kıymetlidir."

                                                  Albert EINSTEIN

Burada ele aldığımız bu mesele, Kıyametin büyük alametlerinden mühim birisine bakmakta olup, bu sebeple iman-ı tahkikinin daha önceki zamanlarda açığa çıkmamış mühim bir kutbuna bakmaktadır. İşte bu mesele Kur'an-ı Hakim'de geçen mühim bir mevzu olan "YE'CÜC VE ME'CÜC" bahsiyle yakından ilgili olduğu için, burada "DÖRT MESELE" halinde şimdilik kısaca izah edilecektir. Ardından gelecek olan açıklayıcı bilgi (TETİMME) ve belgeler ve sonuçlar (HATİME) ise, isbat niteliğindeki kuvvetli bürhanlar gözüyle bakılmalıdır..

Vesselam.

BİRİNCİ MESELE: Sözlerime ben de uzun zamandar yanlış bildiğim bir yerküresel hipotezi "dünyanın iç yapısıyla ilgili" yıllardır bize verilen yanlış eğitim ve NASA ile ilgili bazı kuruluşların bilinçli olarak yanlış bilgilendirmesi sonucu, dünya halklarının gerçeği öğrenmemesi ve gerçek dünya tarihini saklamak amaçlı bir dünya hipotezi fikrini çürütmek ve "YENİ BİR DÜNYA TEORİSİ (OYUK VEYA KUR'AN-I HAKİM'İN LİSANIYLA -KEHF DÜNYALAR-)" hipotezini tarihte ilk kez açıkça ortaya koyarak başlamak istiyorum. İşte şimdi, ilerleyen satırlarımda dünyamızın gerçek yapısının teorisini ortaya koyacağım bu makalemizde..

YENİ DÜNYA HİPOTEZİ [Önemli Not: Bu gerçek tarihte ilk kez açıklanmakta ve bir hikmete binaen kamuoyuna sunulmaktadır..]

MÜELLİFİN KENDİSİ TARAFINDAN, YAKIN BİR ZAMANDA ARALIK 2012 TARİHİNDE DEŞİFRE EDİLMİŞTİR (DÜNYA TARİHİNİ İLGİLENDİRMEKTEDİR)..

Dünyamız aslında sanıldığı gibi derine indikçe yanan ateş içeren bir çekirdeğe sahip değil, HEP BİZE BU ŞEKİLDE ÖĞRETİLDİ VE SANA DA ÖYLE TABİ. Ama, Nasanın fotoğraflarındaki bir detay benim tarafımdan deşifre edildi, kuzey ve güney kutuplarında 1,400 km karelik devasa iki dairesel çukur var ve çukurun içinden boş uzay görünüyor. Peki bu ne demek allah aşkına, google earth programından da net bir şekilde koordinat girildiğinde görülebilen bu olayda, yoksa sanıldığı gibi dünyanın içerisinde büyük bir boşluk mu var der gibisiniz ? Evet, doğru şimdi anladınız.. Peki sonra nereye çıkılıyor? Maksimum 600 km derinlikten sonra ise, yerin altı uzay boşluğuna açılan içi boş küresel kabuktan ibaret o kadar. Boş yani boş bir dünyada yaşıyoruz lafı vardır ya o doğruymuş aslında.. Şimdi şu resme bakın ve ardından aşağıdaki videoyu izleyin..

Dünyamızın gerçek geometrik şekli: Dünyamız aslında tüm diğer katı gezegenler gibi içi boş olan ve Kuzey-Güney noktalarında birer deliklerin olduğu içi boş bir küreden ibarettir.

VİDEO-1 http://www.youtube.com/watch?v=F81xEDqlwKM&feature=endscreen

İKİNCİ MESELE:Aslında dünya bu şekilde bir kabuktu ve biz yıllarca dolu kürede yaşıyoruz diye kandırıldık, oysa hitler ve tibetli bilgeler ile yine bazı islam alimleri ile çağdaş yazarlardan bazıları (örneğin zig-zag grubu mensubu be yöneticisi ve yazarı sayın HANS AİBERG gibi) birazdan da daha detaylı değineceğimiz gibi eski tradisyonlar bunu biliyorlardı, peki biz niye bilemedik çünkü yanlış eğitildik de ondan, benim gibi bir adam bile anca dün gece olayı çözebildiyse diğerleri nasıl bilecek, yıllarca okumadı ki araştırmadı ki insanlar. Peki konumuz açısından VE KIYAMET ALAMETLERİ babından, bunun önemi ne diyeceksin? Çok önemi var, zira konu direkt olarak kur'anda da YE'CÜC VE MECÜC KAVİMLERİ olarak adlandırılan, binlerce yıl yeraltında yaşamakta olan insanlık-dışı bir medeniyetle alakalı da ondan. Şimdi sıkı durun! Birazdan Agartha yeraltı medeniyeti'nin ne olduğunu ve nerede yaşadığını çözümlemeye çalıştığımızda konunun önemini ve gerçeklerin neden gizlendiğini daha iyi kavrayacağız..
NASA'NIN BİZİ YAKLAŞIK 30 YILDIR DÜNYANIN İÇİNDE BAŞKA CANLILAR YAŞAMIYOR DİYEREK EĞİTİMLE VE BİLİMLE KANDIRDIĞININ FARKINDA MISINIZ? PEKİ KUZEY VE GÜNEY KUTUPLARINDA YAKLAŞIK 1,400 KM ÇAPINDA DEVASA İKİ DELİK BULUNDUĞUNU VE BURALARA YAKLAŞILDIKÇA MANYETİK ALANIN ŞİDDETLENDİĞİNİ VE YERYÜZÜNÜN KAVİSLENDİĞİNİ BİLİYOR MUYDUNUZ? ÖYLEYSE VİDEODAKİ UYDU FOTOĞRAFINA DİKKATLİCE BAKIN.

ONLARIN BUNU BİZE EMPOZE ETMELERİNİN TEK AMACI VARDI ASLINDA, UÇAN DAİRE TEKNOLOJİSİNİ VE BURAYA GİREN ARAÇLARIN VARLIĞINI SAKLAMAK VE DÜNYANIN İÇERİSİNDE BİZDEN ÇOK DAHA YÜKSEK BİR TEKNOLOJİYE SAHİP OLAN BİR MEDENİYETİ (AGARTHA DENİLİYOR) BİNYILLARDIR İNSANLIKTAN SAKLAMAK.? PEKİ NİÇİN? DÜNYADA KENDİ İSTEDİKLERİ GİBİ BİR DÜZEN KURMAK İÇİN VE ANTİK ÇAĞ ÖNCESİ İNSANLIK TARİHİNİN ORTAYA ÇIKMASINI ENGELLEMEK İÇİN..

TABİ BU DA ŞU ANLAMA GELİYOR DÜNYA İÇİ BOŞ OLAN VE KABUĞU YAKLAŞIK 600 KM OLAN BİR KÜRESEL YÜZEYDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİL? İNANMAK ZOR MU GELİYOR, VİDEOYU BİR DAHA İZLEYİN, DAHA DÜNE KADAR ONCA ARAŞTIRMACI BİR İNSAN OLMAMA RAĞMEN, BEN DE İÇİNDE ATEŞ KÜRESİ FİLAN VAR ZANNEDİYORDUM, OYSAKİ 600 DERİNLİĞİ GEÇİLİNCE, DÜNYANIN İÇİNDE BOŞ UZAYDAN BAŞKA BİR ŞEY YOK, İŞTE NASA'NIN 1979'DA FOTOGRAFLADIĞI BİR İPUCU BİLİM DÜNYASININ VE BİZE ÖĞRETTİKLERİ EĞİTİMİN TÜM SAVLARINI ÇÜRÜTMEKTEDİR.. İÇİ BOŞ BİR BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ NİTEKİM DÜNYA HAYATININ BOŞ BİR EĞLENCE OLDUĞUNU ZATEN ZAT-I ZÜLCELAL KELAMINDA SÖYLEMİŞTİ BİZLERE, VE ALT KABUKLARDA BAŞKA CANLILARIN YAŞADIĞI VE BİR MERKEZİ İÇ GÜNEŞLE (KARA GÜNEŞ DENİYOR) AYDINLATILDIKLARI DOĞRULANDI ONLAR DÜNYANIN İÇ KABUĞUNDA YAŞIYOR BİZ İSE KABUĞUN DİĞER TARAFINDA..

UYANIN, AKLINIZA BAŞINIZA ALIN! BİNYILLARDIR İNSANÜSTÜ BİR MEDENİYETLE İÇİÇE YAŞIYORUZ Kİ, BUNLAR KUR'ANDA YERALTINDA OLDUĞU BİLDİRİLEN VE KIYAMETE YAKIN YERYÜZÜNE ÇIKACAKLARI BİLDİRİLEN YE'CÜC VE ME'CÜC KAVİMLERİDİR..PEKİ ORADA BAŞKA NELER VAR: ONLARINDA KENDİLERİNİ KORUYAN HARİCİ BİR ATMOSFERLERİ VAR AMA BİZİMKİ GİBİ DEĞİL VE AYRICA BİR ISI VE IŞIK SAĞLAYAN GÜNEŞLERİ VAR AMA BU KARA BİR GÜNEŞ, BİR IŞINIM YAPMAYAN KARA DELİK GİBİ DÜŞÜNÜN. AYRICA BİTKİLER ORADA KEMOSENTEZ YANİ DEMİR OKSİT VE SÜLFÜRLE BESİN ÜRETEBİLİYOR VE HAYVANLARI DAHİ FARKLI, ÖYLE Kİ TEK GÖZÜ OLAN VE 16 BACAĞI OLAN KAPLUMBAĞALARDAN TUTUN, YEŞİL DERİLİ DEV İNSANLARA, ETLE BESLENEN VE DİŞLERİ OLAN UÇABİLEN DİNAZORUMSU UÇAN KUŞLARDAN, SUDA YÜZEBİLEN DEV YILAN BALIKLARINA KADAR FARKLI FARKLI CANLILARI İLE APAYRI BİR DÜNYA VE BİZDEN HABERLERİ YOK, FAKAT ZAMAN ZAMAN UÇAN DAİRELERİ İLE YERYÜZÜNE KISA SEYAHATLER YAPABİLMEKTELER.. BU YAZIYI DİKKATLE OKUYUN VE BU YENİ DÜNYA TEORİSİNİ (DAHA DOĞRUSU BİNYILLARDIR BİLİNÇLİ OLARAK SAKLANAN -Kİ BAZI BİLGELER BUNU ÇÖZDÜLER ÖRNEĞİN PLATON VE TYANALI APOLLONIUS GİBİ- AMA AÇIKLAYAMADILAR, veyahahutta HZ. İSA GİBİ İNCİL'DE KAPALI OLARAK AÇIKLAYANLAR OLDUĞU GİBİ, VE BENİM TARAFIMDAN ÇOK ESKİ ANTİK DOKÜMANLAR, NAZİ ARŞİVLERİ İLE AGARTHA MEDENİYETİ ARAŞTIRILARAK ELDE EDİLEREK ÇÖZÜMLENEN VE BİLİM DÜNYASI İLE KAMUOYUNU ÖNÜNE SUNDUĞUM) BU TEORİ İLK DEFA AÇIKLANMAKTADIR, NASA BİLİYORDU AMA YILLARCA SAKLADI, BEN BU DEŞİFREYİ, "YENİ DÜNYA TEORİSİ"Nİ İLK KEZ HALKIN BİLGİSİNE SUNUYORUM, ÇEVRENİZDE PAYLAŞIN, BİLGİLENDİRİN, DÜNYAMIZIN İÇERİSİ BOŞ VE KUTUPLARDA DEVASA DELİKLER BULUNAN BİR KABUKTAN İBARET DÜNYAMIZ, PEKİ SADECE DÜNYAMIZ MI?, DİĞER GEZEGENLER DE İÇİ BOŞ BİRER KABUK ŞEKLİNDELER.

Bunun için aşağıdaki videoyu izleyin...

VİDEO-2: http://youtu.be/FtkumaXuAKw
VİDEO-3 http://youtu.be/lP29k9SR0tU

VİDEO-4 http://youtu.be/cbxWlQZSNeg

ÜÇÜNCÜ MESELE: İşte yeni dünyanın şekli bu (daha doğrusu bizden yıllardır saklanan) ve tabi buna göre Antarktika ve Kuzey Kutbunda yer alan buz dağları ve kütleler devasa bir krater şeklindeki uzay boşluğuna açılmaktadır..

ŞİMDİ ŞU HİPOTEZİN ŞURADA HATIRA GELEN DAHA MÜHİM BİR İHBAR-I GAYBİSİ İSE, BİR SIRRA BİNAEN İFŞA ETMEK VE AÇILMAK LÜZUMU GÖRÜLDÜ Kİ;

Şöyle ki: KEHF SURESİNİN BİR SIRRININ ÇÖZÜLMESİYLE OYUK DÜNYALAR HİPOTEZİ M. UHRAY TARAFINDAN 2012 DE ÇÖZÜLMESİ, MÜHİM BİR OLAYIN (YECÜC VE MECÜC'ÜN) BU DÜNYADAN PARALEL DÜNYAMIZA GEÇİŞ YAPMASINI VE AÇILAN GEDİKTEN GEÇİŞİNİ 40 YIL ERTEMİŞTİR, DOLAYISIYLA GELMESİ BEKLENEN BU KAVİM 2052 YILINDA SALIVERİLECEKTİR Kİ, BURADA DA, "Nihayet Yecüc ve Mecüc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman", (Enbiya Suresi; 96-97) AYETİYLE ZAHİR OLMAKTA VE AHİR ZAMANDAKİ MÜHİM BİR HADİSENİN VUKUUNU 40 YIL EVVELİNDEN BİLDİRMEKTEDİR..

DÖRDÜNCÜ MESELE İSE: Bilindiği gibi, eskiden çıkan bazı Evliya-i azime ile bazı büyük zatlar veya günümüzdeki yorumlayıcıları şu gibi hadisleri akla uzak ve muhal gördükleri için, ta nihayetinde hadisin bildirdiği meslenin inkarına kadar götürerek, ya bu hadis sahih değil demişler veyahutta hadisin mücmel bırakıp işaret etmiş olduğu ahir zamandaki gelişmeleri göremedikleri için, yeniden izah edilmeye muhtaç kalmıştır ki, hadis ilmi açısında şimdi gelecek olan bahis mühim bir mesele olup, iman-ı tahkikinin rasulullahın tasdik edilmesine yönelik mühim birkaç ihbar-ı gaybisini izah ve isbat etmek üzere yazılmaya şimdi lüzum görüldü.

Şöyle ki; işte, bazı ehl-i tahkik aşağıda verildiği gibi bu neviden hadislerin inkarına götüren ta o eski zamanlardaki bazı bilgiler günümüzde, zooloji (canlı bilimi) ve jeoloji (yerküresi) ile coğrafya veya tarih gibi derinlikli ilimlerdeki son zamanlarda yapılan yeni bulgular ve araştırmalar çerçevesinde şu mühim hadislerin bu bahsettiğimiz yer altındaki bizce bilinmeyen ve bildiğimizin çok ötesinde bir dünya ile karşılaşmamıza neden olacak bir olayın vukuundan sonra, gayet makul bir şekilde gerçek olduklarını isbat ve ilan etmektedir. işte, bundan sonraki ele alacağımız derinlikli araştırma tarzındaki açıklayıcı yazılar ve belgeler şu mühim ehadisin isbatına yönelik olacaktır ki, bir MUKADDİME ile başlayıp açıklandıktan sonra bir HATİME ile biten tek parça bir makaleden ibarettir..

“Ye’cüc (AGARTHA) bir ümmet, Me’cüc (SHAMBALLA) bir ümmettir. Her ümmet dört yüzbin kişidir ve bunlardan herhangi biri, kendi evladından bin silahlı adam görmedikçe ölmez.”

“Cinler ve insanlar on kısımdır. Dokuz kısmını Ye’cüc ve Me’cüc; kalan kısmını ise, insanlar teşkil eder.”

“Ye’cüc ve Me’cüc’den her biri, bin evladını bırakmadıkça ölmez.”

“Dediler ki; “Yâ Rasûlallah! Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu ateşe mi girecek? O geriye kalan bir kişi kimdir?” Buyurdu ki; “Müjde size! Bin kişiden biri sizden, diğerleri Ye’cüc ve Me’cüc’den olacaktır.”

 “Müslümanlar, Ye’cüc ve Me’cüc’ün oklarını, harp aletlerini yedi sene yakacak olarak kullanacaklardır.”

“Kalelerde korunmayan veya Medine’ye sığınmayan kimse kalmaz. Ye’cüc ve Me’cüc’ün sözcüleri der ki: “Yeryüzü ehlinin işini bitirdik. Sıra sema ehline geldi!” Sonra onlardan biri mızrağını sallayıp göğe fırlatır. İmtihan için mızrak, kana bulanmış olarak geri döner.”

“Ey Müslümanlar! Size Müjdeler olsun! Allah düşmanların hakkından geldi. Sonra İsa AS. ve ashabı onların bulunduğu yere inerler ve yeryüzünde onların cesetlerinin kokusunun ulaşmadığı bir karışlık bir yer bile bulamazlar. Şehirlerden ve kalelerinden dışarı çıkarlar. Koyunlarını meraya salarlar. Koyunlarının yedikleri şey, sadece Ye’cüc ve Me’cüc’ün etleri olacaktır. Böylece davarları merada yedikleri ottan daha fazla semizleyecektir. İsa as. ve Ashabı tekrar Allah’a dua ederler. Bunun üzerine Allah, Ye’cüc ve Me’cüc’ün ölüleri üzerine develerin boyunları kadar olan kuşları salar. Bu kuşlar onları alıp Allah’ın dilediği yere atarlar. Allah yağmur indirir ve  onların  cesetlerini  bu  yağmur  ile  sürükleyip  denize atar. İşte bu zaman olunca, Kıyametin kopması, insanların hamile kadının doğum sancısının ne zaman tutacağının bilinmediği  gibi,  gece  mi, gündüz mü olacağının bilinmeyeceği gibi yakın olduğunu Rabbim bana bildirdi..”

Allah kıyamet  günü  şöye   buyurur:   “Ey   Âdem   kalk   ve   zürriyetinden Cehennem’e gidecek olanları gönder.” Âdem der ki: “Yâ Rab! Cehennem’e gidecek olanlar ne kadardır?” Allah buyurur ki: “Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzudur. Binde biri Cennet’liktir.” Rasûlallah buyurdu ki: “İşte o gün, genç ihtiyarlaşır, her hamile kadın çocuğunu düşürür, insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş görürsün. Fakat bu sadece Allah’ın azabının şiddetli oluşundandır.” Dediler ki: “Yâ Rasûlallah! Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu ateşe mi girecek? O kalan bir kişi kimdir?” Buyurdu ki: “Müjde Size! Bin kişiden biri sizden, diğerleri Ye’cüc ve Me’cüc’den olacaktır. Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; şüphesiz ben sizlerin Cennet ehlinin dörtte birini teşkil edeceğinizi umuyorum.” Bunun üzerine biz tekbir getirdik. Buyurdu ki: “Ümid ederim ki, sizler Cennet ehlinin yarısını teşkil edersiniz”. Biz yine tekbir getirdik.   Bunun   üzerine buyurdu ki: “İnsanlar içinde sizler, beyaz öküzün üzerindeki siyah kıl veya siyah öküzün üzerindeki beyaz kıl gibisiniz.”

{Hadis-i Şerif}

VESSELAM.

Aralık, 2012

Önemli not: bu bilgilendirmeyi herkesle paylaşın..

 

MESELENİN TARİHİ KAYNAKLARI

{MUKADDİME -GİRİŞ-}

Agarta ve Şambala, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre şimdiki insanlıktan önceki “devre”nin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş yeraltı organizasyonlarıdır. Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organisazyon, bu “devre”nin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikamet yeri olarak birbirinden tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentelerini tercih etmiştir. Agarta, dünya insanlığının tekâmülüne sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi’ ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve “Kutup” olarak ifade edilen ve “Brahatma” veya “Brahitma” adıyla belirtilen Agarta’nın lideri, Dünya’ ya sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi’nin fizik âlemdeki temsilcisidir.

1912′de Müslüman olduktan sonra Abdülvâhid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon’a göre, tradisyonlarda “Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi” olarak ifade edilen yer, dünyanın tüm geçmiş, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivinde kayıtlıdır ve birçok peygamber (İbrahim, Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada “inisiyasyon” dan da geçmiştir. Hatta islam'da da yer alan bu geçmiş literatür ile son peygamber Hz. Muhammed AS da tanışmış olup, bazı hadislerde yecüc ve mecüc olarak adlandırılan ve Kur'anda da bahsedilen bu kavime tebliğini ilettiğini ve onların ise, islamı kabul etmediklerini bazı sahih hadislerde yine rastlamaktayız.

Rene Guenon’a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya’da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, “ataların kutsal mağaraları” ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan “gizli ülke” inanışında Agarta’nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta’nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.

Agarta’nın ne olduğuna ilişkin en yaygın, internet ve ansiklopedik kaynaklarda kullanılan tanım, ‘Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya’daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı Organizasyonu’dur. Ancak bu tanım, ivedilikle not düşülmeli ki, Agarta’yı anlamak ve çözmek için tamamıyla yetersiz. Ne bu kadar basit ne de bu denli sığ. Ancak bir açılış tanımı olarak kullanılabilir.

Günümüze değin “Agarta”nın ne olduğunu inceleyen bir çok yayın ve yazar bulunuyor. Bunlar içinde en ünlüleri ve kaynak olarak en itibar edilenleri üç tane. Bunları meraklıları için öncelikli olarak-konunun daha başında-yazalım. Saint-Yves d’Alveydre, Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon.

Agartha kelimesi; “Agharta” ve “Agarthi” olarak da kullanılabiliyor. Agarta veya Agarti sözcükleri, Sanskritçe’de “ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her şeyden korunmuş, şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği” anlamlarına gelmekte. Bir de ”Şamballa”(Shambalah) kelimesi var. Bunu da söylemek gerekiyor ki, meraklıları için şaşırtıcı olmasın. Kimi kaynak ve kişilere göre Şamballa, Agarta’ya karşıt olarak kurulmuş, gizli bir menfi merkez. Ancak genel ve yaygın kanı, Şamballa’nın Agarta’nın bir diğer adı olduğu.

Agarta ismi, ilk kez ”Saint-Yves d’Alveydre” tarafından kullanmış. d’Alveydre, bir simyacı. Metalleri altın ve gümüşe dönüştürme formülleri düzenlemiş. Martinist tarikatının (Tours piskoposu Aziz Martin (MS.. 316-397) tarafından kurulmuş tarikat) mürşitlerinden. Topluluğun bir diğer adının, “yeşil adamlar topluğu” olduğu da kayıtlar da mevcut.

Agarta’nın sembolü: Gamalı haç!

Agarta’nın hakimi, “dünyanın kralı” rütbesini taşıyor. Yardımcıları durumundaki iki rahip kral bulunuyor. Sembollerinden biri bugün günümüzde hala Hint ve Tibet tapınaklarını süsleyen gamalı haçtır. Peki bu sembol buraya nereden geliyor? Bu sembol, Mu ‘dan kaynaklanıyor. Güneşi ifade eden kadim bir sembol. Dünyanın en eski sembollerinden biri sayılıyor. Bu haç, yaradılışın dört kuvvetini ve dört büyük enerjiyi sembolize eder. Zamanla “yönü çevrilerek” II. Dünya savaşında Nazilerin kullandıkları haline gelecektir.

Kayıp ülke: AGARTA

Agartalıların bizden çok daha üstün bir teknolojisi olduğunu iddia ediliyor ve uçan dairelerin de aslında onların yapımı olduğunu söylenmektedir.

Mu ve Atlantis Bağlantısı

Bu teknik; ama açıklayıcı tanımlamalardan sonra Agarta’yı biraz daha açmaya başlayalım. Bir başka tanım, Agarta’nın ‘Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim rahiplerince ya da inisiyelerce kurulmuş, sonradan gizlenme gereği görüp dağ ve mağara içlerine çekilmiş’ bir grup olduğunu ileri sürüyor. Bu açıklama da Agarta ile ilgili yaygın bilgiler arasında. Neredeyse “mutabakatla kabul edilmiş” bir yaklaşım. Buradan Agarta ile ilgili ilk ve en bilinen “tartışma” konusuna gelebiliriz. Agarta’nın “bir yeraltı ülkesi”ni veya “gizli bir dernek (oluşum)”mu olduğuna ilişkin bir tartışma bulunuyor.

Agarta üzerindeki hemen tüm çalışmalarda bu ayrışmaya rastlanıyor. Ancak ortak nokta, bir ”gizlilik” olduğu yönünde. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz ki, Yani ister “yer altı” olsun ister “örgüt, dernek, oluşum”; bir gizlilik ve okültizm var. Belki de bu, kur'anda da bahsedilen bu kavimlerin (Ye'cüc ve Me'cüc olarak geçer), ahir zamanda bir kapının yıkılarak açılmasıyla yeryüzüne çıkmalarına dek, kaderde saklı tutulması istendiği için, ilahi bir programa göre de dünyaca bilinemeyen ve bu yüzden henüz çözümlenemeyen bir mesele olarak kalmıştır yüzyıllar boyunca -onca araştırmacı ve yazarın çabasına rağmen halen ulaşılamaması bunun bir kanıtı olsa gerek- . Tabi, burada bir uzlaşma noktası da zamanla ortaya çıkmış. Her ikisinde de doğruluk payı olduğu varsayılıyor.

Agarta’nın adamları kim, misyonu ne?

Peki Agarta ne yapar? Amacı nedir? Kimlerden oluşur? Burada kesin yargılarla ayrışan bir farklı okuma yok. Değişik ‘görev’ tanımları varsa da genel olarak amaç ve araçlar belli. Agarta, ‘sahip bulunduğu binlerce yıllık sırları uygulamak suretiyle insanlığı büyük bir spiritüel ilhama (illumination/aydınlanma/ışık) kavuşturmayı amaçlayan bilge ve filozoflardan oluşuyor’.

 

 

Saint-Yves d’Alveydre’den sonra Agarta isminin ilgi çeken biçimde sunuluşu, Fransız konsolosu olan Jacoliot’un “Hint’teki Tevrat’ adlı eserinde ve teozofinin kurucusu H. P. Blavatsky’in “Gizli Doktrin ve Gün lşığına Çıkarılmış İsis” adlı eserinde oluyor. Bundan sonra en bilinen ve en sık gönderme yapılan ‘Rene Guenon’ oluyor ve “Dünyanın Kralı” adlı çalışmasıyla -kitabın türkçeye tercümesi yapılmış olup linkten edinebilirsiniz- Agarta hakkında en geniş bilgileri kamuoyuna veriyordu.

 

‘Öteye Ait Zekâların Oğulları’ Nerede?

Peki Agarta nerede? Agartalılar nerede? Bu konu üzerinde asla mutabakat yok. Hemen her kaynak kendine göre bir adres gösteriyor. Böyle olmakla beraber, ‘geniş coğrafi’ tanım açısından bir harita çıkarmak mümkün.

Guenon’a göre, çok eski bir tufan bugünkü Gobi bölgesinde çok gelişmiş bir uygarlık yok olmuştur. Burada yaşamakta olan ‘spiritüel mürşitler’ Himalayaların altında yer almakta olan büyük bir mağara şebekesine sığınmışlar.

Bu tezin bir devamı var. Coğrafi bir tanım verip, siyasi bir bilgiyi de içeriyor. Yukarıda ‘Agarta ve Şamballa’ ilişkisine değinmiştik. ‘Ayrı-rakip’ olduklarına ilişkin bilgi burada bulunuyor.

Bu göçten sonra, iki gruba ayrılıyorlar ve “sağ elin yolu’ diye anılan grup Agarta’ya, yani dünya hayatından uzak ‘murakabe ve mükaşefe’de bulunma ülkesine, “sol elin yolu” diye anılan diğer grup ise ‘Şamballa’ya yani kaba güç ülkesine yerleşiyor.

Bir diğer Agarta adresi Ferdinand Ossendowski’den gelmekte. Ossendowski, Bolşevik ihtilaline direnmiş Polonyalı bir bakandır ve başarısız olunca Moğolistan ve Çin’e kaçmıştır.

Sığındığı bir Lama manastırında kendisine, ‘altı bin yıldan fazla bir zaman önce kutsal bir insanın bütün bir halkıyla bir mağarada kayıplara karıştığı, ve yitik bir bilim yardımıyla, Agarti adlı yeraltı krallığının temelini attığı anlatılmış. Ossendowski bu bilgileri 1924′de yayınladığı “Hayvanlar, İnsanlar ve Tanrılar” kitabında derlemiş.

Agarta’ya katılım şartları!

‘Agartalı olmak’, günümüz değerleriyle pek mümkün gözükmemekte. Kut Humi’ye göre, “Agarta’ya girmek, katılmak, atanmak, seçilmek’ kesinlikle söz konusu değil, yani arada bir perde var yeryüzü ile; ‘Ancak, spiritüel anlamda olmak üzere, bileğinin hakkıyla Agartalı olunabilmektedir; kişi, ancak ulûhiyetle tekrar bütünleşip özdeşleşebilecek seviyeye ulaştığı takdirde Agartalı olabilmektedir, ki bu seviyeye ulaşmanın yolu da tatbikat ve tahakkuk sürecinden geçmektir, çünkü beşer varlığını en tam ve en aşkın biçimde değişime uğratan ve güçlendiren tek şey ancak spiritüel bilimdir.’

Yani Agartalılık; Yogiler’e veya ilk İbranilerdeki “semavî insana” özgü en derini hal ile mümkün. ‘Agartalılar dünya sakinlerinin şuurlarında genişleme ve açılma meydana getirmek ve kendilerinin spiritüel anlamda ulaşmış bulundukları duygu ve düşünce birliğine onları da ulaştırmak amacıyla kendi aralarında işbirliği yapmaya her an hazır durumda bulunmaktalar’.

Bundan dolayıdır ki, Uzak geçmişte var olup sonradan kayıp olan bir kara parçasından hep söz edilir. Hatta, Batık Atlantis kentinin ve Mu kıtasının da de bu kara parçası üzerinde olduğu savunulur. Eski Ahitin Exodus kitabına esin kaynağı oluşturan bir afetler zinciri, onuncu gezegen Nibiru/Marduk"un olağan yörünge periyodu içinde dünyaya tehlikeli biçimde yakın geçişiyle ortaya çıkmıştı. Sümer kaynaklarında yörünge periyodunun tanrısal 3666 sayısıyla anlatılmıştır.

Agartha'nın merkezine doğru!

Agarta, Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya’ daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı organizasyonuna verilen addır. Dünyadaki tüm kıta adları ilginçtir ki, "A" harfi ile başlamakla benzer bir özelliği olan ve Asya, Avrupa, Afrika, Amerika, Avustralya ve Antarktika'dan sonraki 7. bir kıta olan bu 7 adet yeryüzüne açılan kapısı bulunan yeraltı dünyasına ait bilgilerimiz ise bugün bilinenin aksine çok azdır.

Agarta konusunu kitaplarında en ayrıntılı işleyen üç yazar Saint-Yves d’Alveydre (1842 -1909), Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon’dur. Agarta, teozoflara göre Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim rahiplerince ya da inisiyelerce kurulmuş, sonradan gizlenme gereği görüp, dağ ve mağara içlerine çekilmiştir. Agartha,Agharta ve Agarthi olarak da yazılır.

Kimileri Şambala adında Agarta’ya karşıt olarak kurulmuş, gizli bir menfi merkezin varlığını ileri sürüyorsa da, Agarta’nın Tibet tradisyonlarındaki bir diğer adı Şambala’dır (Shambalah).

 

 

 

AGARTHA – Yer altı Uygarlığı (1.Kitap)

Okyanus Atlantis kıtasını yuttuğu zaman sağ kurtulan bilginlerden bir grubun doğuya göç ederek önce Himalaya Dağları’ndaki mağaralara sığındıkları, daha sonra da yer altında büyük kentler ve tünel şebekeleri kurdukları söylenir. Hatta kimi araştırmacılara göre bu yer altı uygarlığı eski Atlantis’i gölgede bırakacak kadar parlak bir uygarlıktır. İnsanlığın Büyük Kardeşleri, karlı tepelerin ardındaki gizli vadilerde ya da dağlardaki tünellerde saklanmış bir halde yaşarlar. Bu kolonilerin gerçekliği hakkında birçok kanıt ortaya konmuş ve dünyanın dört bir yanında gözlemler yapılmıştır.

Fransız Akademisi’nden Ferdinand Ossendowsky, Moğol Prensi Chultun Beyli ve laması tarafından Moğolistan’da kendisine anlatılan tuhaf bir hikayeden bahsetmiştir. Prensin anlattığına göre, Atlantik ve Pasifik Okyanusunda bulunan iki kıta denizin dibine battığında, o kıtalarda yaşayan bazı insanlar Himalayalar’daki yer altı sığınaklarına saklandılar. Sığınaklar, insanlara hayat veren ve bitkilerin büyümesini sağlayan tuhaf bir ışıkla aydınlatılıyordu. Yer altı sakinleri bilimin en yüksek düzeyine ulaşmış, özellikle teknolojide çok ileri gitmişlerdi. Devasa tünel şebekeleri içinde yüksek hızla yol alan olağanüstü araçlara sahiptiler. Diğer gezegenlerdeki yaşam üzerine çalışmalar yapıyorlardı. Ama en büyük başarıyı zihin gücünü geliştirme konusunda sağlamışlardı.

Ünlü kaşif ve ressam Nicholas Roeriche’e, Çin Türkistan’ı ve Sinkiang’daki gezileri sırasında uzun yer altı koridorları gösterilmişti. Yerliler kaşife, kasabalarda alış veriş yapmak için tünellerden dışarı çıkan tuhaf insanlardan bahsettiler. Aldıkları malın karşılığını kimsenin görmediği paralarla ödüyorlardı. Bu yabancılar arada bir at sırtında geliyor ve insanları fazla meraklandırmamak için tüccar, sığırtmaç ve asker gibi giyiniyorlardı. Dağların içindeki gizli geçitlerden ortaya çıkan uzun boylu beyaz tenli erkek ve kadınlar meşalelerin ışığı altında görülmüşlerdi. Bu gizemli dağ insanları yabancı gezginlere de yardım ediyorlardı. Tibetli bir rahip Roerich’e şöyle demişti: “Şambala halkı zaman zaman dünyaya çıkar ve yer yüzünde yaşayan çocuklarıyla buluşur. İnsanlığın iyiliği için dışarı kıymetli hediyeler, harikulade emanetler gönderirler.” Csomo dö Köros, (1784-1842) Tibet’teki Budizm geleneklerini inceledikten sonra Şambala ülkesini Siri Derya Nehrinin ötesine, 45-50 derece kuzey paralelleri arasına yerleştirmiştir. Belçika Antwerp’te yayımlanan bir 17. yüzyıl haritasının Şambala ülkesini göstermesi ise çok dikkat çekicidir! (Sayfa: 8-12)

1932’de Los Angeles Times Gazetesi’nde yayımlanan bir makalede, Kaliforniya’daki Shasta Dağı içinde yaşayan beyaz tenli, uzun boylu, beyaz uzun giysili, alınları bantlı ve asil görünüşlü bir topluluktan bahsediliyordu. Tüccarların söylediğine göre ara sıra kasabaya gelen bu insanlar aldıkları malların bedelini altın külçeleriyle ödüyorlardı. Ormanda veya başka yerde görüldüklerinde kaçıyor ya da ortadan kayboluyorlar, kimseyle ilişki kurmak istemiyorlardı. Dağın eteklerinde Shastalılara ait olduğu anlaşılan ve Amerika’daki bilinen hayvanların hiçbirine benzemeyen sığırlar görülmüştü. Ara sıra da dağın üzerinde rokete benzer hava gemileri gözleniyor, bazen dağın içinden çıkan uçan daireler okyanusa dalıyorlardı.
Eric von Daniken ‘Tanrıların Altını’ adlı eserinde, Ekvator ve Peru’nun altında uzanan binlerce mil uzunluğundaki devasa tüneller sisteminden söz eder. Birbiriyle bağlantılı mağaralarla tünellerin oluşturduğu bu sistem, 1965 yılında Juan Moricz tarafından keşfedilmiştir. Eric von Daniken’in anlattığına göre tünellerden biri, içinde som altından yapılma hayvan heykellerinin yanı sıra taş ve metal nesnelerin de bulunduğu muazzam bir hole açılıyordu. Dahası, üzerinde bilinmeyen bir dille yazılmış yazılar bulunan metal plakalardan (yapraklar) meydana gelmiş bir kütüphane de vardı. Moricz, bu yazıların insanlığın tarihi ve kayıp eski bir uygarlık hakkında ayrıntılı bilgiler içerebileceğini söylüyordu. Daniken, çok eski zamanlarda bize benzeyen insanlar arasında bir kozmik savaş olduğunu iddia etmektedir. Ona göre savaşı kaybedenler bir uzay gemisiyle kaçmışlar, kalanlarsa düşmanlarının gelecekteki saldırılarından korunmak için bu tünel sistemini inşa etmişler!

Yazar Harold T. Wilkins, tünel sistemi hakkında şöyle diyor: “Büyük tünellere bağlanan yollardan biri de eski Cuzco’nun yakınında bulunuyor, hala da orada. Ancak keşfedilemeyecek kadar iyi kamufle edilmiş. Bu gizli bağlantı, 380 millik bir mesafe boyunca Cuzco’dan Lima’ya kadar uzanan muazzam bir yer altı dünyasına ulaşır! Bu büyük tünel daha sonra güneye döner ve 900 millik bir mesafeyi aşarak Bolivya topraklarının içine kadar uzanır.”

Peter Kolosimo Avrupa’yı işaret ederek şöyle diyor: “İspanya ile Fas arasında 30 millik bölümü incelenmiş muazzam bir tünel uzanmaktadır. Birçok kişi, Avrupa’da bu bölge dışında bulunmayan Berberistan maymunlarının Cebel-i Tarık’ı bu yoldan geçmiş olabileceklerine inanmaktadır. Bu devasa galerilerin, gezegenimizin en uzak bölgelerini birbirine bağlayan bir şebeke oluşturduğunu öne sürenler bile var!” Peter Kolosimo bir eserinde de Azerbaycan’daki dipsiz bir kuyudan söz eder. Kuyunun duvarından mavimsi bir ışık sızmakta ve içerden tuhaf sesler gelmektedir. Yapılan inceleme ve keşifler sonunda bilim adamları, Kafkasya ve Gürcistan’daki diğer tünellerle birleşen tünel sistemleri bulmuşlardır. Kolosimo, Tibetlilerin tüneller konusundaki inançlarını şöyle dile getiriyor: “Tibetliler, tünellerin aslında kentler olduğuna inanırlar. Söz konusu kentler büyük bir afetten sağ kalanlara hala sığınak görevi yapmaktadır. Bu gizemli insanların, bitkilerin büyümesini ve insan yaşamının uzamasını sağlayan bir yer altı enerji kaynağını kullandıklarını söylerler. Söz konusu kaynağın yeşil bir ışık yaydığı sanılmaktadır. Bu düşünceye Amerikan efsanelerinde de rastlanması oldukça ilginçtir.” (Sayfa: 17-24)

Dünyanın her yanındaki Mistik Kardeşlikler, yerin kilometrelerce altındaki psişik bir uygarlıkla Tibet’teki üstatlar arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürerler. “İçi boş dünya” kuramının taraftarları, uçan dairelerin aslında yeryüzünü gözetlemek için dünyanın içinden geldiklerini ve kutuplardaki delikleri giriş ve çıkış kapıları olarak kullandıklarını söylerler. Ezoterik öğretiler, Agarta’nın hakimine “Dünya’nın Kralı” payesini verir, yardımcıları olan iki rahip-kralla insanlığın geleceğini planladığına inanırlar. Dünya Kralının sembolü, Hitler tarafından çarpıtılarak kullanılmış olan gamalı haçtır.

K.B.L. ya da Şambala’daki tahtında oturan Üç Dünyanın Efendisi’nin adı Lusifer ya da Odin’dir. Prensipleri Vedalarda ve Tibet’in Ölüler Kitabında belirlenen K.B.L. güçleri, sayıları en fazla olan sarı ırkı, en yetenekli sarışın kuzey ırklarıyla kaynaştırarak kötülük güçlerine karşı sinarşik yapıda birleşik bir mücadele yürütecektir. K.B.L. güçleri majik karakterdedir ve dünyanın dört ana tradisyonundan ortaya çıkmıştır. Bunlar Tibet, Hint, Mısır ve Cermen tradisyonlarıdır ki, hepsi de Şambala ya da yer altı Masonluğu (Free Masonary) olan beşinci tradisyon üzerinde kutuplandırılmışlardır. Dünya üzerindeki temsilci ise Vril’in Büyük Locası’dır.


Robert Charroux, bu mezhebin inisiyatik iddialarıyla, hele politikasıyla hiçbir şekilde mutabık değildir. Vril’in Büyük Locası gerçekliği şüpheli dokümanlara güvenmekte ve Charroux’un düşüncelerine temelde aykırı düşen fikirler öne sürmektedir. Adının baş harfleri K.R.T.K.M. olan Üç Dünyanın Efendisi, Şambala’da Tohun-Yung kozmik sinarşisini ya da Direkt Orta Yolu oluşturan bir yeşil adamlar maj topluluğuna hükmetmektedir. Venüslü ataların neslinden gelen bu maj topluluğu Zerdüştle Hz. Muhammed’in halefi olduklarını iddia ederler. Görevleri ‘Kara Taşın Ayini’ni yeniden canlandırmaktır. Locaya göre: “Gelecek Buda batıdan ve kuzeyden çıkacak, parmağında Cengiz Han’ın metal yüzüğünü taşıyan bu kişi Hinduların Kalki-Avatar’ı ya da Kundalini Avatar’ı olacaktır. Gelişi, Altın Çağın geri dönüşünü belirleyecektir. Mu veya Tao ülkesinin yeniden canlanışı ve Aydınlık Irkın ortaya çıkışından önce gelecektir. Bu olay hem Demir Çağı’nın sonu, hem de jotün ile iblislerin dünyanın hükümet merkezlerinden dışarı atılması ve Atlantis’in karanlığından miras kalan yüz bin yıllık kötü karmanın temizlenmesi demektir.”

Vril’in Büyük Locası, adına Vrilya denen kozmik bir gücün peşindedir. Bu gücü eline geçiren deprem ve yanardağ patlamaları yaratabilecek, hatta sönmüş yanardağları bile etkin hale getirebilecektir. İnsanlar her zaman dünyanın efendisi olmayı ve tüm uluslara hükmetmeyi istemişlerdir. Dünyayı yok etme gücünü ele geçirmeyi düşünmek tuhaf bir şey! Bu tür düşünceleri beyaz majiden sayabilir miyiz? Elbette hayır. İnsanın bu düşünceler ve görüşler labirentinde yolunu bulması zor olduğu gibi, sarı adamlar kitlesince oynanacak rolün ne olduğunu kestirmesi de kolay değil! Ossendowsky’nin Agarta’sıyla, Vril’in Büyük Locasının Şambalası aynı şey midir, yoksa birbirinin karşıtı olan farklı mabetler midir? Büyük bir olasılıkla ikinci şık daha doğru görünüyor! (Sayfa: 35-39)

İnisiyasyon tek bir üstadın ayrıcalığı değildir. Rozkruva (Gül -Haç) Derneğince yayımlanan bilgiye göre tüm üstatlar, üstatların üstadı Maha tarafından yönetilen merkezi Yüksek İnisiyeler Örgütünce denetlenir. Maha’nın, Paris, Kahire, Bombay, Pondicherry ve Meru Dağı ile Asgard gizli mabetlerinde çalışan tüm inisiyelerin en büyüğü olduğuna inanılmaktadır. Fransa’da en ünlüleri Rozkruva olmak üzere muhtelif inisiyasyon merkezleri kurulmuştur. 15. yüzyıldan beri (aslında insanlığın var oluşundan beri) Büyük Atalarımızın sırlarını nakleden Rozkruva üyeleri Bilinmeyen Üstatların en yüksek meclisini oluştururlar. Fransız Rozkruva’sının başı Raymond Bernard, Avrupa’da en yüksek elçi ve Fransızca konuşulan tüm ülkelerde Büyük Üstat’tır. Onun üstünde Rozkruva’nın Başkanı Dr. Ralp Lewis vardır. Hatta başkanın da üstünde başlarındaki Maha ile birlikte Bilinmeyen Varlıklar yer alır. (Sayfa: 42)

Dipnot : “Ve gökte ve yer üzerinde ve YER ALTINDA kimse kitabı açamıyor ve ona bakamıyordu” Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna’nın Vahyi Bap 5/3. Acaba İncil’deki bu yer altındakiler kelimesi Agartalıları mı ima ediyor? (Derleyen)


AGARTA - Mahatmalar Misyonu (2.Kitap)

 

Kayıp ülke: AGARTA

 
Kayıp ülke: AGARTA
 
    TÜNELLER AĞI

Agarta İmparatorluğu’nun birbirine tünellerle bağlı yeraltı şehirlerinden oluştuğu ve bu tünellerde, uzay araçlarına benzeyen taşıtlarla dünyanın her köşesine gidilebildiği öne sürülürdü. Agarta Ülkesi, şimdiye kadar yeryüzünden gelip geçmiş uygarlıkların tüm evrim aşamalarının en ince ayrıntısına kadar kaydolup saklandığı milyonlarca kitaptan oluşan kozmik kütüphanesiyle aslında kozmik bir üniversitedir. Söz konusu kitapların birçoğu hologram tekniğiyle renkli olarak basılmıştır..

1920′ lerde, Gürcistanlı medyum R.C. Andersen ihtiyar bir keşişle çıktığı gezi sırasında, Agarta ülkesi üzerine Budist inancını soruşturur. Bir Tibet Manastırı’ nda hayvan derisi ile kaplı eski bir kitaba rastlar. Bu kitapta, yüksek bir dağın üzerinde uçan, yumurta biçiminde bir aracın, bir Agarta taşıtının resmini görür. Ayrıca, Tibet’ in Spiritüel Lideri Dalai Lama’ nın Dünya’nın Kralı ile temasta olduğu söylentisini işitir. Efsanelere göre, Agarta halkının iki dili vardır. Agartalılar muazzam güçlere sahiptir: Okyanusları kurutabilir, ağaçları hızla büyütebilir, ölüleri diriltebilirler. Söylendiğine göre, yüksek dağlarda fiziksel kanıtlar bırakmıştır : Karda acaip ayak izleri, Agarta dilinde tabletler ile yazılar ve içinde Agartalılar’ın gezdikleri taşıtların tekerlek izleri.

İşte, Bu yeraltı üniversitesinin Agarta Yüksek Hiyerarşisi dışındaki asıl öğrencileri, dünya dışından gelen ve insanlığa bilinen ya da bilinmeyen kimliklerle rehberlik eden Öğretmenlerdir. Bu kozmik bilim merkezi, Yüksek İlahi Hiyerarşinin varlıkları Hz. Muhammed ve Hz.İsa gibi insanlık Öğretmenleri tarafından da şereflendirilmiştir. Onlar ilahi görevleri için gerekli etütleri burada yapmışlardır.

Dünya Yönetici Rab Mekanizma’sına dünya üzerindeki bir görev merkezi olarak hizmet eden Agarta Işık Ülkesi, bir ışık ve rahmet odağı olarak Rabbin dünyadaki ilahi Eli’dir. Bu ilahi El’in kudret alanı içinde dünyanın tüm ülkeleri ve insanlığın tümü bulunmaktadır. Bin yıllar boyunca insanlık ve onun yöneticileri, bu ilahi merkezin rahmet ya da gazabını üzerlerine çekmişlerdir. Özellikle ülkemizin halk düşmanı politikacıları bilsinler ki, Agarta’nın kudretli Eli karanlığın uşaklarının saltanatını yıkacak amansız yıldırımlarını savurmak üzeredir! Ve zaman yaklaşıyor! Haluk Egemen Sarıkaya (Sayfa: 7)


BİR DAĞ İÇİNDE

Adım adım izleri
Bu alemden içeri
On sekiz bin alemi
Gördüm bir dağ içinde

Bir döşek döşemişler
Nur ile bezemişler
Dedim bu kimin ola
Sordum bir dağ içinde

Yetmiş bin hicap geçtim
Gizli perdeler açtım
Ben dost ile birleştim
Buldum bir dağ içinde

Deprenmedim yerimden
Ayrılmadım pirimden
Aşktan bir kadeh aldım
İçtim bir dağ içinde

Gökler gibi gürledim
Yerler gibi inledim
Çaylar gibi çağladım
Aktım bir dağ içinde

Yunus eydür gezerim
Dost iledir bazarım
Ol Allah'ın didarın
Gördüm bir dağ içinde

YUNUS EMRE


Dipnot: Yunus’un sözünü ettiği bu dağ sakın Himalayalar olmasın? Dağ içindeki dost da kim? Yunus’un yüzünü gördüğü Allah Dostu bir Agarta'lı olmasın yoksa o dağın içinde mi gizleniyor? (Derleyen)

Bir Afgan Prensinin Yüksek Okült Yönetimin emriyle Paris’e gelerek Saint-Yves d’Alveydre ile görüştüğü söylenir. Asya’nın inisiyatik sırlarını bu prensten öğrenen d’Alveydre, “Hint Misyonu” adlı kitabını yazarak Agarta’ya ilişkin kimsenin bilmediği sırları açığa vurur. Ancak bir gaf yaptığını anlayan yazar, baskıdan çıkar çıkmaz kitabını imha etmeye karar verir. Fakat birkaç nüsha imhadan kurtulup elden ele dolaşmaya başlar. Yazarın ölümünden sonra yeniden yayımlanan Hint Misyonu okültistleri derinden etkilemiş ve birçok insan Agarta’nın yerini tespit etmek için kitapta sözü edilen yerlere gitmiş, bazıları da oradaki yüksek varlıklarla görüştüklerini söylemişlerdir.

Kayıp ülke: AGARTA

İddialara göre, Hz. Nuh gerçekte bir Atlantisli idi ve Atlantis sulara gömülmeden önce kurtarılmaya değer bir grup insanı bu felaketten kurtarmıştı.

Kayıp ülke: AGARTA

 

Amerika kıtasında ortaya çıkan Agartalıların en önemlilerinden birisi de Maya, Aztek ve genel olarak Kuzey ve Güney Amerika’daki yerlilerin en büyük efsanevi önderi Quetzalcoatl’dır.

Kayıp ülke: AGARTA

Mısır inançlarındaki Osiris başka bir yeraltı tanrısıdır. Bazı araştırmacılar da, Yunan mitolojisinde geçen tanrıların Atlantisli yöneticiler olduğunu ileri sürer..

Saint-Yves d’Alveydre asıl tradisyonu koruduğu kitabında, ‘Dünyanın Merkezi’ ezoterik yaklaşımını yeniden ele alır. Ona göre dünya yer altı sistemlerinin merkezi Agarta, Asya’nın göbeğinde uçsuz bucaksız bir yer altı sitesidir. Milyonlarca Dwijas (iki kere doğanlar) ve Yogis (Tanrı’da birleşenler) Agarta İnisiyatik Hiyerarşi’sinin en dış çemberini oluştururlar. Onların üstünde 5 bin Pundit (bilgin) yer alır. Gizemli merkeze en yakın çemberde ise, Yüksek İnisiyasyonu temsil eden 12 kişi bulunur. Daha sonra Brahatmah, evrensel ruh temsilcisi Mahatmah ve kozmosun tüm maddi organizasyonunu temsil eden Mahanga yer alır.

Hint Misyonu adlı kitabın tanıtımını yapan Jacques Weisse, kitapta sözü edilen Avrupa Misyonu’nun amacının Hz. İsa’nın sevgi dinini Asya’ya götürmek olduğunu belirterek, buna karşılık doğu bilgeliğinin de Avrupa’ya taşınması gerektiğine işaret eder. Weisse şöyle yazar: “Bu durumda beyaz ırkın misyonu hiç de bilimi Asya’ya taşımak değildir. Gerçek bunun tersidir, doğu bilgeliği Avrupa’ya, sevgi dini ise doğuya taşınmalıdır. Bizim maddeci bilimimizin gürültücü ve rahatsız edici icraatı, doğu inisiyatik merkezlerinin biliminin icraatıyla kıyas bile edilemez. Batı’nın peşinde koştuğu tüm sonuçları, görünen ve görünmeyen yasalara uyum sağlayarak ve daha ustaca yöntemlerle Asyalılar zaten elde etmişlerdir. O halde şimdiye dek Asyalı bu bilgeler bilgilerini niçin bize vermediler? Çünkü biz bu bilgileri politik hırslarımızın güdümündeki uyumsuz amaçlar için kullanacaktık da ondan! Buna rağmen gerçeğin artık kuyudan çıkarılması gereken zaman yaklaşıyor! İncil’deki şu söz buna işaret etmektedir, “Aydınlığa çıkarılmayacak ve bilinmeyecek gizli hiçbir şey yoktur.”

“İşte bu yüzden 1875’den beri, yani balık burcu çağının bitiminden 25 yıl önce Asyalı inisiyeler varlıklarını vakur bir şekilde yavaş yavaş duyurmaya başladılar. Madam Blavatsky, çağdaş bilgelik üstatlarının varlığından bahseden kitapları ilk yazan kişilerden biriydi. Saint- Yves d’Alveydre, Asya’nın büyük inisiyatik üniversitesi Agarta ve lideri Brahatmah hakkında ilk aydınlatıcı bilgileri verdi. Brahatmah, evrensel ruhani lider ya da çağdaş dünyanın Büyük Eğiticisi’dir.”

Saint-Yves’e göre, Agarta uygarlığında yer alan Paradesa Üniversitesi dünyanın en eski üniversitesidir. Paradesa’nın yüksek rahipleri bilimlerini insanlığa kapalı tuttular, çünkü bilimlerinin bizimkiler gibi tanrı tanımazlığa, kötülüğe ve anarşiye karşı silahlı ve tepkisel bir hale dönüşmesini istemiyorlardı. Nüfusu 20 milyona ulaşan Agarta’da adliyeler, cezalar ve tutuklular yoktur. Güvenlik görevleri aileler tarafından yerine getirilir, suçlular ıslah edilmek için inisiyelere teslim edilir. Orada sefalet, fahişelik, ayyaşlık, bencillik ve yıkıcı zihniyete yer yoktur. 55.700 yıldan bu yana tüm sanat ve bilimleri içeren kütüphanelere ilahiliğe saygısı olmayanlar giremezler. Kütüphaneler Agarta’nın derinliklerinde yer alır ve gerçek üniversite arşivleri binlerce kilometre boyunca uzanır. Müritlerin eğitimi Ram devrinden beri değişmemiştir. Her öğrenci ilk basamaktan son basamağa kadar ilerlemek zorundadır. Musa, Orfe, Fisagor, Solon, Zerdüşt, Krişna, Daniel hepsi böyle yapmıştır. Kullandıkları evrensel dilin adı Vattan’dır. Agarta ölümün sırlarına bile nüfuz etmiştir. Görünmez krallıklarla bağlantı, uykunun yasaları, spiritüel gelişime elverişli beslenme rejimi, bedeni bırakarak seyahat etme, hepsi de Agarta’da bilinmekteydi.

Agarta’daki temizlik işlerini başlangıçta ilkel kabileler yapardı. Bunlar çoğunluklarına güvenerek isyan çıkarıp Agarta’yı ele geçirmeye kalktılar, hepsi de Agarta’dan kovuldu. Kovulanlar arasında yer alan Sivaistler kabilesi daha sonra insan kurban etme törenleriyle Hindistan’ı kana buladı. Kovulan bir diğer kabile de çingenelerdi. Onlar şimdi Avrupa’da, Agarta’da edindikleri bilgi kırıntılarını yayarak dolaşıp durmakta, batıl inançlarla karışık yöntemlerini sürdürmektedirler! Hint fakirleri de kovulanlardandı, onlar da Agarta’nın eski öğrencileriydiler. Şimdi ezoterik öğretinin birkaç kırıntısını Hint köylerinde yayıp dururlar. Kovulanlar, ancak sinarşi dünyaya egemen olduğu zaman vatanlarına geri dönebilecekler.

Hiçbir öğrenci Agarta’da tuttuğu orijinal notları dışarı çıkaramaz, öğrenilen her şeyin hafızada tutulması gerekir. Bir gezintiden dönen Sakya Muni (Buda), notlarını tuttuğu defteri bulamayınca feryat etti. Brahatmah’ın bulunduğu tapınağa koştuysa da kapılar yüzüne kapandı. Yönetim, Buda’nın gizli niyetini öğrenerek tedbir almış ve notlara el koymuştu. Budizmin kurucusunun acele Agarta’yı terk etmesi ve aklında kalanları müritlerine aktarması gerekiyordu, bildiklerini unutmamak için kenti hemen terk etti. 1848 yılında ruhani liderliğe geçen Brahatmah, işlevini yerine getirmeye 1886’da başladı. Hindistan’ın İngilizler tarafından işgal edilmesine Yukardan izin verilmiş bir deneyim gibi bakıyor, özgürlüğe kavuşma anının kesin tarihini de biliyordu! (Sayfa: 9-18)

Moğolistan’da, Polonyalı bilgin Ossendowsky’ye Moğol Prensi Chultun Beyli ve yanındaki Lama şunları anlatmışlardı: “Agarta’da 16 ayaklı ve tek gözü kaplumbağalar, çok lezzetli kocaman yılanlar, denizden balık tutan dişli kuşlar vardır. Dünya’nın Kralı’nın çevresinde iki milyon tanrı bulunur. Onlar okyanusları kurutacak, bitkileri hemen yeşertecek, ölüleri diriltecek güçlere sahiptirler. Dünya’nın Kralı tıpkı benim sizinle görüştüğüm gibi Tanrı ile görüşebilir. Büyük rahipler genç müritleri hipnotize edip onların bedenlerini kullanarak evrenin her yerinden bilgi toplarlar.

“Dünya’nın Kralı bazen selefinin sandukasının bulunduğu mabede gider. O içeri girer girmez duvarda ateşten çizgiler oluşur, sandukadan alevler çıkar. Duvardaki ateşten çizgiler daha sonra Vattan alfabesine dönüşür. Tanrı’nın istek ve emirleri Dünya Kralına iletilir. Kral o anda dünyayı yöneten liderlerin zihinleriyle temastadır. Liderlerin niyetleri Tanrının emirlerine uygunsa Kral bunların yerine getirilmesini sağlar, değilse engeller. Kral büyük kurultayı toplar ve kararlar alır, sonra büyük mabede giderek dua eder. Alevler arasından Tanrı’nın yüzü belirir ve Kral alınan kararları ona iletir, sonra da Tanrının emirlerini alır.

Kayıp ülke: AGARTA

Yine, inanışa göre, Atlantislilerin çıkardığı ‘nükleer savaş’ sonucu meydana gelen tufan felaketinden kurtulan bu grup, önce Brezilya’nın yüksek platolarına gelmişler daha sonra da radyasyondan korunmak için, yüzeyle bağlantılı tünelleri olan yeraltı şehirlerine yerleşmişlerdi. Mayala ise, bu ırkın yeryüzünde kalan son temsilcileri idi..

Kayıp ülke: AGARTA

Agarta’daki halk, “Dünya kralı”nın başkanlığında bir hükümet tarafından yönetilmekteydi.

“Dünya Kralı beş kez halka görünmüştür. Beyaz cübbeye sarınmış halde, saltanat arabasından üstünde kuzu figürü bulunan altın bir küreyle halkı kutsamıştır. Başını çevirdiği yerdeki körler görmüş, sağırlar işitmiş, kötürümler yürümüş ve ölüler mezarlarından ayağa kalkmışlardır!
“Oletler ve Kalmuklar Agarta’ya girip büyü ve kehanet sanatını öğrendiler. Çingeneler birkaç yüzyıl Agarta’da yaşadılar ve falcılıkta çok ileri gittiler. Her yüz yılda bir 100 Çinli bilgin deniz kıyısında bir yerde toplanır. Derinlerden yüz ölümsüz kaplumbağa çıkar, Çinliler bunların bağası üzerine yüzyılın ilahi biliminin hükümlerini kaydederler. Tibetli bir şef Agarta’ya girecek kapıyı buldu. Mağaradan yakışıklı bir adam çıkıp ona esrarengiz işaretleri olan altın bir levhacık verdi ve “İyilerin kötülerle savaşacağı zaman geldiğinde Dünya Kralı insanlara görünecektir, ama henüz vakit gelmedi” dedi.

“1890 yılında bir manastırda konuşan Dünya’nın Kralı bir kehanette bulunarak şöyle dedi:
“İnsanlar giderek ruhlarını unutup bedenleriyle meşgul olacaklar. Büyük ve küçük kralların taçları düşecek. Uluslar arasında korkunç bir savaş olacak. Açlık, hastalık ve cinayetler dünyayı kasıp kavuracak. Tanrının düşmanları ortaya çıkacak, yer sarsılacak, büyük göçler olacak. On bin kişiden sadece biri ayakta kalacak, o da kuduz kurt gibi uluyacak, leşleri kemirecek ve Tanrı’ya isyan edecek. Dünyayı karanlık ve ölüm kaplayacak. O zaman gönderilecek bir halk, zararlı otları koparıp atacak ve insanlık ülküsüne sadık kalanları kötülüğe karşı savaşa götürecek. Bunlar, milletlerin ölümüyle temizlenmiş dünyada yeni bir hayat kuracaklar. Yüzüncü yılda yalnız üç büyük devlet ortaya çıkacak ve 71 yıl mutlu bir hayat sürecekler. Ondan sonra 18 yıl savaş ve tahribat devam edecek . O zaman Agarta halkı yer altı mağaralarından çıkıp dünyada görünecek!” (Sayfa: 22-29)


AGARTA (3.Kitap)




Kızılderililer ve Yeraltı Mağaraları :
Efsanelerden anlaşıldığına göre Kızılderililer, Doğu Amerika deniz yatağını -kıta şelf sahası haritaları burada muazzam bir batık gösterirler – parçalayan kozmik bombardımandan kaçarak yerin derinlikIerindeki mağaralara sığınıp kurtulanların neslinden geliyor olabilirler.

William de Newburgh, 12′ nci yüzyılda “Historia Anglicana” adlı yapıtında, İngiltere’ nin Bury St. Edmunds yöresi yakınındaki Wolfpittes’ de yerin içinden yeşil bedenli, olağandışı renk ve malzemeden oluşmuş elbiseler giyinmiş bir oglan ile bir kızın çıktığından bahseder. Çocuklar, St. Martin’ in Ülkesi’ nden geldiklerini Söylüyorlardı. Anlaşıldığına göre, Güneş’ in hiç aydınlatmadığı, alacakaranlık bir yeraltı dünyasından gelmişlerdi. Burası Agarta mıydı? 1965 gibi yakın bir tarihte çevrelerince iyi tanınan iki kişi. Finlandiya’ nın Luumaki yöresindeki bir ormanda küçük, yeşil renkte bir adam gördüler. “Insana benzer varlıklar” ın (“humanoids”), Yunanlılar ve Romalılar’ ca Satirler (Satyrs) diye bilinen gizli bir yeşil ırka mensup olup olmadıkları düşüncesi gerçekten ilginçtir.

Rene Guenon, “Dünya’nın Kralı” adlı eserinde şöyle yazar: “Doğal bir afetten kurtulan spiritüel üstatlar Himalayaların altındaki mağara sistemlerini sığınak edindiler, bir süre sonra da ikiye ayrıldılar. Dünya’ya karışmayıp seyirci kalma yolunu seçenler Agarta’ya yerleşip “Sağ El Yolu”nu oluşturdular. Şiddet ve zoru seçenlerse Şambala’ya yerleşip “Sol El Yolu”nu oluşturdular.” İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Kut Humi Lai Sing- Kwang Hsih adında yüksek dereceden bir inisiye Agarta hakkında şöyle diyordu: “Agarta’ya katılmak, üye olmak mümkün değildir. Oraya atanılmaz veya görev için seçilinmez. Tüm yetki sadece Agartalı’ya aittir. O mevkiye ilahi atamayla gelinir, uygulama süreci ise ezoterik inisiyasyondur. Agarta, kalabalık yerleşimlerden ve tedirgin edici densizliklerden uzak yerlerde kurul ya da ‘Durultay’ halinde zaman zaman toplanır. Kararlar her zaman oybirliğiyle alınır ve bu topluluğun majik kudreti, yüksek bilgeliği sayesinde direkt uygulanır.”

1972 yılında Fransız Radyo -Televizyonu kameralarının önünde bir açıklama yapan ve kendisinin tarihteki efsanevi Saint-Germain Kontu olduğunu söyleyen Richard Chanfrey, Pascal Seuran’a Agarta konusunda şunları söylüyordu: “Agarta, Hermes’in 22 arkanı (gizem) ve kutsal alfabenin 22 harfi arasında mistik sıfırı temsil eder. Mistik sıfır bulunamaz olandır, o her şey ya da hiçbir şeydir, armonik bir ünite onsuz olamaz. Agarta’nın ilk sahanlığı yerin 2.400 metre altındadır. Sahanlığın giriş açıklığı, insanlar ve hayvanlar dışında dünyadaki çeşitli üslerden gelecek taşıtların da geçebileceği büyüklüktedir. Volkanik yapıdaki doğal kanallar yerin kalbine inmektedir. Agarta’nın ilk salonu 800 m. uzunluğunda, 420 m. genişliğinde ve 110 m. yüksekliğindedir, bu içi oyuk bir piramittir. Salondan çıkan kanallar yer altı alemine doğru uzayıp giderler. Agarta sakinlerinin çoğunluğu oralara asla gitmezler, çünkü atmosfer uygun değildir, bölgede müthiş bir sıcaklık hüküm sürer. Orada görev yapan inisiyeler özel olarak yapılmış uçan daireler kullanırlar.”

Genel olarak bilindiği kadarıyla Agarta; “Şamballa” (Shambhala), “Dünyanın Kalbi”“Yüce Ülke”“Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur.

Fransız Rozkruvalarının lideri Raymond Bernard, kendini yüce meclisin lideri olarak tanıtan Maha adlı bir varlığın yaptığı açıklamaları şöyle aktarıyor: “Maha’ya göre Agarta’daki yüce meclis ölümsüz, ama üyeleri ölümlüdür. Yüce meclis, dünyanın evrimde ulaşacağı en son noktayı bilmektedir. Olayları hızlandırmak ya da geciktirmek onların gücü dahilindedir. Halkların sindirme kapasitesine göre uygarlığın dinsel, bilimsel, sanatsal ve felsefi evrimine hizmet edecek şeyleri analiz eder, ölçüp biçer, dozunu ayarlar ve süzerler. Sayılarının 12 olması, insan evriminin geçirdiği 12 devreyi ve zodyak’ın 12 burcunu sembolize eder. Bu devreler yaklaşık olarak 24 bin yılı kapsarlar. 12 devrelik periyodun bitiminden sonra kolektif bir bireysel yargı süreci başlar ve ardından yine 12 devreden oluşan yeni bir periyot gelir. Yüce meclisin üstünde ise Görünmeyen Muktedirler yer almaktadır.” (Sayfa: 10-22)

Kapadokya’da doğan Tyanalı Apollonius Tibet’e giderek Agarta Kralıyla görüşmüş ve orada birkaç ay kalmıştır. Apollonius’un hayatını kaleme alan Philostratus bu seyahat hakkında şunları yazıyor: “Apollonius ve Suriyeli arkadaşı Damis, Agarta’da kendilerini şaşkına çeviren şeyler gördüler. Agarta halkı güneş enerjisini faydalı hale getirebiliyordu. Pantarbe denen taşlar öylesine ışık yayıyorlardı ki, gece gündüze dönüyordu. Bilgeler kendilerini bir metre yüksekte asılı halde tutabiliyor, hatta uçuyorlardı. Apollonius, bir seremoni esnasında ellerindeki değnekleri yere vuran bilgelerin havada uçtuklarını görmüştü. Bu insanlar dünyanın tüm zenginliklerine sahip olacak güçteydiler, ama hiçbir şeye sahip değildiler. Veda zamanı geldiğinde çok etkilenen Apollonius şöyle demişti: ‘Buraya kara yolu ile geldim, ama siz bana bilgeliğinizle göğün yolunu da gösterdiniz. Öğrendiklerimin hepsini Greklere götüreceğim ve sanki buradaymışım gibi sizlerle haberleşmeye devam edeceğim.’ Apollonius bu vedadan sonra Damis’le birlikte Agarta’yı terk etti.”

Apollonius Agarta’nın spiritüel üstatlarından iki misyon aldı. Belirli bazı yerlere mıknatıs veya tılsımlar gömecek ve Roma despotizmini sarsarak kölelik rejimini yumuşatacaktı. İtalya’ya vardığında Neron’u eleştirdiği için mahkemeye verildi. Savcı hazırladığı iddianame tomarını açtığında yazıların silinip yok olduğunu ve tomarın tamamen boşaldığını gördü, mahkeme bilgeyi serbest bırakmak zorunda kaldı. İmparator Domitian’ın despotizmine karşı çıktığı için tekrar mahkemeye verildi. Suçunu kabul etmesi şartıyla davadan vazgeçileceği kendisine söylendiğinde, bilge imparatorun karşısında durup pelerinini bedenine sararak şöyle dedi: “Bedenimi hapsedebilirsiniz ama ruhumu asla, hatta bedenime bile dokunamayacaksınız.” Daha sonra binlerce Romalının gözleri önünde bir ışık tufanı içinde gözden kayboldu. İsa’nın çağdaşı olan Apollonius, MS. 96’da Efes’te söylev verirken toprağa bakıp üç adım attı ve “Vurun despota, vurun” diye bağırdı, ardından şöyle dedi “Athene adına, işte tam şimdi despot katledildi.” Birkaç gün sonra Roma’dan gelen haberciler İmparatorun bir suikast sonucu öldürüldüğünü bildirdiler. (Sayfa: 35-38)

Peter Kolosimo’ya göre, Azerbaycan’daki dipsiz kuyuya inen bilginler Gürcistan ve Kafkaslar boyunca uzanan bir yer altı tünel şebekesi keşfettiler. Koridorlar yuvarlak alanlara ve salonlara bağlanıyordu. Bu tünel sistemi orta Amerika’daki tünel sistemlerinin tıpatıp benzeriydi. Amerika’daki tünel sistemlerini kullanan İnkalar tünellerin kimler tarafından yapıldığını bilmiyorlardı. Bu tür tüneller sadece Amerika ve Asya’yla sınırlı kalmıyor, dünyanın dört bir yanında bulunuyordu. Kaliforniya, Virginia, Havai Adaları, İsveç, Çekoslovakya, Balear Adaları ve Malta’da da tünel şebekelerine rastlanmaktadır. Hatta İberik yarımadasını Fas’a bağlayan bir tünelden bile söz edilmektedir. (Sayfa: 39 -42)

Yazar Andrew Thomas ‘Şambala’ adlı eserinde, değerli taşlarla aydınlatılmış görkemli mağaralarda Yılanlar Irkından Nagaların yaşadığını yazmaktadır. Göklerde uçma yeteneğine sahip bu varlıklar bilgelikleriyle ün yapmışlardır. Nagalar ve Naginiler çoğunlukla krallar, kraliçeler ve ermişler olmak üzere insan ırkından kişilerle evlenmişlerdir, ama spiritüel yönden gelişmemiş insanlarla ilişki kurmayı istemezler. Başkentleri Bhogawati’dir. Birçok Hindu ve Tibetli, Nagaların yüzlerce kilometre boyunca uzanan yer altı kentlerine girme ayrıcalığına sahip olmuştur. (Sayfa: 43)


LEVİTASYON -Yer Çekimini Yenen İnsanlar


Kasım 1968′ de çektiği fotoğraflar, içi boş olduğu sanılan dünyamızın derinliklerindeki muhteşem Agarta başkentine uzandığı söylenen ve Kuzey Kutbu’ nda yer alan bir deliğin varlığını açıkça göstermektedirler sanki. Sikloplar’ ın yeraltında şehirler tesis ettiklerine inanılır. Medyumların dediklerine göre Atlantisliler, Piramitler’ den, Tibet ve And Dağları’ ndan yerin aşağılarındaki kutsal merkezlere uzanan uzun tüneller inşa ettiler. 12,000 yıl önce Atlantis yok olduğunda, İnisiyeler buralara kaçmışlardı. Gezegenimizin içinden gelen Uzay Gemileri, Kutuplar’ daki deliklerden çıkarak dünyamızı gözlerler ve bazen de “Yeraltı Varlıkları” (Subterraneas), aramızda yaşamak üzere yeryüzüne çıkarlar. İnsanların, kadim kitaplarda sözü geçen o nükleer bombalardan sakınmak için kilometrelerce yeraltına kaçtıklarını düşünelim. Bu yüzyılın sonunda önce Doğu ile Batı arasında bir savaş çıkarsa, biz de onlara katılmak üzere aşağılara doğru kayıyor olacağız.

 

Arap tarihçisinin bu açıklamalarını okuyan büyük bilgin Einstein şunları söylemişti: “Bizim bilmediğimiz bazı sırları eskilerin bildiklerini kabul etmek zorundayız. 600 tonluk taş blokların üst yüzeylerinin konkavlaşmış olmaları dikkat çekici. Bu ancak muazzam bir çekim gücü veya emme kuvvetiyle yapılabilir.” (Sayfa: 12-13)

Hindistan’ın batısındaki Şivapur Köyü’nde, Müslüman sufi Ali Derviş’e ithaf edilmiş bir cami vardır. Bu caminin önündeki 55 kg. ağırlığındaki granit kaya 11 kişi parmağını dokunarak ‘Ali Derviş’ diye bağırdığında yerden 2 metre havaya yükselmekte, havada bir saniye kaldıktan sonra yere düşmektedir. 11 kişiden fazla veya az kişi dokunduğunda kaya yerinden kımıldamamaktadır. Ancak 41 kg gelen bir başka kayayı havalandırmak için 9 kişinin taşa temas etmesi yeterli olmaktadır. Ali Derviş’in adı açık seçik söylenmediği zaman kaya yine hareket etmemektedir! (Sayfa: 13)

Habeşistan’daki bir manastırda 2 metre boyundaki altın bir çubuk havada asılı durur. Çeşitli zamanlarda manastırı ziyaret eden kişiler bu olaya tanıklık etmişlerdir. 1700 yılında bir Fransız doktor baş rahipten izin alarak elini çubuğun dört bir yanından geçirmiş ve çubuğun hiçbir yerden destek almadığını görmüştü. Sonradan yazdığı mektuplardan birinde “Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttum. Böylesine akıllara durgunluk veren bir olayı neye yoracağımı bilemiyorum” demiştir. (Sayfa: 16)

Tibet’in başkenti Lassa’dan üç kilometre uzaklıkta yer alan Khaldan Manastırı inanılmaz bir mucizeye tanıklık etmektedir. Burası Tibet Lamaları ve Budistlerin kutsal saydıkları bir yerdir, her yıl binlerce kişi bu manastıra hacı olmak için gelir. Manastırın özelliği, 14. yüzyılda ölmüş Tsong Koba adlı bir Budist rahibin mumyalanmış cesedini muhafaza etmesidir. Ancak rahibin cesedi yerden 1,5 metre yüksekte havada asılı durmaktadır. Hiçbir dayanak noktası bulunmayan ceset, kelimenin tam anlamıyla bir mucize sergilemektedir! (Sayfa : 18)

Ünlü Fransız kaşifi Madam David-Neel, kuzey Tibet’te lastik top gibi havaya sıçrayan lamalar gördüğünü yazar. Söylediğine göre bu lamaların ayakları yere değer değmez havalanmaları bir oluyormuş. Tibetliler Madama bu tür lamaların karşısına aniden çıkmamasını, aksi takdirde meydana gelecek şok sonucunda ölümlerine sebep olabileceğini söylemişler. Madam başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: “Lastik top gibi sıçrayan lama inanılmaz bir hızla yol aldığından keşif heyetiyle onu at sırtında izlemeye karar verdik, yine de lamaya yetişemedik. Bu uyur gezer lamalar kendilerinden geçmiş olmakla birlikte tıpkı uyur gezerler gibi yürüdükleri yerlerin tamamen farkındadırlar. Ancak ani olarak uyandırıldıklarında şoka girip dengelerini yitirebilirler. Kimi lamalar uzun yıllar uçmaya alıştıklarından yürüme yeteneklerini yitirirler. Bazıları uçup gitmemek için ayaklarına ağırlıklar bağlayarak yapay bir yer çekimi oluşturur.”
(Sayfa: 33)

Medyum Home’un, birçok değişik kişi önünde gerçekleştirdiği yüzden fazla yerden yükselme olayı vardı. Çarpıcı bir olay da Lord Lindsay’in ve yanındaki iki kişinin tanık olduğu bir toplantıda gerçekleşmişti. Lord Lindsay, 1871 yılında yazdığı bir mektupta bu olayı şöyle anlatmıştı: “Odada Bay Home, Lord Adair ve kuzeniyle beraberdik. Seans sırasında Bay Home transa girip havalanarak pencereden dışarı uçtu, pencere dışında yüzdüğünü gördük. Bu uçuş birkaç dakika sürdü, sonra Bay Home ayakları önde olmak üzere uçarak pencereden içeri girdi ve yerine oturdu.” Lord Lindsay’in sözünü ettiği pencere yerden 23 metre yükseklikteydi. (Sayfa: 36-37)

Yaptığımız her şey beyin ve sinir dalgalarıyla idare edilmektedir. Hayatımızın her anında bu enerji ya da dalgalar beyinden organlara iletilir. Milyonlarca sinir dalgasını, büyük bir kentin kalabalığını boşaltan büyük caddelere benzetebiliriz. Bu elektrik ve çekim dalgaları olmaksızın sinir sistemi fonksiyonunu icra edemez, hayat ve düşünce durur. İşte bu yüzden insanoğlu başlı başına bir elektrik ve gravitasyon alanıdır. Yalnız beyin kısmı 20 Watt’lık enerji üretmektedir. Levitasyon, daima beyin ve sinir sisteminin olağanüstü duruma girdiği esrime halinde meydana gelir. Esrimenin ne olduğu bilimsel olarak bilinmemektedir. Dindar olmadığı halde esriyenler de vardır, onların da bazıları havalanabilir, fakat esriyen herkes havalanamaz. Azizlerden birçoğu hayatlarında hiç havalanmamışlardır. (Sayfa: 47-48)


Kayıp ülke: AGARTA

İNSANLIĞI KURTARAN VARLIKLAR

Tarihin birçok döneminde Agartalı üstün varlıklar yeryüzüne çıkarak, insan ırkına rehberlik etmişler ve onları savaşlardan, felaketlerden ve yok oluşlardan kurtarmışlardı.


Rahibe Teresa, bir ayin sırasında kutsal ekmeği alırken bir feryat kopararak havalandı. Ara sıra meydana gelen bu havalanma olayları alçakgönüllü rahibeyi çok rahatsız ediyordu. Bir keresinde havalanacağını hisseden rahibe demir bir kafese sarıldı ve havalanmamak için mücadele etmeye başladı. Bir yandan da “Rabbim, benim gibi önemsiz bir varlığı bu rahmetinizden yoksun bırakınız, benim gibi değersiz bir yaratığın kutsal bir kadın sanılmasına izin vermeyiniz” diye yalvarıyordu. Rahibe bir başka seferinde havalanmamak için bir hasıra yapışmış, ama hasırla birlikte havalanmıştı. Rahibelerden biri, Azize Teresa’nın yerden 50 cm yükseklikte yarım saat süreyle havada asılı kaldığına tanıklık etmişti. (Sayfa: 51-53)

İtalyan rahibi Copertinolu Ermiş Joseph ‘Uçan Rahip’ ünvanıyla anılırdı. Bir keresinde 10 işçinin 11 metre boyundaki bir haçı kaldıramadığını görmüş, 60 metre uçarak haçı kucaklayıp yerine dikmişti. Bir keresinde de kilisede İspanyol elçisinin gözleri önünde havalanmış, halkın üzerinden süzülerek mihraptaki bir heykelin yanına konmuştu. Bir başka sefer Papa VII Urban’ın gözü önünde havalanmış, bir amiralin karısı rahibi havada görünce bayılmıştı. Manastırdaki arkadaşları onun yemek servisi yapmasına izin vermiyor, çanak çömlekle havalanmasından çekiniyorlardı. Bu yüzden ‘Uçan Rahip’ dünyevi görevlerden muaf tutulmuştu, çünkü kutsal bir heykel görmesi havalanmasına yetiyordu. (Sayfa: 54-55)

USO-OINT - Denizaltı Uygarlığı


Kayıp ülke: AGARTA

Hint destanlarından “Ramayana”da, Rama’nın Agarta’dan uçan bir araçla geldiği anlatılır.

Kayıp ülke: AGARTA

Aynı şekilde İnka İmparatorluğu’nun kurucusu Manco Copac da uçan bir araçla geldiği söylenir.


1963’de Amerikan donanmasının yaptığı bir manevra sırasında 13 adet deniz aracı, denizin altında bir geminin akıl almaz bir hızla seyrettiğini rapor etti. Söylendiğine göre meçhul araç bu hızı 9 bin metre derinlikte bile sürdürebiliyordu. Olay Puerto Rico’nun güneydoğusunda meydana gelmişti. Bu yer Bermuda Şeytan Üçgeni’nin güney ucuna rastlamaktadır. Donanmaya ait gemiler dört gün süreyle bu esrarengiz gemiyi izlediler ama kesin bir sonuç alamadılar. Olay donanma kayıtlarına da geçti. (Sayfa: 9)

Aralarında ünlü medyum Uri Geller’in de bulunduğu Ambrogio Fogar başkanlığındaki 18 kişilik ekip, Bermuda Üçgeni’nin sırrını çözmek için bir araştırma gezisine çıkmıştı. Denizin derinliklerinde batık bir kent olduğu görüşündeydiler. Ambrogio Fogar gezi hakkında şunları anlatıyordu: “Denizin dibinde Atlantis’e ait bir duvar olduğu birçok kişi tarafından ileri sürülmüştü. Bimini Duvarı’nın üstünde dakikalarca araştırma yaptık. Bir ara Uri Geller bir takım insan sesleri duyduğunu söyledi. Uri bu seslerin esrarengiz bir enerjinin etkisiyle batık kentten geldiğini sanıyordu. Anlatması çok güç, ancak su altında bir uygarlığın gömülü olduğunu gösteren birçok işaret var. Yüzlerce metre derinlikte mavi delikler gördük. Ayrıca Kaptan Cousteau’nun da daha önce belirttiği gibi, içinde sarkıt ve dikitlerin bulunduğu mağaralar var. Bimini Duvarı pek çoklarına göre sırrı çözülemeyen esrarengiz bir olay, ama kesinlikle doğa tarafından oluşturulan bir şey değil. Duvar orada kumlara gömülü duruyor, 6-7 metre derinlikte olduğunu tahmin ediyoruz. Araştırmalarımıza katılan profesör, duvarın üstünden geçerken manyetometreden çok farklı sinyaller aldığını söyledi. Uçakla yaptığımız araştırmada, Miami sahilleri yakınında kare biçiminde bir şekil gördük, onun Bimini Duvarına benzeyen başka bir duvar olduğunu sanıyoruz. Duvarların doğanın bir şakası olduğunu iddia etmek çok gülünç, bence bütün sır bu duvarların ardında.” (Sayfa: 13-14)

29.3.1973 akşamı Carayaka yakınındaki La Salina’da yaşayan karı koca Silva’lar parlak bir cismin denize daldığını gördüler. Bayan Silva olayı yerel bir gazeteye şöyle anlatıyordu: “Fazla büyük olmayan ve kapsülü andıran mavi renkte iki uçan cisim gördüm. Parlak mavi renkteydiler ve çok yakınımdaydılar. Kıyıya yaklaştıklarında tıpkı güneş gibi parlıyorlardı. Bir tanesi aniden denize daldı ve sonra çıktı, diğeri de denize daldı, bir süre sonra o da çıkıp diğerinin yanına gitti.” (Sayfa: 22)

 

AGARTHA YERALTI UYUGARLIĞI'NIN YERYÜZÜ & TÜRKİYE İLE BAĞLANTILARI

Agarta’nın merkezi ve Agartalıların evi olarak yoğun söylencelerle dile getirilen coğrafi mekanların başında “Kuzey Kutbu” geliyor. Esasen Agarta’nın bir yer altı ve tünel uygarlığı olduğu en bilinen nokta.  Bu yüzden Agarta ismi duyulduğu günden bu yana, bu gizemli “uygarlığın” yeryüzüne açılan, kimine göre 7 kimine göre 4 kapısı hep aranıyor. Bu “adresler” konusunda çeşitli tevatürler olmakla beraber, şu ana kadar herhangi bir Agarta kapısı çalınmış değil.

Dünyamızın içinin boş olduğu ve ayaklarımızın altında harikulâde bir medeniyetin uzandığına dair iddialar mevcuttur. Bilim-Kurgu gibi görünen bu düşünce, cevaplanması güç tartışmalar ileri süren birçok zeki araştırmacı tarafından çok ciddiye alınmaktadır. Essa-3 uydusunun 6 Ocak 1967 tarihinde ve Essa-7′ nin de 23

DAVUD yıldızının kökeni

 

MU kraliyet arması

 

Tanrı RA yı sembolize eden bir çizim

Gamalıhaç olarak tanınan AGARTA ŞAMBALA sembolü (hitler de bu sembolü kullanmıştır fakat onun zannettiği gibi, şeytani değil, aslında ilahi bir sistemi, göksel bir sistemin sembolüdür ve ilk olarak MU ve atlantis medeniyetleri tarafından kullanılmış, oradan da NAACAL tabletleri vasıtasıyla, yeraltına inerek AGARTHA kütüphanelerinde kayıtlı birer sembole dönüştürülmüştür..

Bir AGARTHA sembolü, 12.000 yıllık.

Bir fresk 50.000 yıllık

 

MU kıtası kapıları (kalıntıları pasifik okyanusunun altında, 15.000 yıllık)

Pasifik sularından çıkarılan bir heykel tam 25.000 yıllık.

Şimdi, biraz dikkat !!

MU haritası

Marmara denizi ile MU kıtası arasındaki garip benzerlik, fark ettiniz mi ??

MU, sembolik bir yer olduğundan Marmara denizi ile hiçbir ilgisi yoktur.  MU haritası ile bizlere MU’nun nerede battığı değil, nerede bulunduğu anlatılmakta olsa gerek. Bu yer bulunduğunda 70.000 yıl önce MU’da matematik ile geometrinin çoktan keşfedilmiş, dünyanın enlem ve boylamlarının hesaplanarak Kutsal dağın yamaçlarına kaybolmayacak bir şekilde kaydedilmiş olduğu görülecek, böylece İlahi Plan’ın bir halkası daha yerine oturtulmuş olacağından yeni bir dönem başlayacaktır. Bu dönem bazılarına göre “Kıyamet” bazılarına göre ise “Altın Çağın” başlangıç dönemi olacak, yani bu yeni dönemde insanlar tüm sırlara vakıf olacak, doğru ve yanlışlar ortaya çıkacaktır.  

   Kayıp kıta “MU”nun Marmara ile olan ilişkisini yaptıkları astral seyahatlerden bilen kahinler, dinlerin MU denilen yerde doğduğunu, yaratılışın bu kıtada başladığını, matematik geometri ve sembolizmin bu kıta da keşfedildiğini “İlk Kıble”nin ve daha birçok kayıp yerin yine bu kıtada olduğunu defalarca anlatmışlar ve hatta Marmara’yı ziyaret ederek “Dünyanın Merkezi” olarak adlandırılan yerdeki kutsal emanetleri aramışlar; bu gizemli yeri bulamayınca da, gelecekte Papalığın kalkacağını ya da yedi tepeli kente taşınacağını kehanetlerinde dile getirmişlerdir. Yedi tepeli kent, hem eski Roma’nın, hem İstanbul’un [Costantinepolis] sembolik dünyadaki adlarıdır. Bu yüzden bütün yollar (bilgiler) Roma’ya çıkar denilmiştir ve gerçekten de öyledir (Çünkü burada sözünü ettiğim Roma, İtalya'daki  Roma Değil, İskenderiye Kütüphanesi gibi yakılarak yok edildiği ileri sürülen Roma kentidir).

 Çünkü gerçeği araştıranlar hangi konuyla yola çıkarlarsa çıksınlar (din, mitoloji, efsane, destan, tarih vs. gibi), o yol onları sembolik dünyanın merkezindeki noktaya, yani İlk Kıble’ye götürmektedir. İlk Kıblenin sembolü, “ortasında nokta bulunan bir dairedir”. Daire dünya küresini, ortasındaki nokta ise dünyanın merkezini simgelemektedir. Bu amblem aynı zamanda sembolik dünyanın “Kuzey Kutbu”nu da simgelediğinden şöyle yorumlanmaktadır:

“Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü olarak kabul edilir. Zaman içinde bu nokta tek tanrı inancının simgesi olmuştur

(Necmettin Ersoy “Görünenden Görünmeyene sf. 75)

 “Geçmişte Ejderha takımyıldızının gökkürenin kutup noktasında yer aldığını biliyoruz. Yıldız mabetlerinde, Ejderha en üst seviyedeki veya yönetici takımyıldız olsa gerekti.”

(Bilim Araştırma Merkezi. Piramitler. Sf. 48,49)  

 Ejderhanın yedi anlamı vardır... Teslis’in ikinci şahsı, yani Oğul’dur; Sembolü de Ejderha takım yıldızıdır. Gökkubbede, değişmez olan Baba (yani Kutup, sabit bir nokta) ile değişken olan madde arasında yerleşik olan Ejderha, Kutuptan aldığı tesirleri maddeye aktarır. Ejderha’nın Yedi Yıldızı, İncil’in Vahiy bölümünde <Alfa ile Omega> nın elinde yer alan yedi yıldızdır. ‘Ejder’  deyimi, en dünyevi anlamıyla, Bilgelere atfen kullanılırdı. Poseidon bir Ejder’dir; İyi ve Mükemmel bir yılandır.” (Bilim Araştırma Merkezi. Piramitler. Sf. 48,49)    

 Yukarıda, Kuzey Kutbunun (İlk Kıble’nin) aynı zamanda Gök Kubbe olduğu, Baba’ın Yedi Yızdız’la (yedi kollu şamdan) birlikte değişmez bir biçimde Gök Kubbe’de yer aldığı, anlatılmaktadır. Çünkü, Kutsal dağdaki gök kürenin kutup noktasında hem Ejderha takımyıldızı, hem de Baba’nın kendisi yer almaktadır (serapis olarak). Aşağıdaki ayeti dikkatle okuyanlar anlatılanların sembolik dünyaya ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirler

 “Ve Allah dedi: Gündüzü geceden ayırmak için gök kubbesinde ışıklar olsun; ve alametler için, ve vakitler için, ve günler ve seneler için olsunlar; ve yer üzerine ışık vermek için gök kubbesinde ışıklar olarak bulunsunlar; ve böyle oldu. Ve Allah, daha büyük olan ışık gündüze hükmetmek için, ve küçüğünü geceye hükmetmek için, iki büyük ışık yaptı; yıldızları da yaptı. Ve yer üzerine ışık vermek, ve gündüze ve geceye hükmetmek, ve ışığı karanlıktan ayırmak için, Allah onları göklerin kubbesine koydu.” (Tekvin. Bap 1/14,-18.)

“O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum için ayetleri, geniş, geniş açıkladık.” (Kur’an)

Ayetlerde, sembolik dünyadaki siyah ve beyaz renklere, Alametlere,  yol gösterici yıldızlara, yani ilk örneklere (Kutsal Emanetler’e) dikkat çekilmekte, anlayan kimseler için bu ayetlerin çok açık olduğu anlatılmaktadır. Yandaki fotografta “Gök Kubbe,” Gök Kubbe’ye konan Işık ile siyah beyaz renklerin ne ifade ettiği açık olarak görülmekte, böylece ayetlerde anlatılanların doğru olduğu kanıtlanmaktadır.Çünkü fotografta görülen yer hem Gök Kubbe, hem de İlahi Plan şemasında Kuzey Kutbu olarak belirtilen yerdir. İşte bu yüzden “Ortasında bir nokta olan daire, MU uygarlığında tanrının gökten bakan gözü” olarak kabul edilmiştir. Sembolizm’i okuyamayanlar bu gerçeklere asla ulaşamazlar, yaptıkları tefsir ve yorumlar da yanlış olur.

Çünkü Sembolizm, herkese açık olmayan bir düşüncenin veya bir olayın resim, şekil veya sayılarla aktarılma şeklidir. Mutlu Payaslıoğlu’nun da belirtiği gibi, “Sembolizm, sırların evrensel dilidir. Gizleyerek açıklar, açıklayarak gizler.  Özellikle gizli tutulması gereken birçok ezoterik bilgi  sembollerle anlatılmış, yani doğrudan doğruya bir düşünce, bir bilgi izah  edilmemiş, üstü adeta örtülerek bohçalandıktan sonra aktarılmıştır.”  (Mutlu Payaslıoğlu, 1998)

Arkeologlar, Kapadokya’daki tüm yer altı kentlerinin, kilometrelerce uzanan dehliz ve tünellerle bağlantılı devasa bir yer altı şebekesinin düğüm noktaları olduğunu söylüyorlar. Acaba bu kentleri yerin altına kimler oymuştur? Bazılarına göre Hititler, bazılarına göreyse ilk Hıristiyanlar. Derinkuyu ve Kaymaklı’da görüldüğü gibi komple bir sistemin yaratılması son derece yüksek bir teknoloji gerektirir. Günümüz teknolojisiyle bile altından zor kalkılabilecek bir işi ne Hititlerin ne de Hıristiyanların başarması mümkündü. Kapadokya’ya yerleşen Hıristiyanlar bu kentleri kullanmış olabilirler, ama bu kentlerin orijinal mimarları oldukları anlamına gelmez. Melih Cevdet Anday yörede yaptığı bir röportajında şöyle diyor: “Konu gerçekten çok düşündürücüdür. Kasabada yer altı kentini yıldızlardan gelen bir takım yaratıkların yaptıkları söylentisi çok yaygın duruma gelmiştir. Acaba arada bir yine gökten inip bize görünmeden Kaymaklı yer altı kentine giriyor mu bu yaratıklar? Fakat neden orayı seçtiler? ” (Sayfa: 59-60)

Eğer yer altı kentleri ve tünelleri konusunda kapsamlı bir araştırma yapmayı göze alırsak bu soruların yanıtları da bulunabilir. Böyle bir araştırma, dünyanın her yanında yer altı geçitleriyle kentlerinden oluşan bir şebekenin varlığını ortaya koyacaktır. Birçok kadim ezoterik tradisyonun, özellikle de doğuya ait olanların ve günümüz güvenilir okültistlerinin belirttiklerine göre bu yer altı kentlerinde insan ırkının Ağabeyleri yaşamaktadır. Bütün bu yer altı koridorlarının, Himalayalar civarında yerleşen ve evrim yolunda insanlığa hizmet eden Ağabeylerimizin faaliyet gösterdikleri bir ana şebekeyle bağlantılı olduğu söylenmektedir. Merkezi Yönetici Hiyerarşi’nin fizik plandaki bu yer altı ışık devletine Agarta adı verilmiştir. Kısaca Agarta, Himalayaların altında Büyük İnisiyatörlerle Dünyanın Efendilerinin içinde yaşadıkları gizemli bir yer altı krallığıdır. Agarta’nın bir inisiyasyon merkezi olarak piramitlerinkine benzer bir işlev gördüğü anlaşılıyor. Himalayalar dışsal abideyi oluştururken, yer altı mekanını da dünyasal ve kozmik kirlenmeden uzak kalan krallık oluşturuyor. Agarta ülkesi hem Yüce İnisiyasyonlar ve Vazifeler Merkezidir, hem de milyonlarca kitabın korunduğu binlerce kilometre uzunluğundaki kozmik bir kütüphane ve eğitim kuruluşlarını da kapsayan bir Kozmik Üniversitedir! Bu kitaplar, kitabımızın önsözünü yazanın da (Haluk Egemen Sarıkaya) gördüğü gibi çok ileri seviyeden bir holografi, yani üç boyutlu fotoğrafçılık tekniğiyle basılmıştır. (Sayfa: 60-61)

Okültizmin önemli temsilcilerinden biri olan Madam Blavatsky, “Gizli Doktrin” adlı eserinde bu yer altı kütüphane ve kentleri konusunda şunları yazıyor: “Tüm büyük ve varlıklı Lamaserilerde, dağlarda kayalara oyulmuş yer altı odaları ve mağara kütüphaneleri vardır. Batı Tsaydam’ın ötesinde, Kuen-Len’in ıssız geçitlerinde bu türden bir takım gizlenme yerleri bulunur. Topraklarına şimdiye kadar hiçbir Avrupalının ayak basmadığı Altın Dağ üzerinde derin bir çukurun içinde kaybolmuş bir köy vardır. Burası ufak evler kümesidir, içindeki fakir görünüşlü mabedi gözetlemek için ihtiyar bir lama o civarda yaşar. Hacıların söylediğine göre, bu mabedin altındaki yer altı galeri ve hollerinde bulunan kitapların sayısı, British Museum’dakilerden daha fazladır. Aynı tradisyona göre, Türkistan’ın ortasında adeta bir sahra olan kurak Tamin topraklarının artık terkedilmiş bölgeleri eskiden görkemli kentlerle kaplıydı, şimdiyse yörenin ürkütücü ıssızlığını giderecek birkaç yeşil vahadan başka bir şey yok. Vaha çölün kumları altındaki büyük kentin mezarını halı gibi örtmekte ve sık sık Moğollarla Budistler tarafından ziyaret edilmektedir.Ayrıca tradisyonlar tabletlerin bulunduğu devasa yer altı barınaklarından da söz eder. Dünyanın içine gömülmüş bu yer altı depoları emniyettedir. Girişleri vahalarla gizlendiğinden herhangi birinin buraları keşfetmesinden korkulmaz. Söylediklerimizi özetleyelim: Gizli Doktrin, kadim ve tarih öncesi dünyanın her tarafa yayılmış diniydi. Bu dine ilişkin kanıtlar ve tarihe ilişkin gerçek kayıtlar komple bir dokümanlar dizisi olarak gizli yer altı kütüphanelerinde günümüze kadar mevcut olagelmiştir. O dokümanlar ki, tüm büyük ermişlerin öğretisi ve Okült Kardeşliğin gizli bilgisiydi.” (Sayfa: 61-62)

Agarta’yı kuran ve Agarta Hiyerarşisinin Yüksek Konseyini oluşturan Yüce Varlıkların yıldızlardan geldikleri söylenir. R. Drake “Gods and Spacemen Throught History” adlı eserinde bu konuda şunları yazmaktadır: “Tibet, azametli Himalayalardaki bu mistik ülke dünyanın psişik merkezi olarak saygı görürdü. Üstatlar gözlerden uzak manastırlardan diğer gezegenlerdeki Kozmik Efendilerle telepatik görüşmeler yaparlar, metafizik alemlerde iyilik ve kötülük güçleri insanlığın ruhu için çarpışırlardı. Hint-Tibet tradisyonları, yerin çok derinlerinde faaliyet gösteren, tüm kıtalarda gizli girişleri olan ve tüneller ağıyla ulaşılabilen Agarta Uygarlığından söz ederler. Yıldızlardan gelen uzaylı varlıklar tarafından kurulan bu yer altı uygarlığının tarihi bilindiği kadarıyla dünyamızın ilk günlerine dek uzanmaktadır. Burası, Uranüs’ün oğullarıyla Satürn arasında çıktığı sanılan uzay savaşından sonra Elohim ya da Siklopslara sığınaklık etmiş olabileceği gibi, bir zamanlar gezegenimizi tehdit etmiş kozmik afetten kurtulmak için kullanılmış da olabilir. Mu ve Atlantis’ten kaçan göçmenlerin yer altına sığındıkları söylenir. Dünyanın her yanındaki Mistik Kardeşlikler, yerin kilometrelerce altında bulunan psişik bir uygarlıkla Tibet’deki üstatlar arasında bir bağlantı olduğunu ileri sürerler. İçi boş dünya teorisi’nin taraftarları, uçan dairelerin aslında yeryüzündeki ülkeleri gözlemek için kutuplardaki deliklerden, yani dünyanın içinden çıktıklarını söylerler. Ezoterik öğretiler Agarta’nın hakimini “Dünyanın Kralı” unvanıyla anarlar. Dünyanın Kralının, Agarta’da yardımcıları olan iki Rahip-Kral ile insanlığın geleceğini planladığı söylenir. Sembolü, Hitler tarafından çarpıtılarak kullanılmış Gamalı Haç’tır.” (Sayfa: 62)

Tarihçi Heredot’un, Trakya’da yaşayan Getaeler’i inisiye eden ve Fisagor’un spiritüel üstadı olduğu söylenen Zalmoxis hakkında yazdıkları, yer altı dünyasına Trakya’dan da ulaşılabileceğini göstermesi bakımından ilginçtir. Herodot şöyle diyor: “ Zalmoxis Trakya’da geniş bir hol yaptırdı, buraya topladığı kişilere hem kendilerinin hem de gelecek kuşakların ölmeyecekleri bir yere gidip bolluk ve bereket içinde yaşayacaklarını söyledi. Yer altında inşa edilmiş bir evi vardı, oraya girip gözden kayboldu ve üç yıl süreyle orda kaldı. Herkes öldüğüne inanarak ağladı, ama dört yıl sonra tekrar ortaya çıktı, bu kerameti sayesinde herkesin kendine inanmasını sağladı.” Okült kaynaklara göre Zalmoxis’in indiği yer altındaki ev ışık uygarlığı Agarta’ydı. (Sayfa: 64-65)

Anadolu’nun sözlü geleneklerinin ve klasik tradisyonların belirttiğine göre Orta Doğuda Agarta yer altı dünyasına açılan üç giriş vardır. 1-Gize: Mısır 2-Elbruz Dağı: Kafkaslar ve 3-Troya: Batı Anadolu.

Bir dünya haritası üzerinde bu üç yeri birleştirecek bir üçgen çizildiğinde, kuzey kenarı tam Baba Burnu’nun üzerinden geçen bu üçgenin içerisinde kalan kara kütlesinin Anadolu olduğunu görürüz. Bu üç girişin açıldığı tünel şebekesinin bir yer altı geçit sistemiyle birbirine bağlanmış olması da büyük bir olasılıktır. Eğer öyleyse Anadolunun altında devasa bir dehliz şebekesi var demektir. Dahası, Agarta tünel sistemlerinin en önemli kavşak noktalarından biri olarak işlev yapıyor olmalıdır, şebekenin Kapadokya altında yoğunlaşması bu görüşü destekliyor. Öte yandan Anadolu’daki dehliz sisteminin geriye kalan kısmına ilişkin bazı belirtiler de var. Örneğin, Hititlerin başkenti olan ve Kapadokya’nın kuzeyinde yer alan Hattuşaş’ın altı tünellerle kaplıdır. (Sayfa: 65)

Anadolu’nun altında yer alan şebekeye ilişkin en önemli kanıt aşina olduğumuz bir yerden, kadim Commagene yöresinden gelmektedir. 1954 yılında Commagene bölgesinde kazı yapan arkeologlar, Nemrut Dağı’nın yakınında yer alan Eski Kahta Köyünün altında uzanan bir tünel keşfettiler. Tünelin girişi yazılı bir kayanın altında yer alıyor, kayanın üzerinde buranın Antiochos’un babasının son uykuya yatacağı kutsal yer olarak seçildiği belirtiliyordu. Şimdi, Nemrut Dağı’nın neden Commagene’nin kutsal dağı olduğunu ve Yüce Güçler tarafından neden amaçlarına hizmet etsin diye seçildiğini daha iyi anlayabiliriz. Commagene’nin altında bir tünel sisteminin varlığına bakarak Nemrut Dağı mabedinin kutsal yer ve yapıların prototipini, yani Agarta mabedini örnek aldığını söyleyebiliriz. Himalayalar ve Agarta, Nemrut Dağı ve altındaki keşfedilmemiş giz! Kutsal yer ve yapıların iç bölümlerinin çoğu kez bir kule ya da tepe noktasıyla belirlendiği söylenir. Bu özellik Nemrut Dağı’nın doruğundaki höyüğün varlığını bir başka açıdan açıklamış oluyor. Höyük bir iç odaya işaret eden bir uç noktası oluşturmaktadır, höyüğün sırrının bu iç mekanda bulunması çok olasıdır. Nemrut Dağı’nın yer altı odasına Commagene’nin tünelleri vasıtasıyla ulaşmak mümkün olsa gerek, ama sırrını gizleyen höyükte olduğu gibi dehlizlere de layık olmayan kişilerin girmesi imkansızdır! (Sayfa: 66-67)

Nemrut Dağı’nda esas alınan mabet prototipi Büyük Piramit için de geçerlidir. Acaba Troya kenti de bu tür kutsal yerlerin bir örneğini mi oluşturuyor? Hisarlık Tepe’de kurulmuş olan Troya birbiri üstüne inşa edilmiş dokuz ayrı kent tabakasından oluşuyordu. Böylece, çok katlı Troya kenti Hisarlık Tepe’nin üzerine kurulmuş bir piramit şeklinde tezahür etmektedir. Grek mitolojisinde Tanrıça Athene’nin yaptığı ve adına Palladium denilen sihirli bir heykelden söz edilir. Söylentiye göre Zeus bu heykeli göklerden aşağıya indirmiş ve kentin korunması amacıyla Troya’nın kraliyet soyunun geldiği Kral Dardanus’a hediye etmişti. Palladium Ate Tepesine, yani Hisarlık Tepesine yerleştirilmişti. Bu sihirli heykelin, Tanrıların himayesini kente iletebilme gibi bir özelliği vardı. Rene Guenon’un da dediği gibi, Palladium aslında spiritüel tesirleri zapteden bir anten olarak kullanılıyordu. Hisarlık Tepesinin üzerinde bir piramit gibi yükselen Troya ve onun uç noktasını oluşturan Palladiumla bir mabet kentin dış formu tamamlanmaktadır. Peki iç mabet, yani iç çekirdek hakkında bir bilgimiz yok mu acaba? Palladium efsanesinin geri kalan kısmına göre, Troya kralları Ate Tepesinde bu heykel için bir mabet inşa ettirmişlerdi. Kenti himayesiz bırakmak için bu heykeli çalan Grekler Troya savaşındaki galibiyeti garantiye aldılar. Bir rivayete göre Dardanus daima heykelin bir kopyasını teşhir ediyor ve orijinal Palladium’u mabedin iç mekanında saklıyordu. Dolayısıyla, Hisarlık Tepenin altında bu objenin saklandığı bir iç oda olması gerekir. Belki de bu iç oda yer altı geçitlerine açılmaktadır. Orijinal Palladium Troya’nın düşüşünden sonra Aeneas tarafından İtalya’ya götürülmüştü. Heykel Aeneas’a, yeni merkezi Roma’da kurma görevinde Yüce Güçlerin himayesini bahşetmişti. Unutmamalıyız ki aynı Aeneas yer altı dünyasına inmiş ve gizemli yer altı cenneti Elysium’u ziyaret etmişti. Acaba Elysium Agarta’nın bir yansıması mıydı? (Sayfa: 68-69)

Bir Efes efsanesi olan Yedi Uyurlar, Anadolu’nun mağara tradisyonlarıyla doğrudan ilişkilidir. İslam tradisyonunda Ashab-ül Kehf adıyla bilinen Yedi Uyurlar öyküsü, M.S. 250 yılı civarında imparator Decianus’un zulmünden kaçarak Kıtmir adlı köpekleriyle bir mağaraya sığınan yedi müminden bahseder.Yedi Uyurlar bu mağarada 200 yıl uyuduktan sonra Theodosius’un hükümdarlığı sırasında sapasağlam ortaya çıkmışlardır. Bu kişilerin 200 yıl süresince sağ kalışlarına ilişkin gizem, ancak ve ancak onların Agarta’nın yer altı dünyasına inmiş olduklarını varsaydığımız takdirde çözülebilir. Çünkü yüzyıllara varan bir ömür Agarta’daki hayatın doğal bir parçasıdır. (Sayfa: 69-70)

Zaman zaman ya Agarta’nın bazı üstatları ışık bedenleri vasıtasıyla dünyada ortaya çıkıp insanların arasına karışarak misyonlarını yürütür ya da Agarta inisiyeleri enkarnasyonlarının bir veya birkaçı sırasında insan evrimini hızlandırıcı çalışmalarda bulunurlar veya insanlığın evrim yolunda ilerlemiş bazı üyelerine belirli bir sebepten ötürü Agarta’yla temas etme izni verilir. Bu tür olayların tespit edilebilmiş olanları incelendiğinde Türkiye’deki bazı yerlerden sürekli bahsedildiğini görürüz. Örneğin Üstat Rakoczi’nin aynı adla tanındığı son dünya enkarnasyonunda Türkiye’de uzun yıllar kaldığını biliyoruz. Erdel Prensi Rakoczi 1703-1711 yılları arasında Macaristan’ın bağımsızlığı için savaşmıştı. Önce Polonya’ya giden Rakoczi daha sonra Türkiye’ye sığınmış ve politik mücadelesini ülkemizden sürdürmüştü. 1717 yılına kadar İstanbul’da kalan Prens, daha sonra 1720’deki ölümüne kadar Tekirdağ’da kendisine tahsis edilen bir evde kalmıştı. Ne ilginçtir ki aynı kişi bir sonraki yaşamında Saint Germain Kontu olarak ortaya çıktığında yine İstanbul’u uğrak yeri yapmıştır. Fransa’daki ezoterik Rozkruva grubunun üyelerinden Graffer, kaleme aldığı anılarında Saint Germain’den bahsederek onun 1790 yılında Viyana’da kendisine aynen şunları söylediğini yazar: “Senden ayrılıyorum, İstanbul’da beni bekliyorlar. Oradan da İngiltere’ye gideceğim. Orada yüzyıl sonra kullanacağınız iki icat üzerinde çalışacağım. Bunlar tren ve buharlı gemidir. Bir süre için Himalayalara çekilip dinleneceğim, 85 yıl sonra tekrar ortaya çıkacağım.” St. Germain Kontu’nun sözleri, İstanbul’da Agarta’dan gelen birileriyle buluşacağını ima etmektedir.
Doğu ile batı arasında köprü oluşturan İstanbul belki de Agarta temsilcilerinin buluşma yeridir. Nitekim Andre Bouguenec, Robert Charroux’un ‘Gizemli Bilinmeyen’ adlı kitabına yazdığı önsözde bu savı güçlendirecek bir açıklama yapıyor: “Villeneuve Üstadı 24 Aralık 1966’da İstanbul’da bilinmeyen üstlerle buluştu. Kendisi bu buluşmayı sınırlı bir yayında anlatmıştır. Daha doğrusu, açıklaması için bilinmeyen üstlerce kendisine izin verilenleri yayımlamıştır. Kitabın adı “Tasavvur Olunmazla Karşılaşma”dır. Bu kitap, yüzyıllar boyu insanların bahsettiği “Görünmeyen” in, şarlatanlarla hayalperestlerin icadı olmadığını kesinlikle ispat ettiği için çok önemli bir çalışmadır. Villeneuve Üstadının söylediğine göre, kendisi Saint Yves d’Aldeydre gibi belirli açıklamalar yapmaya izinlidir. D’Aldeydre’nin sözünü ettiği Agarta adı değiştirilmiştir. Yüksek Meclisin içinde bazı ufak tefek değişiklikler yapılarak tarihin ve zamanın hızıyla uyumlu hale getirilmesi sağlanacaktır. Agarta’nın yeni adı sadece belirli birkaç kişiye bildirilebilir. Yüksek Meclis, evrimde dünyanın ulaşacağı en yüksek noktayı bilen 12 büyük üstattan oluşmaktadır. Bu kişiler günümüzün politikasını etkileyecek durumda olmalarına rağmen, bizler yine de özgür irade sahibiyiz. 12 kişinin üzerinde, daha yüksek düzeydeki bir hiyerarşi içinde “Görünmeyen Varlıklar” yer alır.” (Sayfa: 71-72)

1932 yılında yapılan Agarta toplantısının da İstanbul’da gerçekleştirildiği bilinmektedir. Her yıl dünyanın bir ülkesinde yapılan bu önemli okült toplantılara 10’u çeşitli ülkelerdeki bilinmeyen inisiyelerden, 2’si de Agarta’dan gelen elçilerden oluşan 12 kişilik bir kadro katılır. Örneğin, 1978 yılında Güney Afrika’da yapılan toplantıya Habeşistan’dan, Kudüs’den, Japonya’dan, Polonya’dan, İskoçya’dan, A.B.D’den ve İspanya’dan birer kişi ile Güney Amerika’dan üç kişi ve Agarta’dan iki temsilci katılmıştı. (Sayfa: 72)

Uludağ’ın eteklerinde yer alan tarihi Bursa kenti de, Himalayalar’ın altındaki Işık Ülkesinden gelen elçilerin ara sıra ortaya çıktıkları bir diğer yerleşme merkezi olarak bilinmektedir. Andrew Tomas “Shambhala: Oasis of Light” adlı eserinde şu garip öyküyü anlatmaktadır: “14. yüzyılda sahte bir ölüm ve gömülme olayı düzenlenerek ortadan kaybolan bir diğer tarihi kişilik de Nicolas Flamel’di. Başrahip Vilain, 18. yüzyılda Flamel’in Türkiye’deki Fransız elçisi Desalleurs’u ziyaret ettiğini yazmıştı, yani Flamel’in sözde ölümünden yaklaşık 400 yıl sonra!”

“XIV. Louis, Paul Lucas’ı Ortadoğu, Mısır ve Yunanistan’dan antik eserler toplamakla görevlendirmişti. Lucas 1714 yılında “Kralın Emriyle Bay Paul Lucas’ın Gezisi” adında bir kitap yayımladı. Yazar bu eserde Bursa’da dört dervişle karşılaştığından ve bunlardan birinin Fransızca da dahil çok sayıda dil bildiğinden bahseder. Söz konusu derviş, ermişlerin yurdu olan uzaktaki bir yerden geldiğini söylemiştir. Görünüşte 30 yaşlarında olmasına rağmen anlattığı uzun yolculuklar en azından 100 yıllık bir süreyi kapsıyordu. Flamel’in adı geçtiğinde derviş şöyle der: “Flamel’in öldüğüne gerçekten inanıyor musun? Hayır, hayır dostum kendini aldatma, Flamel hala yaşıyor. Ne o, ne de eşi henüz ölümle tanışmış değiller. Her ikisini de Hint Adalarında bırakmamdan bu yana üç yıl bile geçmedi. O benim en yakın arkadaşlarımdan biridir.” Bu derviş Asya’daki Olimpos’un, yani Agarta’nın belirli bir işle görevlendirdiği bir elçisi olsa gerekti.” (Sayfa: 72-73)

Aralarında Evliya Çelebi’nin seyahatnamesi ve Hezarfen Hüseyin Çelebi’nin 1670 yılında yazdığı ‘Bizans Tarihi’ gibi Osmanlı eserleriyle, Bizans tarihçisi Heskios İllustrios’un 6. yüzyılda yazdığı ‘Patria Constantinoupolus’ adlı kitabın da bulunduğu çeşitli kaynaklarda, Hz. İsa’nın gerildiği haçın parçalarının Konstantin’in annesi St. Helena tarafından Kudüs’den İstanbul’a getirilişinden bahsedilmekte ve önce Çemberlitaş’daki sütunun üzerindeki heykelin içine yerleştirildiği, daha sonra da iç odaya nakledildiği anlatılmaktadır. Kutsal haçın yanı sıra Hz. İsa çarmıha gerilirken kullanılan çivilerden bazıları, Hz. İsa’nın meshedildiği yağ kabı, kanının bulaştığı toprak parçaları ve peygamberin kutsadığı 7 ekmek gibi birçok emanetin de Çemberlitaş’ın altındaki iç odada muhafaza edildiğine inanılmaktadır. Fakat bu objelerin niteliği ve sayısı ne olursa olsun hepsi de Hıristiyanlık kurumuyla ilgiliydi. Asıl önemli olan İmparator Konstantin’in yaptığı şeydi. İmparator önceleri Troya’ya, daha sonra Roma’ya İlahi Güçler’in himayesini sağlayan, nereye giderse orayı yeni bir uygarlığın merkezi haline getirdiği söylenen Palladium’u Roma’dan getirtmiş ve Çemberlitaş’ın altındaki iç odaya bu ünlü anten heykeli de yerleştirmişti. İstanbul’un Konstantin’den sonra 11 yüzyıl boyunca Bizans’ın, 5 yüzyıl boyunca da Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olarak kalmasına hiç şaşmamak gerek!


Öte yandan, mabet prototipine uygun her kutsal yapı gibi Çemberlitaş’ın da Agarta yer altı sistemiyle ilişkili olması söz konusudur. Nitekim 1930’larda yapılan bir arkeolojik kazı sırasında Çemberlitaş civarında bir takım labirentvari dehlizlere rastlanmıştır. Üstelik diğer bazı bulgulardan anlaşıldığına göre Sultanahmet’le Aksaray arasındaki düz hat boyunca bu tür yer altı mekanları uzanmaktadır. Bunları göz önüne aldığımızda Çemberlitaş’ın, İstanbul’un altında yer alan galeriler ağıyla bağlantılı olduğu, belki de girişi belirleyen bir odak gibi işlev gördüğü anlaşılmaktadır. Bu konuya açıklık getirebilecek çok ilginç bir kayda “İstanbul’un 7 Harikası” adlı 70 küsur yıllık bir kitapta rastlamaktayız. Bu kitapta anlatıldığına göre, Çemberlitaş’ın yakınında yer alan Yerebatan Sarayı ile Kınalıada arasında uzun bir tünel bulunmaktadır. “Köpek Öldüren Kanalı” da denilen bu dehlizin Yerebatan’daki gizli bir girişten başlayarak kuzeydoğu yönünde ilerlediği ve Boğazın Marmara’ya açıldığı yerde deniz altından geçtiği, Üsküdar’dan itibaren de güneydoğuya doğru bir açı yaparak düz bir hat halinde önce Üsküdar-Kadıköy sahillerini izlediği, daha sonra yine Marmara’nın altından uzanıp Kınalıada’ya ulaştığı ve buradaki Manastır’da son bulduğu belirtilmektedir. Dehlizin söz konusu güzergah üzerinde sırasıyla Salacak, Karacaahmet ve Moda’da yüzeyle bağlantısını sağlayan giriş-çıkış noktaları bulunduğu söylenmektedir. (Sayfa: 74-75)


HİTLER"İN AGARTALILARLA YAPTIĞI GİZLİ GÖRÜŞME


Agarta Celseleri, Celse 1

Günümüzden yaklaşık 7 bin yıl önce şiddetli yer sarsıntıları sonunda battığı öne sürülen Mu, eski çağlardan günümüze ulaşan tabletlere göre ilk insanın da anavatanıydı. James Churchward"ın yaptığı araştırmalar bundan 70.000 yıl belki de daha eskiye dayanan, bugünkü dünyasal konumu itibariyle Pasifik Okyanusu"nu kaplayan bir kıtadan söz edilir. Bu ana kıtaya Mu adı verilmişti. Mu bir rahip kral tarafından yönetilmekte kendisine "Ra Mu" denilmekteydi. Atlantis te bu kara parçasında bulunan bir kentti.. Anlatılana göre, bir dönemde büyük sayıda bilge kişi, gördükleri gereklilik uyarınca, "kayıp kıta Mu" yu terkederek bu günkü Nepal dolaylarına gelmişler. Mu" dan ayrılma gerekçeleri tam olarak bilinemiyor. Geldikleri bu dağlık bölgede yer yüzünde yaşamayı sakıncalı bulduklarından, dağlar içinde, yer altında birbiriyle bağlantılı büyük mağaralarda yaşamaya başlamışlar. Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş, yerleşim yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir. Bu topluluğa Agarta (*) deniyor. Agarta, dünya insanlığının gelişiminde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi"ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ya da "Kutup" olarak söylenilen, "Brahatma" ya da "Brahitma" adıyla belirtilen Agarta"nın lideri, Dünya"yı sevk ile idare eden İlahi Hiyerarşi"nin fizik alemdeki temsilcisidir. 1912"de Müslüman olduktan sonra Abdül Vahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ile mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür/yazar Rene Guenon"a göre tradisyonlarda "Kutsal Dağ", "Dünyanın Merkezi" olarak söz edilen yer, O"nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ile kozmik öğretiler,

Agarta arşivlerinde kayıtlıdır. Bir çok peygamber (Musa, İsa), dinlerini kurmadan önce, bu arşivleri incelemişlerdir ki, bazıları burada "inisiyasyon"dan da geçmiştir. Agarta"nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgeler ile mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür. Rene Guenon"a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya"da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, "ataların kutsal mağaraları" ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan "gizli ülke" inanışında Agarta"nın sembolizmi bulunmaktadır.

Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak, Agarta"nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir. Ne var ki, geçen yüzyılın önemli yüzlerinden biri olan Adolf Hitler" in bazı garip davranışları bizlerin Agarta çağrışımı yapmamızı gerektiriyor gibi görünüyor. "Yakınlarının anlattıklarına göre Adolf Hitler geceleri çığlıklar atarak uyanıyordu; titreyerek anlaşılmaz sözcükler söylüyor, soluk soluğa yatağından fırlıyor, odanın ortasına dikiliyor, görmeyen gözlerle bakarak "˜İşte o, buraya da gelmiş, işte o" diye inliyor sonra yine anlamsız garip sözcükler mırıldanmaya başlıyordu. Zorla yatıştırılıp yatağına yatırılıyor ama yine fırlayarak "˜İşte yine orada, köşede.." diye haykırarak tepinip, çığlıklar atıyordu." Herman Rausching, "Hitler Bana Dedi ki" adlı kitabında Hitler"le ilgili bunları savunuyor. Bu tablo bize Hitlerin psikopatolojik durumu hakkında bilgi vermekle birlikte, onun mistik yönü için de ipuçları vermekte...


Hitler"in bu gizemli konumuyla ilgili en önemli kaynaklardan biri olan Rausching"in "Hitler Bana Dedi ki" kitabı Hitler"le ilgili başka tanıklıklarda daha bulunuyor: "Hitler, sürekli olarak zamanın çok az kaldığı endişesinde olup, sürekli korkuyordu. Sık söylediği şeyler arasında, "˜Evrenin Kesin Dönemeci" sözü vardı ama eğitilmemiş olan bizler, gezegende olacak bir kıyameti tam anlamıyla kavrayamazdık.

Kitle için "˜ruhun yanlış yolu" deyimini kullanıyordu. "˜Büyüsel görüşe" sahip olmak, insan gelişiminin amacıydı. Kendisi, o an ile gelecekteki başarıların kaynağı olan gizemli bilginin eşiğindeydi. İlkel dünyaya değinen efsaneleri inceliyor, ilk toplumlar ile kitleleri etkileyen mitleri araştırıyordu. Doğa yasalarının değiştirilmesi için kullanılan büyüsel antik yöntemler hakkında bir kitap bile yazdı. Kendi gücünün, gizli güçlerden kaynaklandığına emindi.

İnsanlığa yeni İncil"i bir an önce bildirmek hevesi içindeydi." Rausching"in bu sözleri eğer doğruysa, Hitler"in büyüyle olan ilişkisi açıkça görülüyor.

Gerçekten de ünlü Fransız bilim adamı Jacques Bergier, "Büyü ile Politika" adlı çalışmasında büyünün 20. yüzyılda birçok biçimde politikayı gizli olarak yönettiği düşüncesini ortaya koyuyor. Bergier, büyünün soyut olmadığını, her biçimde ortaya çıktığını söylerken, çok gizli politik büyü gruplarının gizli bir savaş içerisinde olduklarını, bu savaşta hatanın kabul edilmediğini, acımasızlığın ana ilke olduğunu belirtiyor.
Artık bu akıl ötesi politik"”büyü örgütleri, ulusların ötesinde, kendi çıkarları için mücadele etmektedirler, bu güce bilinçsizce karşı çıkanlar, aldatılarak silinmekte ya da kurban edilmektedir."

Bazı görüşlere göre Hitler, Nazi öğretisinden çok daha ürkütücü güçlerin denetimi altındaydı. Hitler kendisinden çok daha büyük olan, kendisini aşan öğretinin basitleştirilmiş, küçük bir kısmını halka açıklıyordu...

Bütün gezegendeki yaşamı değiştirmekle ilgili düşüncelerini Rausching"e ile öteki arkadaşlarına zaman zaman şöyle söylüyordu : "Hakkımda hiçbirşey bilmiyorsunuz. Parti arkadaşlarım, peşimi hiç bırakmayan hayaller, öldüğüm zaman temelleri atılmış olacak olan o görkemli yapı hakkında ufak bir görüşleri bile yok. Dünya bir dönüm noktasına ulaşmıştır. Sizler anlamayacaksınız ama gezegen altüst olacaktır. Olup bitenler yeni bir dinin oluşumunu çoktan aşmıştır."

Bazı savunmalara göre Hitler, Germen mitololojisindeki Thule Efsanesi"nden etkilenmişti. Thule Efsanesi de tıpkı Atlantis gibi kayıp bir ülkenin efsanesiydi.

Hitler"in arkasındaki gizli, büyülü güç de Thule örgütüydü. Bu örgütün en önemli ismi Münih Üniversitesi profesörlerinden Karl Haushoffer adlı bir bilim adamıydı. Karl Haushoffer"ın kimliği de en az Hitler kadar ilgi çekici. Haushoffer ile Hitler"i tanıştıran Rudolf Hess"ti. Hess"i farklı kılan, savaşın farklı nedenleriyle ilgili olarak bildikleri, Hitler ile Haushoffer"e olan yakınlığıydı. Hitler iktidara gelişinden önce yaşanan ayaklanmadan ötürü hapse atılınca, Haushoffer onu hergün ziyaret ediyordu. 1869 doğumlu olan Haushoffer, Hindistan ile Uzak Doğu"nun çeşitli yerlerinde uzun yıllar görevli olarak bulunmuştu. Japonya"ya gitmiş, Japonca öğrenmişti. Ona göre Alman ırkının kökenleri Orta Asya"da idi. Haushoffer, en gizli Budist örgütlerinden birine alınmış, görevinin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda harakiri yapmaya yemin etmişti. 1914 yılında genç bir generalken olayları önceden kesinlikle çıkarımsaması ile dikkatleri üstüne toplamıştı. Düşmanın saldıracağı saati, top mermilerinin düşeceği yerleri, fırtınaları, yabancı ülkelerdeki siyasal değişimleri önceden biliyordu. Hitler de ordusunun Paris"e ilk gireceği günü, çeşitli cephelerde düşmanın ne kadar dayanabileceğini ile Roosvelt"in ölüm tarihini önceden doğru tahmin etmişti. Hitler"in başında bulunduğu Nazi Partisi 1925 yılından başlıyarak hızla büyümeye, iktidara yürümeye başladı. Partinin yedi kurucusu da kara güçler tarafından yönetildiklerine ruhen , bedenen emindiler.


Onları birleştiren yemin, enerji ile şans kaynağı bir Tibet Efsanesi"ne dayanıyordu.  Araştırmacı yazar Ergun Candan, "Gizli Sırlar Öğretisi" adlı kitabında bu konuyla ilgili son derece çarpıcı bulgulara yer veriyor: "II. Dünya Savaşı sonlarına doğru yıkılan Nazi Karargahı"na girildiğinde, hiç akıllara gelmeyen bir şeyle karşılaşılmıştı. Yıkıntılar arasında 12 Tibetli rahibin cesetleri bulunuyordu. Bu duruma o yıllarda hiç bir anlam verilememişti.

Aslında savaş atmosferi içinde bunu hiç kimsenin düşünecek hali de yoktu. Savaş bitip de her şey normale dönmeye başladıktan sonra bu durum bir çok kimsenin dikkatini çekmeye başladı: Nazi Karargahı"nda 12 Tibetli rahibin işi neydi?

Bu soru uzun bir süre zihinleri meşgul etti. Naziler ile Tibetli rahiplerin ne gibi bir birlikteliği olabilirdi?.. İşte bu konu inceden inceye araştırılmaya başlandı. Ortaya çıkan sonuçlar bir hayli düşündürücüydü: Naziler bir yer altı uygarlığı olduğuna inanılan Şambala  ile irtibatlıydılar!.."

Her şey Thule Efsanesi"yle başlıyordu. Thule Efsanesi"nin kökeni ise kayıp bir uygarlığa dayanıyordu. Bu da Nazizm"in temelini oluşturuyordu. Bu efsane etrafında birleşen bir grup, Thule adında gizli bir tarikat kurdu.

Nazi Partisi"nin yedi kurucusundan biri olan Diettrich Eckardt, Thule tarikatinin temel felsefesini şöyle açıklıyordu: "Thule"un tüm sırları, eski kayıp bir uygarlığa dayanır. İnsanoğlu ile "˜dış zekâlar" arasında bulunan bazı aracı varlıklar, bu sırlara erenlere büyük bir güç kaynağı oluşturmaktadır. Bu güç kaynağı Almanya"yı dünyaya egemen kılacaktır. Yine bu güç kaynağı geleceğin üstün insanının ortaya çıkmasını, insan türünün değişimini sağlayacaktır."

İşte bu sözler özetle Nazizm"in de temelini oluşturmaktaydı. Gizli Thule Tarikati"nin üyeleri arasında Rudolf Hess, Karl Haushoffer, Alfred Rosenberg ve Adolf Hitler gibi önde gelen isimler bulunmaktaydı. Daha sonraları Hitler"in büyü çalışmaları da gerçekleştirdiği ortaya çıktı. Bunlardan en belirgin olanı radyodan yaptığı konuşmalarda kullandığı "˜ses büyüsü" denilen bir yöntemdi. Bu yöntem büyük kitlelerin etki altına alınmasında büyük bir işlev görmüştü.

Gamalı Haç, Mu tabletlerinde ilk bulunduğu biçime dayanıyordu. Bu simge dünya üzerinde yüze yakın yerde bulunmuş, Mu uygarlığıyla ilgili bilgi ile belgeleri ortaya çıkaran Niven ile Churchward"ın kayıtlarında da yer almıştı.

 Bu sembol Mu"nun gizli bilgilerinin en önemli sırlarından birini içinde saklıyordu. Simgenin anlamı Eski Mısır ile Tibet"teki mabetlerde bulunan rahiplerce, büyük bir giz olarak saklanmış, kimseye bu sırla ilgili bir açıklama yapılmamıştı. Bu simgenin gizini sadece gizli eğitimden geçen rahipler bilmekteydi. Kökeni Mu"ya dayandığı için bu simge iki yer altı uygarlığı olan Agarta ile Şambala"da bilinen, kullanılan bir simgeydi. Naziler"in bu simgeyi ele geçirmeleri de Tibet"teki gizli çalışmalarına dayanmaktaydı.

Şambala üyesi bazı rahiplerden öğrendikleri gizler arasında bu simge de bulunmaktaydı. Böylece simge Şambala"nın karanlık güçlerine hizmet eden Naziler tarafından dejenere edilerek karanlık amaçları doğrultusunda bayraklaştırıldı. Hitler, kendi liderliğindeki dönemde ateş çağının yaşanacağına, buz ile soğuğun yenileceğine inanıyordu. Bazı savlara göre, Rusya"daki buz çöllerine askerlerini yazlık giysilerle göndermesi bu yüzdendi. Kafkasya"ya girdikten sonra yüksek rütbeli üç SS subayı, yüksek bir dağın zirvesine Gamalı Haçlı kara tarikat bayrağını dikti.

Stalingrad yenilgisinden sonra Nazi söylevcisi Goobels haykırıyordu. "Anlamıyor musunuz? Evrensel anlayış yenildi, ruhsal güçler yeniliyor. Hüküm saati geliyor, tüm insanlar acı çekecekler, çekmeliler."

Hitler ekliyordu: "Yeterince kayıp verilmedi!..." Hitler ile yandaşları korkuyorlardı. Karşıt güçler harekete geçmişti, cezalandırılacaklardı. Son anda bile, Berlin düştüğünde, metroya sığınmış 300 bin Alman için Hitler çılgınca emir verdi: "Metroyu sular altında bırakın, herkes ölsün, bu bir ayindir, kurban gerektirir. Böylece yerdeki güçler yardımımıza koşacaktır." Gerçekten çıldırmış mıydı yoksa öğretisini mi uyguluyordu?.. Bilinemez!...

Yazılanlara göre Thule örgütünün ardında Cermen kökleri yatıyordu. Dünyanın gizli tarihinde kuzey kutup bölgesinde batmış bir ada olduğundan söz ediliyordu.

Kökleri Mu uygarlığına dayanıyordu. Öğretinin temel taşlarını "insan psikolojisinin bilinmeyen yanları" ile "zaman boyutları" oluşturmaktaydı. Eckardt ile dostları, Thule"un dünyadaki temsilcileriydi. Dünyanın kaderini değiştirip üstün bir ırk meydana getirerek, "üst zekalılarla" diyaloğa geçmeyi hedefliyorlardı. Thule"un temsilcileri Karl Haushoffer ile Dietrich Eckardt, medyum özelliğine sahip Adolf Hitler ile Rudolf Hess"i kendi amaçları için kullanmışlardı. 1926 yılında Berlin"de, Berlin ile Münih"e küçük bir Tibet kolonisi yerleşti. Ruslar Berlin"e girişleri sırasında cesetler arasında rütbesi olmayan bin kadar Tibet ölüm gönüllüsüne rastladı. Nazi hareketi başarıya ulaşır ulaşmaz Tibet"e heyetler gönderilmiş, bu 1943"e kadar kesintisiz sürmüştü. Thule grubu üyeleri uzlaşmayı bozacak bir hata işleyecek olurlarsa intihar etmeye yemin etmişlerdi.

14 Mart 1946"da Karl Haushoffer, karısı Martha"yı öldürüp, Japon usulü harakiri yaptı. Mezarına hiç bir anıt ya da haç dikilmedi. Oğlu, Hitler"e karşı düzenlenen süikaste karışanlardan biri olarak idam edildi. Ceketinin cebinde şiir şeklinde yazılmış olan şu yazı bulundu: "Babam kötülüğün sesini duymadı. Şeytanı dünyaya saldı." (*) Sanskritçe"de ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her şeyden korunmuş, şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği anlamına gelir Agarta ya da Agartha (bazı kez Agartta, Agharti ya da Agarttha) ...

Son günlarde Türkiyede adli kovuşturma yürütülüp, haklarında dava açılan "Ergenekon" örgütünün bu Agarta ile ilintisi olduğu savında bulunuluyor. Bunun doğruluk derecesini bilemeyiz!.. Ama İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi"ne teslim edilen iddianamedeki "örgüt", Ergenekon"u 7 bin yıldan uzun geçmişi olan "Agarta" efsanesine dayandırılıp tarikatvari bir örgütlenme olarak tanımlandı. (**) Tibet ve Kuzey Hindistan söylencelerinde Şambala adlı bir yerden söz edilir.

Efsaneler, Şambala"nın gizemli ile görkemli bir imparatorluk olduğunu söylüyorlar . Şambala Himalaya"ların öte yanındadır. Eski yazılarda oraya gitmek için belli bir dağın çıkış noktasını bulmak gerekir. Oradan sonra geziye havadan devam edilebilir. Acaba Şambala bir sava göre, dünyada değil de, uzak bir gezegende mi olabilir mi?... Hindistan ile Tibet"deki eski yazıtlar, Şambala"yı antik çok eski bir krallık olarak tanımlıyorlar.

Bir çok söylence oradaki insanların olağanüstü şartlar altında yaşadıklarını da belirtiyor. Saklı krallığın varlığını gösteren ilk anlatıları Tibet Budizm"inin kutsal kitapları olan Kanjur ile Tandjur"da bulabiliriz. Aşağı yukarı 11. Yüzyıl"˜da Şambala"dan söz eden en eski yazmalar Sanskritçe"den Tibet"ceye çevrildi. Bu tarihten sonra Tibetli ile Moğolistanlı bir çok rahip,ozan, yogi ile bilgin bu gizemli imparatorluk hakkında çeşitli yapıtlar kaleme aldılar.

EK:

AGARTHA'NIN VARLIĞINA İLİŞKİN GİZEMLİ HARİTALAR, ŞEKİLLER VE RESİMLER

Agartha / Inner Earth Maps

Yeraltı Kentleri ve Agarta İlişkisi

Anadolu, baştan sona, bir yer altı tünelleri, galeriler ve yer altı kentler sistemi ile doludur. Bunlar, geçmişteki uygarlıklar için çeşitli amaçlarla kullanılmış oldukları gibi, özellikle de Agartaya da hizmet etmiş ve etmekte olan özellikler taşır. Ülkemizde de, halkımızın birbirini emesi nefsanî süreci sona erdikçe, nice nice kadim gizler birer birer ortaya çıkarılacaktır.

Aşağı yukarı, Nevşehir iline tekabül eden gizemi ve büyüleyici Kapadokya bölgesi(40),Peri Bacalarıyla ünlüdür. Deniz seviyesinden 1200m. Yükseklikteki Kapadokya Platosu, bacaya benzeyen ve tüm araziye dünya dışı bir görünüm veren, koni biçimindeki formasyonlarla kaplıdır. Nevşehir’in doğusunda yer alan ve artık faal olmayan volkanik Erciyes Dağının ardardına patlamaları sonucunda bu plato, volkanik sünger taşıyla kaplanmıştır. Bu yumuşak ve gözenekli kaya, yoğun bir erozyonla, yükselen doğal koniler, kuleler ve aralarındaki vadilerden oluşan, ürkütücü ve gerçek ötesi bir araziye dönüşmüştür. Kapadokya’nın ilk sakinleri, yumuşak kayayı oyarak evler ve mabetler haine sokmuşlardır. Böylece, Kapadokya’nın mimarisi, tamamıyla araziyle iç içe girmiş durumdadır.

1960ların ortalarında bir gün, Nevşehir’in 30km.kadar güneyinde yer alan Derinkuyu da, sahibinden kaçan bir tavuğun yerdeki bir deliğe girerek kaybolduğu görülmüştür. Görünüşte hiçte önemli olmayan bu olay, bir dizi gelişmeye yol açtı ve en sonunda, orada muazzam bir yer altı kentinin açığa çıkarılmasıyla notlandı. Ankara’dan gelen arkeologlar bu sansasyonel bulguda cesaret alarak araştırmalarının kapsamını genişlettiler ve kısa bir süre sonra, Derinkuyu’nun 10km.ye kadar kuzeyindeki Kaymaklının altında birincisine benzeyen bir diğer yer altı yerleşim merkezi keşfettiler. Derinkuyu ile Kaymaklıdaki kazıların, ekonomik güçlükler ve diğer bazı sorunlardan ötürü yavaş ilerlemiş, olmalarına rağmen, Kapadokya’nın bu yer altı kentleriyle ilgili olarak bugüne kadar çok şey gün ışığına çıkmıştır.

Derinkuyu yer altı kenti,7 ana kat ve6 ara kat olmak üzere, toplam 13 kattan oluşmaktadır. Tabi burada belirtilen hususların şimdiye kadar ortaya konulan donelere dayandığını ve yeni kazılar yapıldıkça verilen rakamlar ile boyutların şimdiki değerlerini aşabileceklerini göz önünde bulundurmak gerekir. Derinkuyu yer altı odalarının farklı seviyeleri birbirleriyle dik basamaklar ve dar dehlizler vasıtasıyla bağlanmışlardır. Girişlerde değirmen tası büyüklüğünde, masif değirmi taşlat bulunmuştur: Sürme kapılar şeklinde çalışan bu yuvarlak taşlar, içerden kolaylıkla yerlerine sürülebilecek ve sürgülenebilecek, fakat dışarıdan gelebilecek herhangi bir sızma hareketine de geçi vermeyecek şekilde yapılmışlardır.

Burada sağlanan barınma imkânları arasında, iki ya da üç odalı olan ve sıra evler gibi yan yana duran aile yaşam üniteleri, sütunlu toplantı holleri, ambarlar, büyük mutfaklar, dinlenme alanları, pazar yerleri ve bir şarap mahzeni de bulunur. Ayrıca, alt katlarda, mezarlar ve kaçış dehlizleri de vardır. Bu ileri seviyeden yerleşim mahalli, yaklaşık 30 bin kişiyi rahatlıkla barındırabilecek kapasitedeydi. Yerin altında uzana bu kentin yaratıcılarının maharetini gözler önüne süren iki tertibatta havalandırma ve su sağlama sistemleridir. Elliden fazla havalandırma bacası vasıtasıyla, tüm kentte temiz hava dolaşımı sağlanmaktadır. Bunlardan bazıları, 100m. Den uzundur. Tatlı suya gelince, yedinci kattan 50m.lik bir derinliğe kadar inen bir kuyu vardır; su, b kuyudan, bir çıkrık sistemi ile yukarı katlara basılır.

Kaymaklıdaki yeraltı barınak yeri, Derinkuyu’dakine benzer. Kazılar bu güne kadar, Kaymaklı yer altı kentinin 20 bin kişiye hizmet ettiğini ve 60 m. Derinliğe kadar inen 10 kattan oluştuğunu ortaya koymuştur. Kaymaklının altındaki site tünellerden oluşmuş bir labirent ile çok uzun kaçış dehlizlerine de sahiptir. Bu ana dehlizlerden çıkan kollar ya dik yamaçlara ya da vadilere açılırlar- buraları, başka türlü ulaşılmasına imkân olmayan yerlerdir. Yer altı kentinin kendisi, Kapadokya’nın altında 30km. Kadar uzanan iki ayrı ana tünelin kavşak noktasında yer alır. Bu tünellerden biri, Kaymaklıyı Derinkuyu’ya ve öteki de kuzeye doğru ilerleyerek Kapadokya’nın merkezinde yer alan Göremeye bağlar.

Derinkuyu ve Kaymaklı sitelerinin sansasyonel keşiflerinin ardından, Türk arkeologları, Kapadokya’da 10 yer altı kentini daha ortaya çıkarmışlardır. Aslında yetkililerin bu yer altı yerleşim merkezlerinin toplam adedi hakkında şimdilik öne sürdükleri tahmini rakam, 36'yı bulmaktadır!

Nevşehir’in 30 km. kadar kuzeydoğusunda yer alan Özkonak da, altında, 9kilometre karelik bir alanı kaplayan bir kenti barındırmaktadır. Bu devasa yer altı sitesinden 60 bin kişinin yaşamış olduğu sanılmaktadır. Henüz belirli bir kısmından öteye girilebilmiş değildir. Hepsi de Nevşehir ile Derinkuyu- Kaymaklı bölgesi arasında yer alan Karacaören, Çardak ve Acıgöl’deki yerleşim merkezlerinde hâlihazırda kazılar yürütülmektedir. Gülşehir’in yaklaşık 7km. Güneybatısında bulunan bir diğer yer altı kentine de, tünellerinden çıkan zehirli gazlarından ötürü girilememektedir.

Yakın zamanlarda, Nevşehir’in batısındaki Tatlarin kasabasının Kale ve Karakaya yörelerinde iki yer altı kenti daha bulunmuştur. Kale yer altı sitesinde geniş bir hole açılan 20m uzunluğunda bir dehliz vardır. Bu merkezi holden itibaren, kent, dört bir yana doğru açılmaktadır. Bu ketin ilginç bir özelliği de, Derinkuyu ve Kaymaklıda bulunmayan tuvaletlere burada rastlanmış olmasıdır. Karakaya’daki yer altı sitesine ise girmek mümkün olmamaktadır. Giriş tünellerinin tıkanmış olmasından ötürü,100m den ötesine nüfuz edilememektedir. Üç yer altı kentinin daha yerleri tespit edilmiş olmasına rağmen, henüz buralarda kazı yapılmamıştır. Bu kentler, Mazı, Sığırlı ve Karaköy ün altında uzanmaktadır.

Arkeologlar, Kapadokya’daki tüm yer altı kentlerinin,  kilometrelerce uzanan dehlizlerle ve tünellerle irtibatlandırılmış olan devasa bir yer altı şebekesinin düğüm noktalarından ibaret olduğunu belirtmektedir. Acaba bu kentleri, yerin altında kimler oymuşlardır? Bazı arkeologlara göre, u yer altı sitelerini Hititler, diğerlerine göre de ilk Hıristiyanlar açmışlardı. Derinkuyu’da Kaymaklıda ve butür diğer yerlerde bulunan komple sistemlerin yaratılması için son derece yüksek seviyede bir teknolojinin gerektiği göz önüne alınınca bu görüşlerin her ikisi de çürütülmüş olmaktadır. Bu günün teknolojisiyle dahi altından zor kalkılabilecek olan bu işi, ne Hititlerin ne de ilk Hıristiyanların başarmış olması imkânsızdı. Kapadokya’ya yerleşen Hıristiyanlar bu yer altı kentlerini kullanmış olabilirlerdi. Fakat bu, Kapadokya yer altı tesislerinin orijinal mimar ve mühendislerinin onlar olduğu anlamına gelmez. Yer altı odaları, bunları şu ya da bu şekilde keşfetmiş olan Hıristiyan topluluklarının mezalimden kaçmak için saklandıkları yerler olarak işe yaramış olabilirler. Ancak, daniken , ‘Kanıtlara Göre’ adlı kitabından bu yer altı sitelerinin, yapılışındaki orijinal amaç olarak ele alındığında bu ‘saklanma yeri’ Teorisini nasıl çürüdüğünü, oldukça ikna edici bir şekilde ortaya koymaktadır:

“…uzun bir zaman boyunca meskûn ola bu yeraltı tesislerinin vaktiyle1.200 bin kişiyi barındırmakta olduğu sanılmaktadır. Bu kadar kalabalık bir toplum, beslenme ihtiyacını acaba nasıl karşılayabilmişti? Arkeologlar, bu yer altı kentlerinin, zulüm görmekten çekinen Hıristiyanlar tarafından, İ.S.İlk yüzyıllar sırasında oyulduğunu düşünmektedirler. Fakat bu açıklama, bana pek inandırıcı görünmüyor. Zorunlu olarak toprak üstünde tarım ve hayvancılık yapmaları gereken, bu yer altı sakinlerinin beslenmeleri için işlenen tarlalar, yerin altında olamazdı. Çünkü bitkilerin büyümesini sağlayacak olan ışık, yeraltında mevcut değildir. Tarla ve otlakların toprak üstünden olduğunu düşünürsek, bu durumda da, ekilmiş tarlaları ve sürüleri kendilerini ele verecek; düşman, yer altı barınaklarının mevcudiyetini sezecekti. Neticede, bu yer altı kentlerine saklanma söz konusu olduğunda, açlık, yeraltı sakinlerini eninde sonunda dışarı çıkartacağından, düşman için, kentlerin, çıkış yerlerine kamp kurarak onların dışarıya çıkmaklarını ya da açlıktan ölmelerini beklemek yetecek, dövüşmeye bile gerek görülmeyecekti.

“Öte yandan, böylesine geniş yer altı kentlerinin oyulması, toprak üstünde çıkarılan taş, topraktan oluşan dağ gibi yığınların ortaya çıkmasına yol açacaktı ki, bu yığınlarda gene düşmanın dikkatini çekecekti. Bu yer altı sitelerinde yaşayanlar herkim olursa olsun, şurası muhakkak ki, bu kentler ani bir mecburiyet karşısından alelacele kazılmış olamazlardı. Çünkü bunların yapım projelerinin etüdü ve gerçekleştirilmesi, onlarca, beklide yüzlerce yıl sürecek bir çalışmayı gerektiriyordu.”

Daniken, eğer Kaymaklı kasabası halkıyla, konuşabilme imkânını bulmuş olsaydı, onların, Kaymaklı yer altı kentinin kurucularına ilişkin olarak anlatacakları inanç, herhalde kendinse çok ilginç gelecekti. 1978 yılında Cumhuriyet gazetesinde Melih Cevdet Anday’ın Kapadokya bölgesiyle ilgili olan ve bir hafta süreyle yayınlanan bir yazı dizisi çıkmıştı ’Kapadokya Yolculuğu’ başlıklı bu dizinin dördüncü yazısında, Anday Derinkuyu ve Kaymaklıdaki yer altı kentlerini tanımlıyor ve en sonunda da Kaymaklı halkı arasında yaygın olan söz konusu inanca değiniyordu: “Konu gerçekten çok düşündürücüdür. Bu yüzden olacak kasabada yer altı kentinin yıldızlardan gelen bir takım, yaratıkların yaptıkları söylentisi yaygın duruma gelmiştir. Acaba arada bir gene gökyüzünden inip bize görünmeden Kaymaklı yer altı kentine giriyor mu bu yaratıklar? Fakat neden orayı seçtiler?”

Eğer yer altı kentleri ve tünelleri konusunda, kapsamlı bir araştırma yapmayı göze alırsak, bu soruların cevapları da bulunabilir. Böyle bir araştırma, dünyanın her yanında, yer altı geçitleriyle odalarından, oluşan komple bir şebekenin mevcut olduğunu ortaya koyacaktır. Bir çok kadim ezoterik tradisyonun, özellikle de Doğuya ait olanların, ve günümüzün güvenilir okültistlerinin belirttiklerine göre bu yer altı tesislerinde, beşeri ırkın Ağabeyleri yaşamaktadır. Bütün bu yer altı koridorlarının Himalayalrın civarında yerleşik olan ve evrim yolundaki Ağabeylerimizin Merkezi Yönetici Hiyerarşisinin ikamet ettiği ve beşeri evrimin ilerletilmesi için bu fizik plan üzerinde faaliyet gösterdikleri bir ana tünel sistemiyle irtibatlı olduğu söylenmektedir. Bu Yeraltı Işık Devletine Agarta denilmektedir.

“Agarta Himalayaların altında yer aldığı belirtilen ve Büyük İnisiyatörler ile Dünyanın Efendilerinin bu çağda içinde yaşadıkları gizemli bir Yer altı krallığıdır. Agartanın bir İnisiyasyon Merkezi olup Piramitlerinkine benzer bir prensip üzerine işlev gördüğü anlaşılmaktadır. Himalayalar dışsal abideyi teşkil ederken yer altı mekânını da dünyasal ve kozmik kirlenmeden uzak tutulan Krallık oluşturur”

Agarta Ülkesi, Yüce İnisiyasyonlar ve Vazifeler Merkezi olmasının yanı sıra, aynı zamanda, milyonlarca ve milyonlarca kitabın korunduğu, binlerce kilometre uzunluğundaki bir kozmik Kütüphane ile eğitim tesislerini kapsayan bir Kozmik Üniversitedir de. Bu kitaplar, bu kitabın önsözünü yazanın gördüğü gibi, çok ileri seviyeden bir holografi, yani üç boyutlu fotoğrafçılık tekniği ile basılmışlardır.

“Tüm büyük ve varlıklı Lamaserilerde, Gonpa ve Ihak Hang’ın dağlarda yerleştikleri yerlerde kayalara oyulmuş yer altı odaları ve mağara kütüphaneleri vardır. Batı Tsaydamın ötesinde, Kuen-lerin ıssız geçitlerinde bu türden bir takım gizlenme mahalleri yer alır. Topraklarına şimdiye kadar hiçbir Avrupalının ayak basmadığı, Altındağ Dağ sırası üzerinde derin bir çukurun içinde kaybolmuş belirli bir köy vardır. Burası ufak bir veler küresi, bir manastırdan ziyade bir köy olup, içerisinden fakir görünüşlü bir mabet ve burayı gözetlemek için yakınında yaşayan ihtiyar bir lama bir keşiş bulunur. Hacıların söylediklerine göre, bu mabedin altındaki yeraltı galerileriyle, hollerinde ihtiva olunan kitapların adedi, verilen rakamlara göre, Britişh Müseum’da dahi barınamayacak kadar çoktur.

Aynı tradisyona göre, kurak Tamin topraklarını, Türkistan ortasında adeta bir sahra olan artık terk edilmiş bölgeleri, eski günlerde, gelişen ve varlıklı kentlerle kaplıydı. Şimdi ise buranın ürkünç ıssızlığını giderecek birkaç yeşil vahadan başka bir şey yoktur. Böyle bir vahada, çölün kumlu toprağı altında gömülü olan büyük bir kentin mezarını halı gibi örmekte ve hiç kimseye ait olmayıp, sıksık Moğollar ve Budistler tarafından ziyaret edilmektedir. Tradisyonlar ayrıca, kiremitler ve silindirlerle dolu olan geniş koridorların bulunduğu devasa yer altı ikametgâhlarından bahseder. Dünyanın iç kısımlarının derinliklerinde inşa edilmiş olan, yer altı depoları, emniyettedir ve bunların girişleri bu tür vahalarda gizlendiğinden herhangi birinin bunları keşfetmesinden korkulmaz… Söylediklerimizi özetleyelim. Gizli doktrin, kadim ve tarih öncesi dünyanın, dünyanın her yanına yayılmış olan diniydi. Bu dinin yayılışına ilişkin kanıtlar, tarihe ait gerçek kayıtlar, her ülkedeki özelliğini ve mevcudiyetini gösteren komple bir dokümanlar dizisi ve bunlarla birlikte bütün büyük velilerinin öğretisi, Okült kardeşliğe ait gizli yer altı kütüphanelerinde, günümüze kadar mevcut olagelmişlerdir.

Agartayı kuran ve Agarta hiyerarşisinin Yüksek Konseyini oluşturan Yüce Varlıkların yıldızlardan geldikleri söylenir: “ Tibet, azametli himalayalardaki bu mistik ülke, Dünyanın Psişik Merkezi olarak saygı görürdü. Üstatlar, gözden uzak manastırlarından diğer gezegenlerdeki Kozmik Efendiler ile telepatik görüşmeler yaparlar, Metafizik Âlemlerde İyilik ve Kötülük Güçleri. Beşeriyetin ruhu için çarpışırlardı. Hint-Tibet tradisyonları, yerin çok aşağılarında saklı olan ve bütün kıtalarda bulunan gizli girişlerden tünellerle yaklaşılan Agartadan söz ederler. Yıldızlardan gelen Uzaylı Varlıklar tarafından kurulan bu yer altı medeniyetinin tarihi anlaşıldığına göre, dünyamızın ilk günlerine kadar uzanmaktadır. Burası, Uranüs’ün oğullarıyla Satürn arasında çıktığı sayılan Uzay Savaşından sonra Elohim ya da Sikloplar için bir yer altı sığınağı teşkil etmiş olabileceği gibi, muhtemelen bir zamanlar gezegenimizi tehdit ermiş olan, kozmik bir afetten kaçmak içinde kullanılmış olabilir. Mu. ve Atlantisten uzaklaşan göçmenlerin yer altına kaçtıkları söylenir. Dünyanın her yanındaki Mistik Kardeşlikler, yerin kilometrelerce altında bulunan psişik bir uygarlık ile Tibet’teki üstatlar arasında bir bağlantı bulunduğunu ileri sürerler. İçi Boş Dünya Teorisinin taraftarları, uçan dairelerin aslında, yeryüzündeki ülkeleri gözlemek üzere Kutuplardaki deliklerden geçerek Dünyamızın içinden çıktılarını iddia ederler. Ezoterik öğretiler, Agartanın Hâkimini, dünyanın Kralı rütbesiyle anarlar. Yardımcıları durumundaki iki rahip- kral ile birlikte,  insanlığın geleceğini planladığı söylenir. Sembolü, Hitler tarafından çarpıtılarak kullanılmış olan Gamalı Haçtır.”

Yukarıdaki ezoterik enformasyon ve Anday’ın aktardığı Kapadokya tradisyonu dünya çapındaki yer altı kentler şebekesinin ve bunları irtibatlandıran geçitlerin gerçek yaratıcıları hakkında bize bir fikir verebilir. Kapadokya’daki yer altı kentleri ile bunların arasında uzanan tünellerin keşfi bu tür bilginin ışığı altında oldukça anlam kazanmaktadır. Ve Kapadokya yer altı tesislerinin mevcudiyetini diğer bazı hususlarla birlikte değerlendirdiğimiz takdirde, Anadolu’yla Himalayaların altındaki Agarta İlahi Merkezi arasındaki gizemli bir ilişkiye işaret eden şaşırtıcı bir görüntü ortaya çıkabilir. Söz konusu hususlardan biri de Anadolu’nun, birçok mağaranı bulunduğu bir kara parçası olmasıdır. Anadolu’daki mağaraların toplam adedinin, 40 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Ve Anadolu halkı arasında bu mağaralarla ilgili birçok ilginç tradisyon dolaşmaktadır. Bu tradisyonları, üç ana grupta toplayabiliriz:

- Bir grup tradisyon mağaralardan çıkan tuhaf kişilerden yaratıklardan bahseder;

- Bir diğeri, mağara girişlerinin herhangi bir davetsiz misafirin girişini kesinlikle engelleyen gizemli beklide manyetik mahiyetteki güçler tarafından korunduğunu anlatır;

- Üçüncü grup ise, Anadolu Evliyalarıyla, Ermişleriyle ilgilidir. Bu tradisyonlara göre Ermişler günün birinde bu dünyayı terk etmek istediklerinde Mağaralardan birinin içine girip sırrolurlar.

Ayrıca, bazı peygamberler ile mitolojik kişilerin hayatlarında önemli bir yer tutan Mağaralardan bahsedilir. Urfa.’nın güneyinde, Hz. Eyüb’e ait olduğu söylenen ve Hz. İbrahim’in doğduğu ve emzirildiği ileri sürülen iki ayrı mağara vardır. Mitolojide de, örneğin, ünlü Erythreia(ıldır) kahinesi, Ege Kıyılarındaki Kıranda ya da Klasik Çağdaki adıyla Koryekos Dağındaki bir mağarada doğmuştur. Bundan başka kutsal olarak kabul edilen çeşitli yerlerde de mağaralara rastlanır: Cudi Dağındaki 1000 kişiyi alabilecek genişlikteki mağara gibi. Kutsal yerlerdeki mağaraların, çoğunlukla halk arasında ziyaret yerleri olarak benimsendiği görülmektedir.

Benzerlerine dünyanın başka yerlerinde de rastlanan bu tür tradisyonların hepsi de, Agarta’nın yer altı koridorlar şebekesine Anadolu’dan girişler olduğunu güçlü bir şekilde ima etmektedir. Anadolu’nun bu durumunu teyit eden daha başka işaretlere, Klasik Yunan-Roma Mitolojisinin çeşitli yerlerinde de rastlamaktayız. Örneğin Homer’in İlyada adlı eserinin 13. bölümünün başlarında, Bozca Ada(Tenedos) ile Gökçe Ada(Imbros) arasında, denizin dibinde, Dünya Sarcısı sıfatıyla anılan Poseido’nun atlarını bıraktığı geniş bir mağaranın bulunduğunu okuyoruz. Bozca Ada ile Gökçe Ada, tarihi Troya kenti açıklarında yer alırlar ve İlyada’da geçen böyle bir ifadenin ne kadar anlamlı olabileceğini az sonra göreceğiz.

Rodoslu Apollonius’un Argonautica adlı eserinde, Anadolu’nun kuzeybatı kıyısında, Acherusias Burnunda ya da bugün ki adıyla Baba Burnunda, Zonguldak Ereğlisi yer altı dünyasına açılan bir mağaranın bulunduğundan bahsedilmektedir. Apaollonius, Argo’nun söz konusu kıyı boyunca ilerleyişini lirik bir üslupla anlatmaktadır: “üçüncü gün, günün ağarışıyla birlikte, serin bir batı rüzgârı çıktı ve ulu adayı terk ettiler. Kıyıyı izleyerek sırasıyla, Sangarius Nehrinin ağzını, Mariandyni’nin bereketli topraklarını, Lycus Nehrini ve Anthemoeisian kıyı gölünü gördüler. Hızla yol alırlarken, geminin halatları ve diğer bütün halat takımları, rüzgâr altında titreştiler; fakat geceleyin esinti azalır ve şükrederek, gün ağarırken Acherusias Burnu yakınında demir attılar. Bu ulu kara çıkıntısı, sarp kayalıklarıyla, Bithynian Denizine kadar bakar. Altında deniz seviyesinde, dalgaların çarpıp kükrediği, düz kayadan oluşmuş yekpare bir platform uzanırken, yukarıda, tam tepede, çevreye yayılan dallarıyla çınarlar yer alır. Kara tarafında oyuk bir vadiye bakan bir uçurumla biter. Ürpertici derinliklerinden buz gibi bir soluğun geldiği ve her sabah her şeyi, gündüz güneşi altında eriyen parlak kırağı ile örttüğü Hades Mağarası, üzerini kaplayan ağaç ve kayalarla birlikte burada yer alır. Kaşlarını çatan bu uruna sessizlik hiçbir zaman ulaşmaz; uğuldayan denizden gelen bir mırıltı, sürekli olarak, Hades’in Mağarasında gelen rüzgârların salladığı yaprakların hışırtısıyla karışır.”

Ne ilginçtir ki, Baba Burnunun bulunduğu Zonguldak Ereğlisi yakınlarında, Türkiye’nin Cumayanı denilen ve 10km. Uzunluğuna erişen en büyük mağarası yer almaktadır. Klasik Yunan-Roma tradisyonlarında yer altı dünyasının Anadolu’daki girişlerinden biri olarak değinilen bir diğer yer de, güneybatı Türkiye’nin kadim kayra bölgesindeki kutsal Akharaka’da bulunuyordu. Yer altı dünyasına açılan bir yolun ağzı sayılan bu yerden, kükürtlü gazlar çıkardı ve hastalar şifa bulmak amacıyla burayı ziyaret ederlerdi. Akharaka ile Agarta adlarının benzerliği de üzerinde durulması gereken bir husustur.

Herodot’un, Trakyada yaşayan Getaeleri inisiye den ve Pythagoras’ın spiritüel üstadı olduğu söylenilen, Zalmoxis adındaki bir şahıs hakkında yazdıkları, yer altı dünyasına Trakya’dan da ulaşılabildiğini göstermesi bakımından ilginçtir:  “Zalmoxis, Trakyada geniş bir hol yaptırttı. Ve burada topladığı kişilere kendileriyle gelecek kuşakların ölmeyip her şeyin bol ve zengin olduğu başka bir yere gidip daima mutluluk içinde yaşayacaklarını öğretti. Yerin altında inşa edilmiş bir evi vardı yeraltına girip, gözden kayboldu ve üç yıl süreyle orada kaldı. Herkes öldüğüne hükmederek ağladı. 4. yıl içinde tekrar ortaya çıktı ve bu stratejisi sayesinde de vaaz ettiği öğretiye inanmaları için halkı ikna etti.” okült kaynaklara göre, Zalmoxisin indiği yer altı ikamet yeri Yer altı Işık Uygarlığı Agartaydı.

Anadolu’nun sözlü gelenekleriyle klasik tradisyonların bu konuda söylediklerine paralel olarak aşağıda belirtilen enformasyon, büyük bir önemi haizdir: orta Doğuda, Agartanın yer altı dünyasına açılan üç kadim giriş,

1-Gize, Mısır; 2-Edrus, elbruz Dağı, Kafkaslar; 3- Troya, Batı Anadolu’da yer alıyordu. Bu girişler, aşağıdaki haritada gösterilmektedir.

Bir dünya haritası üzerinde, bu üç yeri birleştirmek suretiyle bir üçgen çizildiğinde, kuzey kenarı tam Baba Burnunun üzerinden geçen bu üçgenin içinde kalan kara kütlesinin Anadolu’dan başkası olmadığını görürüz! Aynı zamanda, bu üç girişin açıldığı başlıca tünel tesislerinin, bir yer altı geçitleri sistemiyle birbirleriyle irtibatlandırılmış olmaları çok muhtemeldir. Eğer böyleyse o zaman Anadolu’nun altında muazzam bir dehliz şebekesi bulunmalı ve Anadolu’da Agarta tünel sistemlerinin en önemli kavşaklarından biri olarak işlev görüyor olmalıdır. Ve Kapadokyanın kendisinin Anadolu’nun tam ortasında yer aldığını da unutmamak gerekir. Dolayısıyla, yer altı ağının Kapadokya altında yoğunlaşması ve bu bölge dâhilinde tünellerin yer altı kentlerine açılması son derece mantıki gibi görünmektedir. Öte yandan, Anadolu’daki dehliz sistemlerinin geriye kalan kısmına ilişkin bazı belirtiler de vardır. Örneğin, Hititlerin başkenti olan ve Kapadokya’nın kuzeyinde olan Hattuşaş’ın günümüzdeki adıyla Boğazköy ün altı dehlizlerle ve tünellerle kaplıdır.

Şimdi Anadolu’da mağaraları biraz daha ayrıntılı olarak inceleyelim. Anadolu’nun, Elbruz Dağının yer aldığı Kafkaslara yakın olan kuzeydoğu köşesine yaklaştıkça mağaraların adedi ortalama sayının çok üzerine çıkmaktadır. Speleolojik etütler, Türkiye’nin tam kuzeydoğu ucunda yer alan Artvin ilinin mağaralarla dolu bira araziyi kapladığını göstermektedir. Peter Kolosimoya göre, Sovyet bilim adamları, “Azerbaycan’da, Gürcistan’da bulunan ve Kafkasları bir uçtan bir uca kat eden daha başka tünellerle bağlantılı oldukları meydana çıkan komple bir tüneller şebekesinin yer aldığını tespit etmişlerdir… Kafkas tünellerinin, yakınında sık sık rastlanan mağaralarda, dünyanın her yanında görülen motifleri de temsil eden çizimler vardır: bunlar, Gamalı Haç ve Sarmaldır.” kolosimo, daha sonra, bu galerilerin “ İran’a doğru uzanan devasa bir şebekenin ir parçasını oluşturduğunu ve Amu Derya yakınlarında( Türkmenistan’la Rusya- Afganistan sınırında) keşfedilen tünellerle, hatta merkezi ve doğu Çinin, Tibet ve Moğolistan yer altı labirentleriyle irtibatlı oluğunu belirtmektedir”

İşte, bir yandan da batıya doğru uzanarak, Anadolu’nun altından devam edip, Troya ve Gize’nin çevresinden gelen dallarla birleşen şebeke budur. Bütün bunlar, mantıken, Artvin ile çevresindeki mağaraları aynen komşu Gürcistan mağaraları gibi, söz konusu şebekenin yer altından uzanan bölümüyle sistematik olarak ilişkili oldukları ihtimaline işaret etmektedir.

Anadolu’nun altında yer alan ağa ilişkin en ilginç kanı, hali hazırda aşina olduğumuz bir yerden, kadim Commagene yöresinden çıkmaktadır. 1954 yılında Commagene bölgesinde kazı yapan arkeologlar, Nemrut dağının yakınında yer alan, Eski Kâhta köyünün altında uzanan bir tünel keşfettiler. Bu tünerlin girişi yek pare bir yazılı kaynın altında yer alıyordu. Kayanın üzerinde, buranın Antiochosun babası tarafından, son uykusuna yatacağı kutsal yer olarak seçilmiş olduğunu belirten bir yazıt bulunuyordu.

Söz konusu tünel, aşağıya doğru eğim yapıyor ve belirli bir mesafeye kadar herk iki yanında basamaklar bulunuyordu. Tünelin başlangıcından yaklaşık 100m. İlerde bir balçık tabakasına rastlanmıştı. On noktadan itibaren tünelin temizlenmesi çalışmalarını durdurmak zorunda kalan arkeologlar, gerekli teçhizatı tedarik ederek, iki yıl sonra, temizleme işlemine kaldığı yerden devam etmek üzere Eski Kâhta’ya döndüler. Prof. Karl Döerner, 1956 yılında gerçekleştirilen Bu kazının öyküsünü, Türk Arkeoloji Dergisinde (1957–7–2) şu şekilde anlatmaktadır: “…bundan sonra tünelin şimdiye kadar açılmış olan, Kısımlarına dekovil rayları döşedik, küçük bir çekme makinesi kurduk. Ve tünelin dibinde çalışan işçilere lüzumlu taze havayı temin ve tazyikli havayla çalışan burgulara çalışma kuvveti sevk eden bir kompresör inşa ettik.

“… Tünelin başlangıcından tahminen 120m. Uzaklıkta zayıf olmakla beraber tekrar merdiven basamaklarına rastlanıyordu. Bu noktada tünel hayret edilecek derecede dik bir meyille aşağıya iniyordu(meyil düşüş açısı51 derece!). bu sebeple ray döşememize imkân kalmamıştı; zira bizim bir motorla çalışan çekme makinemizin çekiş kuvveti bu meyile mukavemet etmeye kâfi değildi… Tünelin bu dikliğinde çalışmalarımızı Almanya’da bu maksatla hazırlanan, doldurma sepetleri sayesinde en iyi bir şekilde devam ettirmemiz mümkün olabildi.

Bu şekildeki sabırlı çalışmalarımız sayesinde tünelin 150.m.sine erişebilmiştik… 142–143. m.lerde tünel sol duvarında maden kuyusunu andıran, yuvarlak bir boşluğa tesadüf ettik; 150. m.de buna benzer bir ikinci boşluk daha vardı; her iki boşluk da kayadan oyulmuştu, her ikisinde tünelde bulunan cinsinden baçlı ile doluydu… Bu yuvarlak boşluklar 50cm. Derinliğinde idiler; önlerindeki platform şeklinde genişleyen basamaklarda kül bakiyeleri mevcuttu. Bu boşluklardan hemen sonra, 156.m.de, basamaklardan eser kalmamıştı. Tünelin tavanı gittikçe alçalıyordu; 158. m. De tünelin tavan ve tabanının kemervari bir şekilde birleştiğini müşahede ettik.

“Tünelde herhangi bir şey bulamadık. Bu sebeple, bu muhteşem tesisatın ne gibi bir maksada hizmet etmiş olduğunu kendi kendimize sormamız icap etmektedir. Bütün mesai arkadaşlarım için, Eski Çağda suni oksijen imal eden herhangi bir alete sahip olmaksızın bu muazzam tünelin nasıl inşa edildiği ve her şeyden evvel tünelin aydınlatılması meselesinin nasıl halledildiği bir bilmecedir… Mesela, 120.derinlikte kibrit yakmak imkânsızdır ve bu derinlikte hiçbir ateş yakma vasıtası ateş almaz.1956 yılındaki çalışmalarımız sırasında, kompresör bize daimi olarak taze hava gönderdi ve tünelin aydınlatılması işini elektrikle temin ettiğimiz için oksijene ihtiyacımız olmadı.

“…[yazılı kaya civarında]9m. Yüksekliğinde bir başlangıç dehlizi vardır. Bunun arkasında kayadan oyulmuş büyük bir mağara bulunmaktadır; her ikisi de merdivenvari bir tünelle bağlıdırlar…

“Gerger’deki, Antiochos’un ataları için olan mezarda, kalenin doğu kısmındaki tünel beşlengicinin, Eski Kâhta Kalesindeki merdivenvari kayalı tünel başlangıcı ile aynı teknikle yapılmış olduğunu tespit ettim.”

Şimdi, Nemrut Dağının neden Commagene’nin kutsal dağı olduğunu ve Yüce Güçler tarafından amaçlarına hizmet etsin diye seçildiğini iyice anlayabiliriz. Çünkü Commagene altında bir tünel sisteminin mevcut olduğuna bakarak Nemrut Dağı Mabedinin, kutsal yerlerin ve yapıların Prototipini yani Agarta mabedini örnek aldığını ve böylece he dünyanın göbeğini temsil eden bir kutsal dağda ki, Agarta için bu Himalayalar’dır, hem de himalayalar’ın altındaki Işık Ülkesi gibi, doğrudan görülemez ve ulaşılamaz olan iç mabetten bir iç adadan, bir yer altı çekirdeğinden oluştuğunu söyleyebiliriz. Kutsal yerler ile yapıların iç eksenlerinin, çoğu kez bir kule ya da tepe noktasıyla belirlendiği söylenir. Bu husus nemrut dağının dorusundaki höyüğün mevcudiyetini bir başka açıdan daha açıklamış olmaktadır. Höyük iç odaya işaret eden bir uç noktası oluşturmaktadır ve höyüğün sırrının u iç mekânda bulunması da çok muhtemeldir.

Nemrut dağının yer altı odasına Commagenenin tünelleri yoluyla ulaşmak mümkün olsa gerek ama daima kapalı duran höyük gibi dehlizlere de, riyakatsiz kişilerin nüfuz etmesi imkânsızdır.

Bütün bu hususlar şu iki ilişkiye işaret etmektedir:

- Nemrut Dağı mabedinin inşaatının perde arkasındaki gerçekleştiricileri olan yüce güçler ile mekânları Agarta olan ve yıldızlardan gelen Göksel Varlıklar arasındaki ilişki: ne ilginçtir ki, Daniken Türkiye’yi ziyaret edip nemrut dağıyla ilgili araştırmalar yaptıktan sonra, Sirius Yıldızının nemrut dağı mabedinden mükemmel bir şekilde gözlemlenebildiğini açıklamıştır.

- Mithras kültü ile yeraltındaki Ağarta İnisiyasyon Merkezi arasındaki ilişki. Egerton Sykes’în ‘ Klasik Olmayan Mitolojinin Sözlüğü’ adlı kitabında Mithras kültünün bu veçhesine değinilmektedir: “ Zerdüştizmin Yaratılış Efsanelerinde, Yimaya, beşeriyetin korunması için bir ’var’ ya da barınak inşa etmesi söylenir. Ancak, bu daha sonra zerdüştün Kadim İran Dağlarında Mithra’nın şerefine hazırladığı devasa mağara haline gelmiştir. Bu mağarada, dünya unsurlarıyla bölgelerinin sembolleri bulunuyordu; kuzey girişi hayata ve güney girişi de ölüme aitti. Bu öykü, sanki Romalılar zamanında İngiltere’ye kadar yayılmış olan mağara dinlerinin birçoğunun esasını açıklıyor gibidir. Ve bunun kökenini de, muhtemelen beşeri ırktan birçok kişinin, kozmik felaket karşısından mağaralara sığınmak zorunda kaldığı bir döneme dayanmaktadır. Dolmanlar ile geçit mezarları denilen yapıların da, bununla ilişkili olmaları imkân dâhilindedir.”

Ve köşeleri; Troya, Elbruz Dağı Gize girişlerinde yer alan imajinatif üçgeni incelediğimiz takdirde, nemrut dağının Agara tünel ağıyla ilişkisi daha da bariz bir hal almaktadır. Çünkü Nemrut Dağının kendisi, bu üçgenin doğu kenarına oldukça yakın bir yerde bulunmaktadır. Nemrut dağında esas alınan mabet Prototipi ayrıca, Büyük Piramit için de geçerlidir. Acaba, Troya kenti de, bütünüyle, bu tür kutsal yerlerin bir başka yerlerini oluşturmuyor muydu?

Hisarlık tepede kurulmuş olan Troya birbiri üstüne inşa edilmiş olan 9 ayrı kent tabakasından oluşuyordu. Böylece çok katlı Troya kenti, Hisarlık tepenin merkezi tepesi çevresinde ve tatlı eğilimi üzerinde tesis edilmiş olan eş merkezi kent surlarıyla, bir piramit biçiminde tezahür etmektedir.

Grek Mitolojisinde, Tanrıça Athene nin yaptığı ve adına Palladium denilen bir sihirli heykelden bahsedilir. Denildiğine göre, Zeus, bu heykeli, göklerden aşağıya indirmiş ve Troyanın korunması amacıyla, Troyanın kraliyet soyunun geldiği Kral Dardanus’a hediye etmişti. Ve palladium, Ate tepesine, Hisarlık tepeye yerleştirilmişti. Bu sihirli heykelin, Tanrılarım himayesini kenti ilebilme özelliği vardı. Çünkü ‘ dünyanın kralı’ adlı kitabında Rene Gueno nun da belirttiği üzere Palladium, aslında Spiritüel tesirleri zapt den bir anten olarak kullanılıyordu

Hisarlık Tepenin üzerinde yükselen ve piramit biçimindeki Troyanın uç noktasını oluşturan Palladium’la birlikte bir mabet- kent’in dış formunun görüntüsünü tamamlamaktadır. Peki, iç mabet, yani çekirdek hakkında bir bilgimiz yok mudur acaba? Palladium Efsanesinin geriye kalan kısmına göre, Troya kralları, Ate tepesinde bu heykel için bir mabet inşa ettirmişlerdi. Sonra kenti himayesiz kılmak amacıyla bu heykeli çalan Grekler, böylece Troya savaşındaki galibiyetlerini garantiye almış oluyorlardı. Fakat bir rivayete göre de, Dardanus daima, heykelin bir kopyasını teşhir ediyor ve orijinal Palladiumu mabedin iç mekânında saklıyordu. Dolayısıyla, hisarlık tepenin altında asıl objenin saklandığı ve belki de yeraltı geçitlerine açılan girişin bulunduğu bir iç oda yer alıyordu.

Orijinal Palladium, Troyanın düşüşünden sonra, Aeneas tarafından İtalya’ya götürülmüştü. Heykel Aeneas’a, yeni merkezi Roma’da kurma görevinde Yüce Güçlerin himayesini bahşetmişti. Unutmamalıyız ki, aynı Aeneas, yer altı dünyasına inmiş ve gizemli yer altı cenneti olan Elysium’u ziyaret etmişti. Acaba Elysium, Agartanın bir yansıması mıydı?

İlyada’da, Troyanın ta karşısına rastlayan denizaltı mağarasına ilişkin olarak geçen satırların yanı sıra, ayrıca, Britanya adalarındaki bir tradisyonda da çalılıklarla çevrelenmiş yollardan oluşan Açıkhava labirentlerine(54) Troya kenti denilmektedir. Çok muhtemeldir ki, bu ad,  Troya kentinde Agarta galerilerinin labirent benzeri ağına açılan bir girişin mevcut olduğuna işaret etmektedir. Ve son olarak, Schliemann’ın Troyadaki kazılarda bulduğu çok sayıdaki Gamalı Haç heykelcikleri, Troyanın Agartayla doğrudan ilişkili olduğuna dair bir başka kanıt oluşturmaktadır.

Tarih özellikleri, Agarta ilişkilerini akla getiren ve doğal olarak da bir anten-mabet bulunduğu, dünyanın bir diğer harika kenti de Efes’ti. Efes ilk kez savaşçı kadınlarda oluşan, Amazonlar tarafından kurulmuştu. Ve Amazonlar, Anadolu’ya Kafkasya’dan gelmişler ve başlangıçta kuzeydoğu Anadolu’da yerleşmişlerdi. Aslında, Amazon adının etimolojik yorumlarında birine göre, bu ad, kadim Kafkas lisanında ‘ay’ anlamına gelen Maza kelimesinden türemiş olup ‘Ay Kadınlar’ anlamını taşımaktadır.  Çünkü Amazonlar bir büyük Tanrıçaya, Büyük Ana Tanrıça ve aynı zamanda Ay Tanrıçası olan Kybele ile ilişkili görülen orijinal Artemis’e tapıyorlardı. Daha sonra, Grekler de Artemis’i Ay Tanrıçası olan Selene ile özdeşleştirdiler. Kybele etimolojik olarak, Mağaralar Tanrıçasıydı.

Bir Efes efsanesi olan Yedi Uyurlar, Anadolu’nun mağara tradisyonları ile doğrudan ilişkilidirler. İslam tradisyonunda Eshab-ül Kehf adıyla bilinen Yedi Uyurları öyküsü,250 yılı civarında imparator Decius’un zulmünden kaçarak Kıtmir adındaki köpekleriyle bir mağaraya sığınan yedi müminden söz eder. Yedi Uyurlar bu mağarada 200 yıl kadar uyuduktan sonra, Theodosius’un hükümranlığı sırasında sapasağlam ortaya çıkmışlardır. Bu kişilerin 200 yıl süresince mağarada sağ kalışlarına ilişkin gizem, ancak ve ancak onların Agartanın yer altı dünyasına inmiş olduklarını varsaydığımız takdirde çözülebilir. Az sonra göreceğimiz gibi, yüzyılları aşan uzun ömürlük, Agartada yaşayanlar için sanki hayatlarını doğal bir parçası gibidir.

Amazonlar, Efesde Tanrıçalarına adadıkları kutsal bir mabet tesis etmişlerdi. Daha sonra, İyonyalılar, burada Artemisin devasa bir heykelini inşa ettiler. Bu heykelin başında, kuleye benzeyen bir taç vardı. Kybelenin başına giydiği kuleden uyarlanmış olan bu taç asıl anten-obje olarak işlev gören bir kutsal taşı içinde taşıyan, piramit biçimindeki üst yapıyı oluşturuyordu. Kökeni bir sonraki bölümde araştırılacak olan söz konusu taşa, diopet deniliyordu. Diopet önceleri bir kutsal ağaç şeklinde Amazonların Büyük Tanrıçasını sembolize eden ve çevresinde orijinal mabedin inşa edilmiş olduğu bir palmiye ağacının üzerine yerleştirilmişti.


 
Yeraltı Kentleri ve Agarta İlişkisi !...
 

Görüldüğü gibi Anadolu, baştan sona, bir yer altı tünelleri, galeriler ve yer altı kentler sistemi ile doludur. Bunlar, geçmişteki uygarlıklar için çeşitli amaçlarla kullanılmış oldukları gibi, özellikle de Agarta'ya da hizmet etmiş ve etmekte olan özellikler taşır.

1960ların ortalarında bir gün, Nevşehir’in 30km. kadar güneyinde yer alan Derinkuyu da, sahibinden kaçan bir tavuğun yerdeki bir deliğe girerek kaybolduğu görülmüştür. Görünüşte hiçte önemli olmayan bu olay, bir dizi gelişmeye yol açtı ve en sonunda, orada muazzam bir yer altı kentinin açığa çıkarılmasıyla sonuçlandı. Ankara’dan gelen arkeologlar bu sansasyonel bulguda cesaret alarak araştırmalarının kapsamını genişlettiler ve kısa bir süre sonra, Derinkuyu’nun 10km.ye kadar kuzeyindeki Kaymaklının altında birincisine benzeyen bir diğer yer altı yerleşim merkezi keşfettiler. Derinkuyu ile Kaymaklıdaki kazıların, ekonomik güçlükler ve diğer bazı sorunlardan ötürü yavaş ilerlemiş, olmalarına rağmen, Kapadokya’nın bu yer altı kentleriyle ilgili olarak bugüne kadar çok şey gün ışığına çıkmıştır..

Derinkuyu yer altı kenti, 7 ana kat ve 6 ara kat olmak üzere, toplam 13 kattan oluşmaktadır. Tabi burada belirtilen hususların şimdiye kadar ortaya konulan donelere dayandığını ve yeni kazılar yapıldıkça verilen rakamlar ile boyutların şimdiki değerlerini aşabileceklerini göz önünde bulundurmak gerekir. Derinkuyu yer altı odalarının farklı seviyeleri birbirleriyle dik basamaklar ve dar dehlizler vasıtasıyla bağlanmışlardır. Girişlerde değirmen tası büyüklüğünde, masif değirmi taşlat bulunmuştur: Sürme kapılar şeklinde çalışan bu yuvarlak taşlar, içerden kolaylıkla yerlerine sürülebilecek ve sürgülenebilecek, fakat dışarıdan gelebilecek herhangi bir sızma hareketine de geçi vermeyecek şekilde yapılmışlardır.

Orta Anadolu’daki bir Frigya yerleşme merkezi olan Pessinus’ta mağara mabudu olan tanrıça Kybele de piramit biçimindeki kutsal bir taş ile temsil edilirdi. Bu tür taşlardan Anadolu’nun Kadim Kayra ve Likya yörelerinde bol miktarda bulunduğu bilinmektedir. Troyanın güney doğusunda Edremitte yer alan, eski adıyla İda dağı, yeni adıyla Kazdağı’nda da bir zamanlar bir kutsal taşın bulunduğu söylenir.

Kybele taşları, Artemissunun yani Artemis Tapınağının diopet taşıyan heykeli ve palladium, hepside aynı amaca yöneliktiler: yani, enerji üreten rezervuar ve dağıtım üniteleri olarak kullanılmaları söz konusuydu. Heredotta, kitabında bu tür bir işlev gören sütunlara rastladığında bahseder. Fenike’nin Tyros kentinde yer alan ve Herakles adına yapılmış bir mabette duran bu iki sütunun biri altından, öteki ise zümrütten yapılmıştı ve ‘karanlıkta, çevreye gizemli ışıklar saçıyorlardı’ yüksek enerji ve tesirlerle yüklenmiş olan objelerden ışıkların neşrolması gayet doğaldır.

Piramitler ile piramit biçimindeki objelerin bu tür bir işlevi olduğu, son on yılda ortaya çıkarılmış ve bilimsel olarak kanıtlanmış bulunmaktadır. Dünya üzerinde, Keops Piramitinin yanı sıra benzer türden iki büyük piamit daha vardır. Bunlardan biri Tibet’te, diğeri güney Amerika’dadır. Ve her ikisi de hala daha keşfedilmeyi beklemektedir hassas kişiler ile medyumlar, bu tür yapılar ya da objeler vasıtasıyla, Spiritlojik ve Parapsiklojik fenomenler oluşturabilirler. Diopetin yer aldığı Artemesium’um bulunduğu Efes’in bir maji ve okült hünerler merkezi olarak ün yapmasını sebebi de budur. Dahası, yedi kutsal Planetin neşrettiği İlahi Tesir beşeri kitlerle ara istasyonlar şeklinde işlev gören bu objeler yluyla ulaşır. Ve beşeri bedendeki yedi şakra da alıcı üniteler olarak faaliyet gösterir. Sözkonusu İlahi Tesir neşriyatı, Sirius tarafından sevk ve idare edilir.

Zaman zaman, ya Agartanın bazı Üstatları, Işık bedenleri vasıtasıyla dış dünyada ortaya çıkıp, beşerlerin arasına karışarak misyonlarını yürütürler yahut Agarta bünyesine dâhil olan Agarta İnisiyeleri, büyük bir önemi haiz olan sn fizik dünya enkarnasyonlarının bir ya da bir kaçı sırasında beşeri evrimi hızlandırıcı faaliyetlerde bulunurlar; ya da beşeriyetin evrim yolunda ilerlemiş olan bazı üyelerine belirli bir sebepten ötürü Agarta dünyası ile temas etme izni verilir. Bu tür vakaların tespit edilebilmiş lanlarını inclediğimizde. Türkiyedeki bazı yerlerden sürekli olarak bahsedildiğini görmekteyiz. Örneğin Agarta üstatlarından üstat Rakoczinin, bu adla tanındığı son fizik dünya enkarnasyonu sırasında türkiyede uzun yıllar geçirdiğini biliyoruz. 17. yüzyılda  Macaristan’ın Rakoczi ve Zrnyi ailelerinden dünyaya gelen Erdel Prensi 2. Francis Rakoczi (1676–1735), Macaristan kurtuluş savasının önderi olarak ortaya çıkmış ve Kuruez köylü ihtilalcilerin başına geçerek 1703–1711 yılları arasında Macaristan’ın bağımsızlığı için savaşmıştır. İmre Thököly nin 1705 de halefi tayin ettiği Prens Rakoczi savaş sonrasında Macaristan asilleriyle Hapsburglar arasındaki uzlaşmayı reddetmiş ve bağımsız Macaristan için yaptığı mücadeleyi sürdürmek için memleketini terk etmiştir. Önce Polonya ya giden prens Rakoczi daha sonra Türkiye’ye gelmiştir. Türkiye de himaye gören Macar bağımsızlık savaşı önderi 1717 ye kadar İstanbul da ve 1720 den ölümünde kadar da Tekirdağ da kendisine tahsis edilen evde kamıştır. Mücadelesini Türkiye’de yürüttüğü diplomatik faaliyetlerle sürdüren prens Rakoczi’nin yaşadığı bu ev günümüze bir müze haline getirilmiştir.

İstanbul da düzenlenen Agarta Toplantılarına paralel olarak, ayrıca, İstanbul un altında yer altı geçitlerinin mevcut olduğuna dar birçok kanıt vardır:1963 yılında 19 aşındaki oto tamircisi Cavit Cinci, Taşlıtarladaki havuz başı semtinde Bamya Tarlası diye bilinen bir yerde bir delik keşfetmiş ve define aramak için bu delikten aşağıya inmişti. Cincinin kaybolması üzerine yapılan araştırma sonucunda bu deliğin o zamana kadar mevcudiyetini hiç kimsenin bilmediği kadim bir dehlize açıldığı görülmüştü. Olayla ilgilenen Arkeoloji Müzesi yetkilileri dehlize girerek 43 m. Kadar ilerlemelerine rağmen Cincinin izine rastlayamamışlardı. Sürdürülen aramalar sonucunda gencin cesedi bulunduğunda 4 Mart 1963 tarihlim gazetelerde bu konuyla ilgili olarak şu haber çıkmıştı: “dehlizin girişinden 9m. Ötede bir dirsekten sola kıvrılarak yola devam eden 19 yaşındaki oto tamircisi, anlaşıldığına göre 11m gittikten sonra zeminde rastladığı bir aş kapağı elindeki keskiyle parçalamıştır. Bilahare, bu kapağın altında, ilkine dik olara duran su dolu diğer bir kanala inen define meraklısı genç,  bir süre ilerlemiş sonuna geldiğinde çıkış yeri bulamamıştır.” bilindiği kadarıyla dehlizde 87m. Adar ilerlenmiş ve daha sonra bir bataklığa rastlanmıştı. Cincinin indiği dik kanal da bir bataklıkta son buluyordu. Burada, gencin üzerine kanalın tavanının çöktüğü görülmüştü.

Günaydın gazetesinin 27 Eylül 1980 tarihli sayısında, bir önceki gece İnönü Stadının çevresinde garip seslerin işitildiğinden bahsedilmektedir. Bu haberin ilginç yanı, söz konusu gizemli seslerin yeraltından gelmiş olmadır. Balyoz sesine benzeyen u gürültülerin, 40m. Çapındaki bir alan dâhilinde net bir şekilde duyulabilmiştir. Sesleri, önce, deviye gezen bir grup asker duymuş ve daha sonra olay yerine gelen yetkililer ne seslerin geldiği yeri ne de mahiyetini belirleyebilmişlerdir. Ve bu ‘kimliği meçhul yeraltı sesleri’ olayı da unutulup gitmiştir.

Denildiğine göre, İstanbul un çeşitli yerlerinde bulunan yer altı şebekesi giriş- çıkış noktaları, günümüzde kapalı tutulmaktadır. İstanbul’da, mevcut yeraltı ağı ve ilgili okült enerji sistemine ilişkin olarak üzerinde durulması gereken bir anıt vardır: bu, Çemberlitaş adıyla bildiğimiz sütundur. Bu sütunun özeliği, roma imparatoru Büyük Constantine (?280–337) tarafından, imparatorluğun merkezinin Roma’dan İstanbul a aktarılışı ve buna paralel olarak da Hıristiyanlığın, Roma dünyasının resmi dini haline getirilişi operasyonunun kadim tradisyonlara bağlı bir uygulamayla, odaklanması için yaptırılmış olmasıdır. Constantine, böylece bu operasyonun geçerliliği ile devamlılığını garantiye almak istemişti. Peki, Çemberlitaş’ın bu özelliğini sağlayan faktörler neydi? Çemberlitaş, mabet prototipine uygun bir biçimde yapılmıştır.

Öte yandan, Mabet prototipine uygun her kutsal yapı gibi, çemberli taşında yer altı Agart sistemiyle ilişkili olması sözkonusudur. Nitekim 1930 larda yapılan bir arkeolojik kazı sırasında Çemberlitaş civarında bir takım labirentvari dehlizlere rastlanmıştır. Üstelik diğer bazı bulgulardan anlaşıldığına göre, Sultanahmetle Aksaray arasındaki düz hat boyunca bu tür yer altı mekânları uzanmaktadır. Bütün bu hususları göz önüne aldığımızda,  çemberli taşı, İstanbul’un altında yer alan galeriler ağıyla irtibatlı olan ve belki de bir giriş yerini belirleyen bir enerji odak noktası olarak işlev gördüğü açıkça anlaşılmaktadır.

Bu konuya açıklık getirebilecek olan çok ilginç bir kayda, İstanbul un yedi harikası adlı yetmiş küsur yıllık bir kitapta rastlamaktayız. Bu kitapta anlatıldığına göre, çemberli taşın hemen yakınında yer ala Yerebatan sarayı ile Kınalıada arasında, uzun bir yol izleyerek uzanan bir tünel bulunmaktadır. ’köpek öldüren kanalı’ denilen bu dehlizin, Yerebatan sarayındaki gizli bir girişten başlayarak kuzeydoğu yönünde ilerlediği ve boğazın Marmara ya açıldığı yerde denizaltından geçtiği, Üsküdardan itibaren de güneydoğuya doğru bir açı yaparak düz bir hat halinde, önce Üsküdar-Kadıköy sahillerinin ve daha sonra gene Marmara’nın altından uzanıp Kınalıadaya ulaştığı ve buradaki Manastırda son bulduğu belirtilmektedir. Bu dehlizin, söz konusu güzergâh üzerinde, sırasıyla; salacak, Karacaahmet ve Moda da, yüzeyle irtibatını sağlayan giriş- çıkış noktaları bulunduğu belirtilmektedir. Olabilir mi? neden olmasın!

Piri Reis’in haritasının temel alındığı kayıp eski haritalar denizcilikle uğraşmış bir uygarlığın eseri olmalıdırlar. Harita Afrika’yı, Güney Amerika’yı ve bugün buzlarla kaplı olan Antarktika’yı göstermektedir. Harita yarım dereceye kadar hassasiyetle çizilmiştirki bu 1735’ e kadar imkansız görünüyordu.

Hitler, İç Dünya ve Neuschwabenland:

Eski CIA ajanı Virgil Armstrong ile söyleşi:

(Kaynak: Licht-Zeichen Dergisi No. 26 Mart-Nisan 1994.)

Licht Zeichen (LZ) dergisi eski CIA ajanı ve UFO araş­tırmacısı Virgil Armstrong (VA) ile bir söyleşi yapmıştı. Bu söyleşiye zaman zaman Oldenburg Kültür evinden Werner (W) de katılmıştı.

LZ: İç Dünya ile ilgili olarak sizden güvenilir bilgiler al­mak istiyoruz.

VA: İç Dünya deyimi ile yüzeyden aşağı doğru uzanan 800 mil çapında (Takriben. 1, 330 km.) bir kabuğu kastediyorum. “Boş Dünya” iç taraftadır ve merkezini çeşit güneş vardır. Dünya gerçekten boştur. Amiral Byrd de bu gerçeği keşfetmişti.

LZ: İç Dünya’da tüneller var mı?

VA:  Evet

LZ: Bunların uzunluğu ne kadar?

VA: 0h, çok, çok, kilometrelerce uzunluğunda. Bazılarının uzunluğu 170 kilometreyi buluyor.

LZ: Bunlar aydınlatılmış mı?

VA: Bazıları evet. 620 km. derinlikte hiçbir insana rastla­mak mümkün değildir. Nereye gittiğinizi bilmezseniz oralarda ölebilirsiniz. Bana bu hikâyeleri anlatan yerlilerle birlikte yirmi dört yıl yaşadım. Taş devri insanla­rı ve tarih öncesi yaratıklar, mesela; Mamutlar 620 km derinlikte görülebilir. Onlar orada havada salınmaktalar.

LZ: Salınmaktalar mı? Aşağıda mı?

VA: Evet, onlar havada dengede tutuluyorlar.

W: Görünüşe göre İç Dünya’ya girişi engelleyen bariyerlerin nasıl çalıştığını kimse anlayamadı. Bu bariyerler çok yüksek frekanstan oluştuğu için, ancak bunu bilen insanlar buradan geçebilirler.

LZ: Kimler oradan geçebiliyor?

VA: Belirli şartlar altında bunun nasıl olduğunu bilen, be­lirli bazı insanlar buradan geçebiliyor.

LZ: Bunun nasıl yapıldığını biliyor musun?

VA: Hayır, hiç yapmadım.

W: Bu yerçekimine karşı bir güç mü?

VA: Yerçekimine karşı bir güç olmalı. Her halükârda bu bölgede yerçekimi yok!..

LZ: Hiç mi?

VA: Hayır, hiç çekim gücü yok. Oraya giren hayvanlar ha­vada asılı olarak kalıyorlar. Orada hapsoluyor ve dışa­rı çıkamıyorlar. Daha sonra da ölüyorlar tabii… Bir defa buraya girdikten sonra, girdikleri şekilde ora­da hareketsiz kalıyorlar.

LZ: Onlar nasıl içeri girebiliyorlar?

VA: Yanlışlıkla. Oraya girdikten sonra da enerji ve yerçe­kimi yokluğu dolayısıyla orada mahsur kalıyorlar.

LZ: İç dünyada tek bir medeniyet mi yoksa birçok mede­niyet mi var?

VA: Birçok. En önemli şehir Agarta’dır.

LZ: Agarta, “İç Dünya”da mı yoksa “Boş dünya”da mı?

VA: İç dünyada. “Boş dünya”nın kendi ayrı medeniyeti var.

LZ: Şamballa da buraya mı ait?

VA: Hayır, Şamballa İç Dünya’ya aittir. Şamballa ve Agar­ta tek ve aynı şeydir, İncil’in birçok yerinde “Boş dün­ya” ile ilgili bölümler vardır.

İç dünyadaki güç bariyerlerine gelirsek, bu “boş dün­yacı korumak için oraya konmuştur. Belirli kimseler hariç, kimse bariyerleri geçemez.

LZ: Kutuplarda doğrudan “boş dünya”ya açılan açıklıklar var mı?

VA: Evet.

LZ: Oraya gitmek mümkün müdür? Orada bir engel veya bariyer var mı?

VA : Hayır, orada bir engel yok.

LZ: Birçok insan oraya gitmek istiyor değil mi?

VA :  Oh, evet, çok. Bir zamanlar ben de davet edilmiştim. Bir arkadaşım üç yıl önce benimle beraber yeniden bir keşif gezisine çıkmak istedi. Bu bilgi çok gizli olma­sına rağmen o, bu konuda bana telefonla bilgi verdi. Ona telefonlarımın dinlendiğini söylememe rağmen be­ni dinlemedi, üç ay sonra kız arkadaşı bana telefon ederek, onun hapiste olduğunu söyledi.

Bu adam, II. Dünya Savaşı sırasında Pentagon için çalışan bir üsteğmendi. Savaştan sonra ilk defa bir keşif gezisi organize etti. Bir uçak satın alarak, Amiral Byrd’ün “Boş dünya”yı keşfederken izlediği rotayı ta­kip etti. Kutuplarda, içeri doğru kıvrılma başlamadan önce, bir Amerikan Hava Üssü mevcuttur. Onlar bu bölgeye geldikleri zaman iki Amerikan jeti onları ta­kip ederek, yere inmeye zorladı. Amerikalı yetkililer kendilerini bir defaya mahsus olmak üzere serbest bı­rakacaklarını, fakat bir daha oraya gelmeyeceklerine dair söz vermelerini istediler. Aksi halde gelecek defa uçaklarını düşüreceklerdi. Amerikan Hava Kuvvetlerinin buradaki üssünün görevi “Boş dünya”ya giden yolu kontrol etmektir. Amerikalıların içeri girebildiklerini sanmıyorum, çünkü “Boş dünya”daki yaratıklar kimse­yi içeri bırakmıyorlar!..

LZ: Bu üs tam olarak nerede?

VA: Alaska’nın kuzey ucunun kuzeyinde; Adaskopya’da

(Alaska Körfezinde mi?)

LZ: Giriş açıklığının büyüklüğü ne kadar?

VA: Yaklaşık 400 mil genişliğinde. Kuzeydeki noktaya kadar yüzeyden yolculuk yapıldıktan sonra, iç tarafın içi­ne doğru inmeye başlar. Yerçekimi burada da aynı şe­kildedir.

(Burada Amiral Byrd’ün “Boş dünya”yı keşfetmesi anlatılıyor. Bu konuya daha sonra temas edeceğim.)

Byrd’ü davet eden Şamballa’nın Efendisi, ondan atom bombası denemelerine son vermesi için ABD hüküme­ti yetkilileri ile görüşmesini rica etmişti. Byrd elinden geleni yapacağına söz verdi. Eskortlan uçağının kontrolünü yeniden kendisine devrettikten sonra, iki uçan daire ona kutuba kadar eşlik etti ve ayrılırken Almanca “Auf  Wiedersehen” (Hoşçakalın) dediler.

LZ: Aşağıdaki Üstad nasıl konuşuyordu?

VA: Telepati vasıtası ile.

LZ: Eğer bu insanlar Almanca konuşabiliyorlarsa, belki onlar Hitler’in bahsettiği kuzeyli ırktandırlar?

VA: Evet, onlar kuzeyliye benziyorlar ama biliyor musunuz Alman halkının bir bölümü çok, çok eski zamanlarda kutbun içine yerleşmişti.

II. Dünya Savaşı sona ermeden önce Nazilerin Antarktis’de bir koloni kurmayı denediklerini gösteren bir  vi­deo film var!..

1926 -1943 yılları arasında SS’ler Tibet’e ziyaretler düzenlediler. Üstteki fotoğrafta bazı Tibetliler ile aynı masada oturan SS Naziler görülüyor. Arka planda gamalı haç bayrağı SS  pankartları asılı.

1938-39 yılları arasında Almanlar Güney Kutbuna bir keşif gezisi düzenleyerek, “Neuschwabenland” diye ad­landırdıkları bölgeyi kendi topraklarına katmışlardı. Bu operasyonu bizzat Göring yönetmişti. Göring, savaş sı­rasında binlerce insanı oraya gönderdi. Savaştan sonra Hitler ve III. Reich’ın önde gelenleri, özellikle S.S’ler “içerdeki” üsse kaçtılar.

Bana göre, savaştan bugüne kadar geçen süre içinde gidenlerin birçoğu geri döndüler. “Boş dünya”daki insanlarla işbirliği yapabildiklerine göre, onların iyi in sanlar olduklarını düşünüyorum.

W: Almanların orada bir kolonisi var ve “Boş dünyalılar­la işbirliği yapıyorlar. Bunun dışında Amerikalıların da Arktis’te bir hava üssü varken, niçin onlar “Boş dün­ya” ya doğru gidemiyorlar?

VA: Çünkü “boş dünya” insanlarının teknolojisi bizimkiler­den çok ilerde ve onlar da bizi orada istemiyorlar.

LZ: Koruyucu bir sınırları var mı?

Evet, bir koruma var. Eğer insanlar dengeli, sevgi do­lu olurlarsa, belki oraya gidebilirler. Amerikalıların düş­manca tutumlarına bakın. Onları içeri bırakmıyorlar!..

Savaş sırasında (1942-43) Hitler’in Antarktis’te gizli bir denizaltı limanı vardı. Bu üs müttefiklere teslim olma­dı. ABD, Amiral Byrd’ü bu üssü bulmakla görevlen­dirdi. Hitler, Amerikalılara karşı Alman bilginlerinin yaptığı iki UFO’yu yolladı. Bunlardan biri saatte 2000, diğeri ise 5500 km sürat yapabiliyordu. Bu UFO’lar 8 cm zırhı delebilecek güçte Lazer topuyla silâhlandırılmıştı. O zamanlar en hızlı uçak saatte 800-1000 km. sürat yapabiliyordu.

Hitler’in bu UFO’lara ve silâhlara sahip olması, müt­tefiklerin onu kayıtsız şartsız teslim olmaya zorlama­sında çok etken oldu. Hitler bunu öğrenince her iki UFO’nun da parçalara ayrılarak denizaltılara yüklenmesini emretti. Hitler, Eva Braun ve SS yardımcıları ile birlikte önce Arjantin’e oradan da, bugüne kadar yaşa­dıkları, Güney Kutbuna gittiler. Hitler, Buenos Aires’de mütevazı bir hayat sürerek, 90 yaşının üstünde normal bir şekilde öldü. Eva Braun ise bugün hâlâ yaşıyor. Sanırım yaşı 90′nın üstünde.

LZ: Hitler’in UFO’ları ne tür bir enerji kullanıyordu?

VA: Antigravitasyonel güç ile…

W: (tamamlayarak) Schauberger’in belirttiği manyetik ener­ji ile…

VA: Evet, Schauberger bu konuda temel bilgileri ortaya koymuştu. Schauberger’den önce 19. yüzyılın başların­da Prof. Dr. Philipps bir uzay gemisi yapmış ve Ay’a, Mars’a, Venüs’e ve çevresindeki gezegenlere yolculuk yapmıştı.

LZ: Bunu kendisi mi başardı yoksa yardım aldı mı?

W: Bu konuda sorunlarla karşılaştı.

VA: Hitler ve Göring onun teknolojisine sahip olmak iste­diler ama o gittiği yerden geri dönmedi..! {Sükut lazım..}
 

HATİME (SONUÇLAR)

 

-         Ye’cüc ve Me’cüc, yeraltında yaşayan (dünyanın oyuk olan içi kısmında) AGARTHA ve SHAMBALLA medeniyetleridir Moğol ve Mançur ırkından gelmekte olan yarı insan yarı hayvan görünüşlü yaratıklardır,

-         Daha önce Avrupa ve Asya’yı ele geçirip, doğudan batıya kadar her yeri harap ettikleri gibi (Zülkarneyn aleyhisselam zamanında) âhir zamanda da dünyayı alt üst edecek ırk onların bulunduğu bölgeden çıkacak olup (Himalaya sıradağları içerisindeki yeryüzüne açılan bir kapısından), onlarla aynı ırktandır,

-         Yecüc ve Mecüc, Himalaya Dağlarının arkasında kalan ve şu anda yerin altında doğal koşullar sonucu olarak toprağın altında kalmış olan ve Zülkarneyn AS. tarafından inşa edilen yapay bir seddin arkasında bulunmakta olup, bu sed dünyanın oyuk olan diğer iç kısmına kadar uzanır. Kıyamet iyice yaklaştığında bu devasa yeraltı mağarasının ucundan açacakları bir kapıdan yeryüzüne akın edeceklerdir. Ye’cüc ve Me’cüc’ün yaşadığı bu yer altı uygarlığına literatürde “Agartha” veya “Şambhala” isimleri de verilmektedir,

-         Ye’cüc ve Me’cüc önüne çıkan her şeyi yok edip talan eden yağmacı bir topluluktur,

-         Ye’cüc ve Me’cüc yeryüzüne çıkamamaktadır ve onları engelleyen yegâne engel, Zülkarneyn AS. Tarafından, mazlum halkları korumak için iki dağ arasında oluşturulmuş yapay ve çok sağlam bir seddir ki günümüzde bu seddin dış yüzeyi kapalıdır. Fakat zamanı geldiğinde, Allah’ın izin vermesiyle, Ye’cüc ve Me’cüc bu set üzerine kazarak yaklaştıklarında, dışarıya çıkabilecekleri bir delik açacaklardır (cifri hesaplamalara göre yaklaşık M.S. 2052 tarihlerinde) .
       Ye’cüc ve Me’cüc üç sınıftır. Büyüklükleri farklıdır. Bir karıştan, büyük bir hurma ağacına kadar farklı büyüklükleri vardır. Çok obur ve pis boğazlıdırlar. Yani buldukları her şeyi yerler. Hatta kendilerinin ölen cesetlerini bile yerler,

-         Ye’cüc ve Me’cüc’ün bir sınıfı yaklaşık bir karış boyundadır. Pençeleri bulunur ve aslan gibi dişleri vardır. Güvercin sürüsü gibi toplanırlar, hayvanlar gibi çiftleşirler ve kurt gibi ulurlar. Kalın tüyleri, onları soğuktan ve sıcaktan korur. Kulaklarından biri büyük olup, onun içinde kışı geçirirler. Diğer kulakları ise, sırf deri olup, onun içinde de yazı geçirirler,

-         Ye’cüc ve Me’cüc’ün diğer bir sınıfının boyu, orta boylu bir insanın yarısı kadardır. Bizim elimizdeki tırnaklar yerine onlarda pençe bulunur. Azı dişleri aslanın azı dişlerine benzer. Deve çenesi gibi çeneleri vardır ve kuvvetlidir. Onların yemek yeme esnasındaki hareketlerini, geviş getiren bir deve veya kuvvetli bir atın, her şeyi kıtır kıtır yemesi gibi işitirsiniz. Vücutları çok tüylü olup, önü arkası bilinmez. Sıcaktan ve soğuktan onunla korunurlar. Her birinin iki büyük kulağı vardır ki, birinin içi ve dışı tüysüz; diğerinin ise, içi ve dışı tüylüdür. Birisiyle yazı, diğeriyle kışı geçirirler,

-         Ye’cüc ve Me’cüc özellikleri hakkındaki sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, bu rivâyetler bahsedilen vasıflar her ne kadar garip ve insana ait olmayan özellikler gibi göründe de, onların uzun bir süredir ayrı bir uygarlıkta yaşamaları ve oranın doğal koşullarına adapte olacak şekilde yaratılmaları, hadislerde bildirilen insan soyundan geldiklerine dair rivâyetlere bir zarar vermez. Nitekim sıradan bir insan bile, uzun bir süre mağaralarda ve medeniyetten uzak bir şekilde yaşasa, bize göre garip olan, fakat halbuki o şartlara uygun olarak Allah tarafından değiştirilen birtakım vücut özelliklerine sahip olur ki, bu durum o kişinin insan olma özelliğine bir zarar vermez. Dolayısıyla bu konuda rivâyet edilen hadisleri inkâr etmemek ve te’villi yorumlarının bu duruma uygun düşeceğini göz önünde bulundurmak gerekir..

3. BÖLÜM - AGARTA VE UFO' LAR

Önemli not: Aslı, 1680 sayfalık bu derleme, 20 bin sayfa tutan 66 kitabın özetidir. Aralıksız 4 yıl süren yorucu bir çalışmanın ürünüdür. Dünyadışı kozmik uygarlıkların, insanlığın geleceği hakkında medyumlar kanalıyla aktardığı bilgileri kapsamaktadır. Özetler bölümler halinde ileride Kıyamet Gerçekliği Külliyatı'nda zamanla yayımlanacaktır..

Vesselam..

 

 

 

 

 


KONUYLA İLGİLİ İNGİLİZCE KAYNAK KİTAPLAR -RELATED TOPICS OTHER ENGLISH BOOKs- RELIGION BOOKs: Religion Books BIOGRAPHY BOOKs: Biographies & Autobiographies ART&PHOTOGRAPHY BOOKs: Art & Photography Books MEDICAL BOOKs: Medical Books ARTHITECHTURE BOOKs: AbeBooks - Architecture Books MIND&SPIRITUAL BOOKs: Body, Mind & Spirit Books HISTORY BOOKs: History Books EDUCATION BOOKs: Education Books NATURE BOOKs: Nature Books

Son Güncelleme (Cumartesi, 22 Aralık 2012 21:25)

 "I have always imagined that paradise will be a kind of library." Her zaman Cennet'in Kitaplardan oluşmuş bir çeşit kütüphane olduğunu hayal ettim.. - Jorge Luis Borges -

Yorumlar  

 
0 #2 kaan över 02-08-2014 05:21
teşekkürler!!!!
Alıntı
 
 
0 #1 kaan över 02-08-2014 05:20
Bilginin ışığında aydınlanmaya çalışan
ve bu ışığı tüm dünya nın bilgilerine ulaşabilmek için çabalayan bütün iyi insanlara melekelerinin değerinin farkında olarak zamanının değerini bilen herkeze övgülerimi sunuyorum. . .



Ayrıca merak ediyorum dünya mızın çekirdeğinde eriyik halde bulunan ateş yoksa kutuplarda ki çekim kuvveti nereden geliyor ve yine eriyik haldeki lav püskürtülerinin mantığı nasıl açıklanabilir?
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

[GTranslate]
English French German Italian Portuguese Russian Spanish
Facebook Sayfamız
Arama
İSLAMİ BİLGİLER

 

Peygamberler Tarihi

Siteye Üye ol
RSS {Siteye Abone ol}
Kimler Online
Şu anda 70 konuk çevrimiçi