Kıyamet Gerçekliği Külliyatı Tüm Kitap Marketlerde

Soru-Cevaplarla Evrim Teorisi ve Yaratılış

Soru ve Cevaplarla Yaratılış


 Soru ve Cevaplarla Yaratılış

 

Felsefeden Kaynaklanan

 

YaratIlIş Meselelerİ

 

KAİNATIN YARATILIŞ

GAYESİ NEDİR?

 

Cevap: Bu çok geniş konuya girmeden ve Kainattaki yaratılış gayesini anlamadan önce, aşağıda yer alan Kur’an ayetlerine bir göz atalım ve henüz ilk insan durumundaki Adem AS’ın yaratılış gayesini öğrenmeliyiz. Çünkü, ancak bu sayede bir nevi, tüm kainatın hülasası ve maddesinin niçin insan olarak özetlenmiş bir paket hulasa şeklinde yaratılmış olduğunu anlayabiliriz.

 

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذى خَلَقَ

 

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ

 

Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir “Alak” (İnsanın yapısını oluşturan Başlangıç maddesi, öz, hulasa)’dan yarattı.

(Alak, 1-2)

 

“Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin" dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı. Bunun üzerine, (Allah) buyurdu: "Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?" (İblis): "Ben, dedi ki, ben ondan daha hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın." Bunun üzerine, (Allah) buyurdu: "Öyleyse oradan in oradan (Cennetten), orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Oradan çık, çünkü sen aşağılıklardansın."


(İblis) dedi ki: (Hiç olmazsa) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver." Bunun üzerine (Allah) buyurdu ki: "Haydi sen süre verilmişlerdensin." "Öyleyse, dedi, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım." "Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın." (Allah) buyurdu ki: "Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (sana uyanlarla) Cehennemi dolduracağım."

 

Sonra Allah, Âdem'e hitab etti: "Ey Âdem! Sen ve eşin Cennette durun, dilediğiniz meyveden yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz." Derken İblis onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara şöyle fısıldadı: "Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da Cennette ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti." dedi. Ve sonra da onlara: "Elbette ben size öğüt verenlerdenim." diye de yemin etti. Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı (önceki mevkilerinden indirdi). Ağacın meyvesini tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: "Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?" Dediler ki: "Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!" Bunun üzerine (Allah) buyurdu ki: "Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir." "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan (dirilip) çıkarılacaksınız!" dedi.

 

Ey Âdemoğulları, size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Hayırlı olan, takva elbisesidir. İşte bunlar, Allah'ın âyetlerindendir, belki düşünüp öğüt alırlar. Ey Âdemoğulları. Şeytan, ana babanızı, çirkin yerlerini onlara göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de (şaşırtıp) bir belaya düşürmesin! Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Biz, şeytanları, inanmayanların dostu yaptık.”

(A’raf, 11-27)

 

“Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Cinleri de daha önce insan vücudunun gözeneklerinden geçebilen güçlü bir ateşten yarattık. Ey Peygamber! Rabbinin meleklere şöyle dediğini hatırla: "Ben, kuru balçıktan, şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan bir insan yaratacağım." Ben, onun yaratılışını tamamladığım ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın." Bunun üzerine meleklerin hepsi birden secde ettiler. Yalnız İblis hariç. O secde edenlerle beraber olmaktan çekinmişti.

 

Allah buyurdu ki: "Ey İblis! Ne oluyor sana da, secde edenlerle beraber olmuyorsun?" İblis şöyle dedi: "Kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde edemezdim." Allah şöyle buyurdu: "Öyle ise oradan çık! Sen, artık kovulmuş birisin." "Kıyamet gününe kadar lanet senin üzerindedir." İblis: "Rabbim! Öyle ise insanların kabirlerinden kaldırılacakları güne (kıyamete) kadar bana mühlet ver" dedi. Allah buyurdu ki: "Sen mühlet verilenlerdensin." "Allah katında bilinen vaktin gününe kadar.."


İblis şöyle dedi: "Rabbim! Beni saptırdığın için, mutlaka ben de yeryüzünde onlara günahları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım!" "Ancak içlerinden ihlaslı kulların müstesnâdır."

 

Allah şöyle buyurdu: "İşte bana ulaşan dosdoğru yol budur." "Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur." “

(Hicr, 26-42)

 


Kaİnattakİ Gayelİ ve PlanlI

 

YaratIlIşIn amacI nedİr?

 

Cevap: Söz gelişi, güneşin orada, yerkürenin burada bulunuşu ve belli bir süratle dönmeleri, gayeli bir davranış mıdır? Plânlanmış bir hareket midir? Yoksa, gelişigüzelliğin bir sonucu mudur? Yeryüzünün hâkimi olan insan, acaba bir takım tesadüf ve rastlantıların ürünü müdür? Yoksa, belirli bir gayeye göre bir Yaratıcı tarafından plânlı olarak mı yaratılmıştır? Varlıkların plânlı Yaratılmış olabileceğini ifade etmek, ‘bilimsel’ bir düşünce tarzı değil midir?

 

İnsanlık tarihi kadar eski olan bu sorulara cevap bulma gayreti, değişik düşünce akımlarını doğurmuştur. “Felsefi fikirler” olarak ifade edebileceğimiz bu görüşler, iki ana grup altında değerlendirilebilir:

 

Birincisi, tesadüf ve rastlantıları esas alan ve bir yaratıcının varlığını kabul etmeyen düşünce tarzı,

 

Diğeri ise, her bir varlığın gayeli yaratıldığını kabul eden görüş.

 

Günümüzün evrim felsefesinin temelini teşkil eden tesadüfçü görüş, Milattan Önce 5. asırda Leucippus ve Democritus’la başlamış, değişik versiyonlar ve adlar altında günümüze kadar ulaşmıştır. Bu felsefi düşünceye göre, canlıların yapısında, bir gayeyi, bir plânı araştırmak gereksizdir. Meselâ, gözler görmek için yaratılmamış, şans eseri oluşmuştur. Canlı, şans eseri ona bir defa sahip olduğunda görmemesi imkânsızdır. Bu yüzden tabiattaki gözle görünen açık intizamın ve ahengin temel sebebi şans ve ihtiyaçlardır. İlk insan Hz. Âdem’den itibaren gayeliliği esas alan düşünce sistemine göre ise, hiçbir şeyin başıboş ve tesadüf eseri olmadığı, bütün varlıkların belirli bir gaye ve hedefe göre plânlanarak yaratıldığı belirtilir. Günümüzde buna “Plânlı Tasarım” deniyor. Amerikalı Biyokimyacı Michael Behe’nin öncülük yaptığı bu görüş, Darwin’nin Kara Kutusu (Darwin’s Black Box) kitabıyla şöhret buldu. Darwin Teorisine alternatif olarak ileri sürülen bu görüşe göre, Darwin zamanında hücrenin içini bilinmeyen bir “Kara Kutu” olduğu, hücrenin detayları anlaşıldıkça, burada “çok kompleks bir tasarımın” bulunduğuna dikkat çekiliyor. Behe’ye göre, canlılardaki kompleks sistemlerin doğal seleksiyon ve mutasyonla, yani bilinçsiz mekanizmalarla ortaya çıkması imkânsızdır. Bu durum, hücrenin bilinçli bir şekilde tasarlandığını göstermektedir. Yaratılış ve gayeliliği savunanlar; atomun etrafında saniyede 50 bine yakın devir yapan elektronun, bir an bile tesadüfle ve başıbozuklukla hareket edemeyeceğini belirtilirler. Elektronların gelişi güzel hareket ettiği farz edilse, o elektronun hızla yörüngesinden fırlayarak, diğer atom sistemlerinin parçalanmasına ve neticede zincirleme atom reaksiyonlarıyla bir anda kâinatın atom bombası gibi infilak edebileceğine dikkati çekerler.

 

Böylece, bir atom ve elektron hareketinin dahi başıboş ve tesadüf eseri olamayacağını nazara verirler. Dolayısıyla, bütün varlıkların sonsuz bir kudret ve ilim sahibi tarafından plânlı ve gayeli yaratılıp idare edildiğini nazara alırlar. Materyalist felsefeyi savunan evrimcilerin en çok üzerinde durdukları konulardan birisi, varlıkların plânlı ve maksatlı yaratılmış olduklarını ileri sürmenin ‘bilimsel’ olmadığı, böyle bir düşüncenin ‘dogmatik’ olduğu ve tartışılamayacağı iddialarıdır. Niçin bu iddialarında ısrarlıdırlar? Çünkü Selimiye’yi kabul edip, Mimar Sinan’ı kabul etmemek mümkün değildir. Ya da Selimiye camiindeki şuursuz ve cansız taşların sanki her bir taş yanındaki arkadaşını, birleşme noktalarını, aradaki birleşme malzemesi olan karışımları, harçları ve istinad noktalarını oluşturan bağlantıları, kemerleri bilip tanıyor ve ona göre bir vaziyet ve şekil alıyor ve tüm cami bu şekilde ayakta tutulabiliyor gibi farzeden gayet imkan dışı ve safsata bir görüştür. Dolayısıyla, “Selimiye Camii’ni bir ustanın yapmış olmasını düşünmek bilimsel değildir” deyip mantıklı düşünmenin önü kesiliyor ve her şey tesadüfe veriliyor. Tesadüfen basit bir çorba bile oluşmazken, dünyadaki sonsuz sayıdaki varlıkların tesadüfen meydana geldiğini kabul, onlara göre, bilimsel bir düşünce tarzı oluyor!

Halbuki, Göze sadece bir araç olan bir Gözlüğün ustası varsa, harika bir tarzda yaratılmış olan gözün tesadüf eseri oluşması düşünülebilir mi! Veya bunu böyle farzedene mantıklı bir insan denilebilir mi? Aslında plânsız ve tesadüflerin ürünü bir varlığı incelemek yerine, plânlı tasarımın bulunduğunu bilerek araştırmanın çok daha mantıklı ve araştırma ruhunu kamçılayıcı olduğunu onlar da kabul ediyor. Ama maalesef, materyalist düşünceye olan doğmatik yaklaşım, mantıklı düşünmeye de ket vuruyor. Bir insanın kullandığı gözlüğün mutlaka bir ustasının olduğu ve bunun bir gayeye göre ve ölçülü yapıldığında herkes hemfikirdir. Ama gözün yapısına gelince, o tesadüfe veriliyor! Dolayısıyla bu şekilde, Bir ilah yerine sayısız ilah kabul edilmiş oluyor.

 

Halbuki tüm kainattaki cansız atom ve moleküller toplansa, onlara şuur ve idrak yeteneği verilmeden ve bir yaratıcısı olmadan Gözün tek bir hücresini dahi oluşturmaları mümkün değildir ve akıl dışı bir safsatadır. Dolayısıyla, her saniyede binlerce değişik ve planlı reaksiyonların cereyan ettiği tek bir hücreyi, bu materyalist felsefeye göre, bu hücrenin içersindeki DNA molekülleri idare etmektedir. Üstelik bunlar ‘akıllı moleküller’ olarak adlandırılır. Bu moleküller hücrenin en ince ayrıntılarına kadar her şeyi bilecek, o canlının geçmiş ve geleceğini kavramış olacak olması gerekir. Tabiî bu da yetmez, gerekli icraatları yapacak, hücreler arasındaki organizasyonu sağlayacak kudrete sahip bulunacak. Velhasıl, bu moleküller bir ilah kadar ilim, irade ve kudrete sahip olmalıdır. İlginçtir ki, böyle bir düşünceyi savunanlar, bir ilahı kabul etmeyip, atom ve moleküller adedince ilahları kabule mecbur kalıyorlar. İşin garibi, tek ilahı kabul ederek meseleye yaklaşım bilimsel bir düşünce tarzı olmadığı gerekçesiyle hemen reddediliyor. Ama her bir atoma veya moleküle bir ilah kadar görev yüklemek, tek ilmi düşünce sistemi olarak takdim edilmekten çekinilmiyor. Bize de, “Bu kadarına da pes doğrusu” demek düşüyor.

 

Soru: Yaratılış görüşü nedir? Yaratılış, değişimi kabul etmez mi? Yaratılış nasıl gerçekleşmiştir? Yaratılış devam etmekte midir?

 

Cevap: Bu sorulara cevap verme hakkı ve görevi, dinlerindir. Çünkü yaratma olayı Allah tarafından gerçekleştirilen bir hadisedir. Dolayısıyla Yaratılış görüşüne dinlerin sahip çıkması gayet normaldir. Diğer taraftan yaratılışçılar, Evrim Teorileri’nin izaha çalıştığı ana problemleri, kendilerinin de açıklayabileceğini ve hatta bu izahlarında evrim görüşlerine göre daha isabetli ve haklı olduklarını ileri sürmektedirler. Bunlar hiçbir canlının kendini plânlayıp yapamayacağına dikkati çekerler. Evrende atomdan galaksilere kadar her şeyin son derece düzenli, plânlı ve programlı yer aldığını, varlıkların kâinatta bu dengeli yerleşiminin, sonsuz bir güç, sonsuz bir ilim ve irade ile mümkün olduğunu belirtirler. Son yüzyıl içinde Yaratılış görüşü, ilmin verilerine uygun, “evrimin alternatifi” olarak detaylı bir şekilde ortaya konamamıştır. Dolayısıyla, ancak Evrim Teorileri’ne karşı reaksiyoner bir duruma düşülmüş ve umumiyetle bu teorilerin kendi görüşlerini ispat için kullandıkları deliller çürütülmeye çalışılmıştır. Ancak son 10 yıl içerisinde moleküler sahada ve özellikle hücre bazında cereyan eden biyolojik olayların çok karmaşık ve komplike reaksiyonları gerektirdiğine, bunun da önceden tasarlanmış ve plânlanmış olaylar olduğuna ve bu tasarımı yapanın ancak bir sonsuz bir ilim ve kudret sahibi tasarımcının olması gerektiği ya da bir Yaratıcı’nın bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Dinden gelen tepkiler, genelde Hristiyanlığın varlık ve yaratılış konusundaki kaynaklarına dayanıyordu. Hâlbuki bu kaynakların semavi sağlamlıkları şüpheli olduğundan delil ve iddiaları da tatmin edici değildi ve zayıf bir reaksiyondan ileri gidememişti. Bu bakımdan ilim çevrelerinden de fazla rağbet görmedi. Şunun da belirtilmesi gerekir ki, Yaratılış görüşünün takdim edilişinde, sınırlarının tespitinde, detaylarının izahında, biyolojik olayların ve özellikle varyasyonun yorumlanmasında, üzerinde birleşilmiş ve herkesin aynı şekilde anladığı bir yaratılış modeli yoktur. Bunda, evrim terminolojisinin yanlış anlaşılmasının da büyük payı vardır. Hristiyan din adamları ve Yaratılış görüşünü savunan Hristiyan bilim adamları, özellikle yüksek yapılı varlıkların bir anda bütün mükemmeliyetiyle ortaya çıktığını savunurlar. “Aşamalı değişim” adı verilen tedricî gelişimin olmadığını, zira böyle bir kabulün “yaratma” kavramına aykırı düştüğünü farz ederler. Dolayısıyla Yaratıcı daima vasıtasız olarak ve kısa zaman aralıklarıyla birdenbire yaratmaktadır. Bunun bir sonucu olarak, modern bilimsel verilerin de elde ettiği sonuçlara göre, bütün türler birbirlerinden bağımsız olarak ani şekilde ortaya çıkmışlardır. Fakat zamanla bunların bir kısmı hayat sahnesinden çekilmiş, onun yerini yenileri almıştır. İlk canlının meydana gelişi, dünyanın yaşı ve Tufan Olayı’nın yorumlanması gibi hususlar, özellikle Hristiyan kaynaklarda tahriften dolayı doğruluğu şüpheli olan bilgilerle savunulmaya çalışılmıştır. Oysa Dinler, vahye ve hadislere dayanırlar. Bu iki kaynaktan elde edilen bilgilerde şüphe olmadıkça, Yaratılış görüşünün şekillenmesinde başvurulacak asıl kaynaklardır. Bilindiği gibi Hristiyanlık ve Yahudilik, kaynak sağlamlığı bakımından güvenilir olmaktan çok uzaktır. Üstelik İncil ve Tevrat içerisinde Kainatın yaratılışı, Cennet ve Cehennem, Ahiret hayatı gibi konuların detaylarına çok fazla girilmemekte, sadece kısa açıklamalarla geçiştirilmektedir. Dolayısıyla bu kapalı ifadeler de yoruma açık bir hale gelerek Hristiyan bilim adamları için başvuru kaynağı olamamaktadır. Bu kaynaklar, değiştirildikleri için orijinal yorumlarını kaybetmişlerdir. Kaynak sağlamlığı bakımından İslâm dini ise diğerlerinden çok farklıdır. Bu dinin kaynakları zamanımıza kadar titizlikle muhafaza edilmiştir. O hâlde, yaratılış konusunda şüphelerden uzak ve tereddütlere yer vermeyen, daha gerçekçi izah tarzlarını İslâmî kaynaklarda bulacağımızı umabiliriz. Ancak İslâm âleminde Batı ve Yunan felsefesinin büyük tesiri sebebiyle yaratılış konusu farklı açılardan yorumlanmıştır. Dolayısıyla bu fikirlerin de tarihî seyir içinde gözden geçirilmesinde fayda vardır.

 

Soru: Varlıklar nasıl ortaya çıkmıştır?

 

Cevap: Varlıkların ortaya çıkışıyla ilgili ileri sürülen değerlendirmeleri dört grupta toplamak mümkündür. Bunlar;

 

1- Eşyanın, kendi kendine var olduğu görüşü,

2- Sebeplerin o şeyi vücuda getirdiğini kabul eden görüş,

3- Tabiatın, o varlığın teşkilinde rol oynadığı görüşü,

4- Varlıkların, ilim, irade ve kudret sahibi birisi tarafından

vücuda getirildiği görüşü.

 

Bu ihtimalleri test edebilmek için, tahtaya bir varlığın ismini yazalım. Meselâ, bu “murad” olsun. Şimdi, bu beş harfli yazının tahtaya, yani varlık aynasına nasıl yazılmış olabileceğini düşünerek, yukarıdaki ihtimaller ile ayrı ayrı değerlendirelim:

 

1-Eşyanın, kendi kendine var olduğu görüşü

 

Tahtadaki “murad” kelimesinin, kendi kendini yazması imkânsızdır. Bu beş harfli kelimelerin kendilerini yazmış olduğunu hiçbir kimseye inandırmak mümkün olamaz. Kaldı ki, bu beş harfin kendi kendine olabilmesi için, öncelikle kendileri mevcut olmalıdır. Başlangıçta yok olan bir şeyin önce yokluk aleminden varlık alemine getirilmesi gerekir. Mevcut olmayan bir şey, nasıl kendini yazacaktır? Dolayısıyla böyle bir yaklaşımın mantıklı hiçbir yanı yoktur. Demek ki, bu kelimenin bir yazıcısı vardır. Beş kelimelik bir kelime bile kendi kendine yazılamazken, bu kelimenin tanımladığı bir canlı varlık olan kişinin göz, kulak ve kalp gibi pek çok organdan meydana gelmiş olan uzuvlarının, hücrelerinin ve tüm doku ve organlarının kendisi, kendi kendine meydana gelebilir mi? Veya kendisinin bile haberinin olmadığı vücut fonksiyonlarını ve habersizce işleyen mükemmel bir düzeni tek başına yönetebilir veya yaratabilir mi? Elbette Haşa! Yaratamaz ve çok geniş bir ilim ve kudret dairesinde gerçekleşen bu olaylar zincirini kendi kendisinin koordine ettiği düşünülemez.

 

2- Sebeplerin o şeyi vücuda getirdiğini kabul eden görüş

 

“Murad” kelimesini yazan sebeplerin başında tahtaya o yazıyı yazan tebeşir veya kalem gelmektedir. Kalemin kendiliğinden yerinden kalkıp bu kelimeyi yazdığını, aklı başında olan bir kimseye inandırmak mümkün değildir. Ya da, bu kelimeyi elementler yazmış olmalıdır. Yani, her bir atom veya molekülün, bir araya gelerek bu yazıyı oluşturduğunu kabul etmek gerekecektir. Cansız ve şuursuz elementlerin böyle bir kelimeyi yazabileceğini hiç kimse kabul etmeyecektir. Bir kelimeyi dahi yazamayan sebepler, her bir hücresi çok organize olmuş ve adeta bir şehir gibi plan ve programa sahip milyarlarca hücreden oluşan bir insanı sebepler nasıl meydana getirmiş olacaktır?

3- Tabiatın, o varlığı meydana getirdiği görüşü

 

Önce tabiat nedir, onun bir tarifini verelim. Canlı ve cansız varlıkların tamamı olarak ifade edilen tabiat; sanattır, sanatkar değildir. Kanundur, kudret sahibi olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Mahluktur, Halık ve Yaratıcı olamaz.

Oysa Tabiatın unsurlarından olan; hava, su ve toprak gibi cansızlar varlıkların tahtaya, cansız moleküler alemden, şuurlu canlı varlık alemine çıkmış olan o kelimeyi yazması mümkün değildir. Canlı varlıklardan olan bitkiler ve hayvanlarda da böyle mana ifade eden bir kelime yazılamayacağına göre, demek ki, yazılan bu kelime, akıl, ilim ve kudret sahibi bir insanın eseri olmalıdır. Mana-yı harfini oluşturan beş harfli bir kelime dahi kendi kendine veya tesadüfen ya da tabiat tarafından tahtaya yazılamazken; dokuları, organları ile milyarlarca hücreden meydana gelen o kelimenin mana-yı isminin (kendisinin) tesadüfen, kendi kendine, ya da tabiat tarafından yapılması ve yazılması mümkün olabilir mi? “Murad” isminin yazılması için, nasıl ki bir irade, kuvvet ve ilim sahibi birisi gerekiyorsa, bizzat O’nun ve benzer bütün varlıkların yazılması, yani ortaya çıkarılması için de elbette bir Yaratıcıya ihtiyaç vardır. Bunda şüpheye mahal yoktur.

 

Soru: Sadece sebep-sonuç ilişkisiyle kainatın nasıl yaratıldığını anlamak mümkün müdür?

 

Cevap: Bilim, varlıkları sadece sebep-sonuç ilişkisiyle ele almakta ve onları tek boyuta indirgeyerek incelenmektedir. Böyle bir yaklaşım tarzı, kainatı anlamak ve ondaki yaratılış sırlarını çözmek için yeterli değildir. Bunun için maddi bilimlerin (Fizik, Kimya, Biyoloji, Anatomi, Biyokimya, İnorganik kimya, Doku ve Hücre bilimleri ve daha sayamadığımız pek çok bilim dalı) yanında metafizik, yani dinsel yaklaşıma da ihtiyaç duyulmaktadır. Bilim felsefecileri bugün, olayları incelemede, onların metafizik yönlerinin de dikkate alınmasını ısrarla dile getirmektedirler. Nitekim bunlar, dinin, evreni anlama ve açıklamada bilimi tamamladığı görüşündedir. Buna göre, bilimin sebep- sonuç ilişkisiyle evrenin anlaşılması ve anlatılması mümkün değildir. Yeterli bir açıklama, her şeyi bütünüyle kapsayan, kendine daha fazla bir şey eklenemeyen açıklamadır. Dolayısıyla, öyle bir açıklamayı bilimden değil, metafizikten elde edeceğimizi nazara verir. Buna göre, bilimsel metodun etkinlik alanı sınırlıdır. Hayatla ilgili pek çok problem, bu bilim alanın dışındadır. Örneğin, insana ilişkin bilimlerden Psikoloji davranışlarımızla "ruhsal" denen süreçleri inceler. Anatomi, fizyoloji, biyokimya vb. çalışmaların konusu organizmanın yapı ve işleyişine ilişkindir. Antropoloji, sosyoloji ve sosyal psikoloji insanı inançları, töre, gelenek ve

alışkanlıkları; hayat tarzı ve yaşama şekillerini ele alır. Bu çalışmaları birlikte değerlendirsek bile, insanı "gerçek niteliği"ne inerek onu bütün yönleriyle çözümlediğimizi söyleyemeyiz. Buna göre, insanın bilimsel metotla erişilemeyen bir öz niteliği, bir varlık ve mana problemi kalmaktadır. İşte bu özde saklı kalan şeye ancak Allah kavramına başvurarak açıklık getirilebilir. Aynı şekilde, dünyanın, Allah ile ilişkisi kurulmadıkça, kendi içinde ne anlamı ve ne de anlaşılır niteliği vardır. İnsan kulağına giren bir ses gözden yaş akıtıyor, kalbin çalışmasını hızlandırıyor. İnsanın biyolojik âlemini harekete geçiriyor. Böbrek üstü bezi salgısını arttırıyor. Buna bağlı olarak insan bedeninin tamamında biyolojik ve fizyolojik faaliyetler değişiyor. Halbuki, insan bünyesinde meydana gelen pek çok biyolojik hadise, kulaktan giren bir sesin insanın ruh âlemine yaptığı tesirle ilgili olmaktadır. Biyoloji, insanın ruhuna bağlı olan bu âlemine giremiyor. İşte insanı hakkıyla anlayabilmek için, onun bütüncül bir şekilde, yani hem maddesiyle ve hem de manasıyla ele alınması gerekiyor.

 

Soru: Yaratılışta sebeplerin rolü nedir?

 

Cevap: İlk yaratılış ve bazı mucizeler istisna edilirse, varlıkların yaratılışında daima sebep ve kaidelerin varlığı dikkati çeker. Kanunlar ve prensipler manzumesi her şeye hâkimdir. Bütün hareket ve davranışlar, belli bir nizamı takip etmek zorundadır. İlimlerin görevi de eşyanın tâbi olduğu bu kanunları tespit ve tayindir. İslâm itikadında sebep ve kanunlar, kesinlikle gerçek etki sahibi değildir. Asıl tasarruf, Allah’ın kudret ve iradesindedir. Sebepler ve kanunlar, kudretin tasarrufunu gözlerden gizlemeye memur birer perdedirler. Böylece, eşyanın yaratılışının ve değişiminin izahını ve yorumunu yapan kimsenin iradesini serbestçe kullanma imkânı tanınmıştır. Eşyadaki tasarruf sebepsiz cereyan etmiş olsaydı, insan iradesi yönlendirilmiş olacak ve imtihan sırrına muhalif olarak herkes ister istemez Allah’a ve O’nun kudretine inanmış olacaktı. Oysa, eşya arasındaki mevcut kurallar, fevkalade durumlar dışında değişmez. Hâl böyle olmakla beraber kâinat, otomatik işleyen ve ustasının karışmadığı bir makine veya saat gibi değildir. Varlık âlemindeki her oluş, her hareketi her an Allah’ın kontrol ve tasarrufundadır. Varlıklar birdenbire yaratılabileceği gibi, tedricî olarak da, yani aşamalı bir şekilde hasıl edilebilir. Hatta insanın yaratılışında da tedriciyet söz konusudur. Varlık âlemine bir hücreyle çıkıyor, dokuz ay sonra bebek olarak dünyaya ayağını basıyor. Bu tedricî tekâmül belli bir devreye kadar devam ediyor. İlk insanın da toprak, balçık, sülale gibi safhaları geçirdiği anlaşılıyor.

 

Dolayısıyla Kainattaki yaratılış gayesi hakkında şunlar kısaca söylenebilir:

 

1- Yaratılışta İlahî kuvvet, kudret, ilim ve irade kendini göstermektedir. Hâl böyle olmakla beraber, her hadise bir sebep-sonuç münasebeti içinde halk edilerek, sebep ve tabiat kanunları Allah’ın tasarrufuna perde edilmiştir. Bu bakımdan, değişik faktörler ve kanunlar iş yapıyor gibi görünmektedir.

 

2- Bazı varlıklar bir anda hasıl edilebildiği gibi, bazıları da aşama aşama kemale ulaştırılmaktadır.

 

Soru: Yaratılış sürekli midir? Veya bir anda başlayıp bir süre sonra sona mı ermektedir?

 

Cevap: İnsanın ortaya koyduğu bir eser, nasıl yapıldıysa öyle kalır. Onda gelişme ve büyüme özelliği yoktur. Fakat canlılar böyle değildir. Onlar ister bitki, ister hayvan ve isterse insan olsun, yaratılışları her an yenilenmekte, değişmekte ve farklılaşmaktadır. Dolayısıyla yaratılış, statik değil, dinamik bir olaydır. Bilindiği gibi, canlılar hücrelerden meydana gelmektedir. Her bir hücrede bir anda binlerce değişik reaksiyon söz konusudur. Dolayısıyla insanın yaratılışı bir anda başlamış ve bitmiş bir hadise değildir. Teneffüsle alınan ve verilen hava, besinlerle vücuda giren elementler, insanın hücrelerinde meydana gelen yapım ve yıkım olayları, insanın her an değiştiğini ve adeta yeniden yaratıldığını göstermektedir. Bu değişiklikleri belki küçük zaman dilimleri içerisinde göremiyoruz. Ama daha geniş aralıklarla kendimize bakınca bunu kolayca anlayabiliriz. Meselâ, 80 yaşındaki bir kimse, her sene bir fotoğraf çektirmiş olsa, ilk yıllardaki resimlerin kendisine ait olduğunda tereddüt edecek kadar değişiklikleri gözlemesi mümkündür. Demek ki, insanın vücudundaki elementler ve onların teşkil ettiği moleküllerde devamlı değişiklikler olmakta ve insan adeta her an yeniden yaratılmaktadır. Bir saniye sonraki insanın, pek çok atomu yenilenmiş, adeta yeni bir insandır. Bu bakımdan, Allah’ın kainattaki icraat ve tasarrufu her an devamlıdır. Kainat, bazı felsefecilerin (Kant, Voltaire, Hume gibi) tasavvur ettiği gibi, kurulmuş bir saat gibi, Allah tarafından yapılmış ve ondan sonra kendi haline bırakılmış değildir. İşte böyle her anı farklılık gösteren insan, her saniye başka bir insandır. Dolayısıyla bedenine gelen yeni elementlerin iman nuru ile nurlanması için, insanın imanını her an tazelemesine ve ibadet ve tefekküre ihtiyacı vardır.

 

Soru: Yaratılışı Bilim veya Felsefe yoluyla anlamak mümkün müdür?

 

Cevap: Canlıların yaratılışı mu’cizedir. Yani, insanın onu taklit edip yapması mümkün değildir. Bu yaratılış hadisesini görmek de, anlamak için yeterli değildir. Çünkü, bizim duygularımız ve algılama kapasitemiz çok sınırlıdır. Hele bu biyokimyasal olayların detaylarına inildikçe karmaşıklaşan olaylar zincirinin anlaşılması bile bugünkü geldiğimiz ileri bilim ve teknoloji noktasına rağmen imkansızdır. Tarih içerisinde pek çok ilim adamı ve felsefeci bu yaratılış konusuna değinmiş ve açıklamalar getirmiştir (örneğin, bunların en meşhurları olan Aristo ve Eflatun gibi) fakat bu ilmi delillerin de yaratılış olayını tam aydınlatmamasının çeşitli sebepleri vardır. Fakat bununla birlikte, tarih içerisinde çeşitli zaman aralıklarıyla yapılan çalışmalarla, günümüze kadar gelinen ilmi çalışmalar sayesinde, bu biyokimyasal süreçlerin tamamen kapalı olmayıp bir kısmının  açıklanabildiği görülmüştür. Bunun da aşağıdaki gibi basitçe sıralayabileceğimiz dört temel nedeni vardır:

 

Birincisi: Ortada nihayetsiz bir sanat vardır.

 

İkincisi: Bu sanat, statik olmayıp dinamiktir. Dolayısıyla, sürekli yenilenmekte ve değişmektedir.

 

Üçüncüsü: Yenilenen bu sanat ve hikmetin, tam olarak anlaşılabilmesi için sonsuz bir ilim gerekmektedir, bu ise beş duyuyla sınırlı insan algısının ve kapasitesinin çok üstünde, adeta imkansızdır.

 

Dördüncüsü: Canlı organizmadaki cereyan eden biyokimyasal süreçlerin büyük bir kısmı perdeli ve kapalı olup; yapılan tespitlere ve araştırmalara göre, medeniyet ve teknoloji çok ilerlese bile geçit vermeyecek şekilde yüksek bir ilmi seviyeye sahiptir. Çünkü ortada nihayetsiz bir ilim ve kudret tezahür etmekte ve anlaşılabilmesi için yine nihayetsiz bir ilim ve hikmeti gerektirmektedir.

 

Bu sonuçlarda şunu çıkarabiliriz ki, İnsanın şimdiki devam eden an be an yaratılışı ve değişmesi, en az ilk insanın yaratılışı kadar ehemmiyetlidir. Çünkü şimdi de her insan, tek hücreden yaratılıyor. Bunu biliyor ve görüyoruz. Bu yaratılış hadisesini her birimiz yaşayarak geldik. Her an da, yaratılışımız yenileniyor ve değişiyor. Ama bunun ne kadarını anlayabiliyoruz. Yaratılışta bir takım sebepleri bilmek ve saymak, onun basitliği ve bilindiği manasına gelmez. Dolayısıyla bilmek, sadece bizim bu konudaki cehaletimizi giderir. Mesela, alınan bir besinin, kan olması, kemik hücresine dönüşmesi, göze gideceğin göze, saça gidecek atom ve moleküllerin saça gitmesi ve hakeza. Bütün bu hadiseler çok geniş ve külli bir ilim ve iradenin kuvvet ve kudretin eseri olduğunu bize göstermektedir. İşte bu bakımdan insan, bazı felsefecilerin iddia ettiği gibi, birtakım kör kuvvetlerin ve serseri tesadüflerin ve tabiatın eseri olamaz. İsterseniz yaratılış olayını biraz daha açalım. Meselâ tavuk yumurtasını ele alalım. Bu yumurta da tek hücredir. İçerisinde belli oranlarda sodyum, potasyum, karbon ve hidrojen gibi belli elementler vardır. Uygun şartlarda 21 günde bu yumurtadan civciv çıkmaktadır. Yani, yumurtanın sarısı ve akı, kısa süre içerisinde kanat, barsak, tüy, gaga, göz, kulak, ciğer v.s olmuştur. İş böyle de kalmamış, bu sayılanlar ve daha sayılamayanlar bir vücut şeklini almış ve ona bir de hayat verilmiş ve ayrıca bir de ruhla güzelleştirilmiştir. İşte bu yaratılış olayı her an gözümüzün önünde cereyan etmektedir. Şimdi bu hadise basit sıradan herkesin yapabileceği bir iş midir? Ya da, bir takım gelişme basamaklarını bilimle izlediğimiz bu hadiseyi, gerçekten anladığımız söylenebilir mi?

 

İşte bir başka misal: incir çekirdeği. Bu çekirdeğin içinde ağacın bütün plan ve programı mevcuttur. Bu çekirdekten koca bir incir ağacının çıkması, ne kadar muazzam bir hadisedir. İnsanlık tarihi boyunca, varlıkların yaratılışı hakkında çok farklı felsefî görüşler ileriye sürülmüştür. Zaman zaman semavî beyanlar ve peygamberlerin mesajları ile Allah'ın kâinatta mutlak tasarruf sahibi olduğu bildirilmiş olmasına rağmen, bu mesajlar kısa sürede göz ardı edilmiştir. Bu hususta, özellikle Yaratıcı'nın isim ve sıfatlarını anlamada hata yapılmış, ya O'nun çok küçük varlıklarla uğraşmadığı yönünde bir ekol gelişmiş, ya da, Allah'ın belli bir büyüklükten sonraki varlıkları yaratmada zorluk çektiği yönünde batıl bir düşünce hâkim olmuştur. Yaratma fiili, Allah'ın tasarrufundadır. Bunu anlamak pek kolay değildir. Çünkü, bizim fiilimizle O'nunki çok farklıdır. Biz topraktan çanak çömlek yapıyoruz. O ise, bütün bitkileri, çiçekleri, yaprakları ve meyveleri ondan halk ediyor. Allah'ın (c.c.) görme, işitme, ilim, kudret, hayat gibi isim ve sıfatları zatındandır. Yani, O'nun varlığının gereğidir. Varlığı ile kâim ve daimdir, isim ve sıfatları zatından ise, bunların zıddı O'na bulaşamaz. Allah'ın yaratma fiilini bir derece anlamak için O'nun, isim ve sıfatlarına ait şu hususların bilinmesi gerekir:

 

1.                Allah'ın isim ve sıfatları zatındandır.

 

Yani, bizatihi O’nun varlığının gereğidir. Meselâ, Kudret sıfatını ele alalım. Allah’ın kudreti zatındandır. Yani, O'nun varlığının gereğidir. O sıfatın bulunmaması halinde o ilah olamaz. insanın sıfatları ise, zatından değildir. İnsanda sıfatlar zatından olmadığı, sonradan verildiği için, bu sıfatın bulunmaması halinde, yine o varlığını devam ettirir. Meselâ, kudreti olmayan bir kimse, yine insan tarifine dahildir. Görmesi, ya da işitmesi olmayan, yine insan tanımlamasının içindedir. Aklı ve ilmi olmayan da insandır. Halbuki ilah öyle değildir. O’nun bütün sıfatları sonsuz olarak bulunmak kaydıyla ilah olabilir. Yani, Kudreti sonsuz olmayan ilah olamaz. İlah’ın görmesi sonsuzluğa uzanmalıdır. Sonsuz işitmesi bulunmayan ilah değildir. Dolayısıyla, Sonsuz ilmi olmayan ilahlık dava edemez.

 

2. Allah’ın isim ve sıfatları zatından olunca, O'na o sıfatların zıddı giremez.

 

Zıttının girdiği farz edilse, bu durumda iki zıddın bir anda bulunması lazım gelecektir. Bu ise, mantıken ve aklen mümkün değildir. Meselâ, kudretin zıttı acizliktir. Bir ilah, aynı anda hem sonsuz güç sahibi ve hem de hiçbir şeye gücü yetmeyen aciz olmaz. Bir ilah için, hem sonsuz ilim sahibi olmak ve hem de hiçbir şeyi bilmemek mümkün değildir. Demek ki, sıfatlar zatından olunca, o sıfatın zıttı oraya giremiyor.

 

3. O'na sıfatların zıddı girmeyince, orada mertebe, derecelenme olmaz.

 

Sıfatlarda derecelenme, o sıfatın zıttının varlığı ile mümkündür. Güzellikteki derecelenme, çirkinliğin bulunması sebebiyledir. Acizlik olmayınca o kudrette derecelenme bulunmaz. İlimdeki mertebe, cahilliğin mevcudiyetiyledir.

 

4. İsim ve sıfatlarda derecelenme olmazsa, o isim ve sıfatlara fiillerin tahakkuku bakımından büyük küçük, az çok fark etmez.

 

Yani, bir atomu nasıl kaldırıyorsa, bütün kâinatı da öyle kaldırır, idare eder. Atomu idare eden kuvvet ile kâinatı idare eden kuvvet arasında fark yoktur. Bir atomu idare etmede ve onun ihtiyacını görmede harcanan kuvvet ne ise, bütün kâinatı idarede de harcanan kudret aynıdır. Yaratma noktasında da öyledir. Allah’a göre, bir atomu yaratmakla bir çiçeği yaratmak, bir insanı yaratmakla bütün insanları yaratmak, Bir baharı yaratmakla bütün kâinatı yaratmak arasında fark yoktur. Bir atomu yaratmakta harcadığı kudret ne ise, Cennet ve Cehennem de dahil, bütün âlemleri yaratmada harcadığı kuvvet aynıdır.

 

Peki Allah böyle nihayetsiz bir kudrete sahipse niçin ibadet ediyoruz veya Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı var mı? Diye bir soru gelebilir aklımıza. Evet, Allah Zülcelal nihayetsiz kudret sahibidir, Ehad ve Samed’dir, yani kendi varlığı hiçbir şeye bağlı değildir ve hiçbir şeye muhtaç değildir. Hayy ve Kayyum’dur, yani bütün varlık alemi varlığını devam ettirmesi için O’na muhtaçtır ve bizzat O’nun sayesinde ayakta tutulmaktadır. Fakat insan ve diğer mahluklar nihayetsiz fakr ve ihtiyaç dairesinde bulundukları için, bizatihi onlar varlıklarını devam ettirmeleri için O’na ihtiyaç duyarlar. Amma, yapılan ibadet ve taatlara gelince, elbette Allah’ın bizim ibadetimize ihtiyacı yoktur, fakat verdiği bu sınırsız nimetlere bir şükür ve hamd olması için, ayrıca her varlığın kendi lisanıyla ihtiyaçlarını ona bildirmesi için, bir nevi ibadete ve O’nu zikretmeye ihtiyacı oluyor. Allah bir atomun sesini nasıl işitiyorsa, bütün kâinatın sesini de öyle işitir. Bir atomu nasıl görüyorsa, bir sivrisineği veya diğer bütün varlıkları da aynı şekilde görür. Az-çok, büyük-küçük O’na göre birdir. Bunu, güneşin faaliyeti ile bir derece anlamak mümkündür. Meselâ, bahar mevsiminde gündüz vakti güneş, yansıdığı alandaki bütün bitkileri aydınlatmaktadır. Burada tek çiçek kalsa, diğer bütün bitkiler ortadan kalksa, güneşin işi kolaylaşmayacaktır. Yani, bütün bitkileri aydınlatmadaki rolü, sarf ettiği gücü ne ise, tek çiçeği aydınlatmada harcadığı gücü de aynıdır. Allah'ın bir mahluku olan güneş böyle olursa, elbette, kâinatın sahibi olan Cenâb-ı Hak için mahlûkatı yaratma ve idarede büyük küçük az çok hiç fark etmeyecektir. Yani bütün varlıklar, güneş örneğinde verildiği gibi birbirine ayna ve misal olacak, ve böylece Allah’ın varlığının hem isbatı hem de delili hükmüne geçecektir. İnsan kendisine verilen cüz-i ilim, irade kudret ve malikiyetle, Cenab-ı Hakk’ın ilmini, kudretini ve malikiyetini anlayamaz. Sadece “Ben nasıl ki, bu mülkün sahibiyim. Burada istediğim gibi tasarruf edebiliyorum, öyle de Cenab-ı Hak da bu kâinat mülkünün sahibidir ve onda istediği gibi tasarruf eder” der. Allah’ın isim ve sıfatlarını bir derece anlar. Bütün insanlarda el, yüz ve göz gibi organlar aynı olmakla beraber, her bir ferdin simasındaki farklılık Cenab-ı Hakk’ın ehadiyetini ve birliğini, istediğini istediği gibi yaptığını gösteren bir mührüdür. İnsan da yeryüzü sayfasında bir kelime gibidir. Her harfinde ayrı bir mana, her noktasında ayrı bir sanat ve hikmet gizlidir. Yüz trilyona yakın hücreden örülmüş bu insan sarayında her bir hücre bir nokta gibidir ve bu her bir noktaya binlerce cilt kitaba sığdırılmayacak kadar bilgi yükleyen kâinat sahibi, kendi varlığını ve birliğini böyle bir mühürle göstermek istemektedir. Bütün bilimlerin gayesi ve faaliyeti, bu kainat kitabını okuyup açıklamaktır. Ayrıca, bütün o sanatlı nakışlardaki basılı mühürleri ve yaratılış gayelerini derceden programları okuyabilmektir. İnsan kelimesini okumaya çalışan ilimler, onun her bir organını ayrı bir bilim sahası olarak ele almaktadır. Dolayısıyla, bu sahada edinilen bilgileri, Allah’ın eseri olarak algılamak, Allah’ı bilmeye vesiledir.     İşte İman-ı tahkikiye giden bir yol olan Marifetullah ile hakkı ve hakikati bularak, Allah’ın varlığını ve yaratılan Kainatı bir bütün olarak kavramaktır. Bu ilim sahasında bir kimse ne kadar ilerlese, bilgi sahibi olsa, marifetullah’ta, Allah’ı bilmede o kadar terakki eder. Cenâb-ı Hak, Kayyum isminin tecellisiyle bütün kâinatı her an ayakta tutmakta tasarrufunda bulundurmaktadır. Bir an bile, hiçbir şey O’nun nazarından hariç değildir. Nasıl ki, koca bir fabrikayı çalıştıran küçük bir şaltere komuta eden elektriğin bir an kesilmesi, o fabrikanın faaliyetini tamamen durdurursa, Sani-i Zülcelal’in kâinattaki tasarrufu, idaresi, kontrolü bir an çekilse, her şey alt üst olur, kâinat dağılır. Tıpkı insan ruhunun, insanın bütün bedeniyle bir anda alâkadar olduğu gibi, Cenâbı Hak da, kâinatta her şeyi bir anda, kendi katındaki tek bir zaman diliminde tüm eşyayı nazarında bulundurmakta, uzak yakın büyük küçük fark etmemekte, bütün sesleri tıpkı insan ruhunun, insanın bütün bedeniyle bir anda alâkadar olduğu gibi, Cenâbı Hak da, kâinatta her şeyi bir anda nazarında bulundurmakta, uzak yakın büyük küçük fark etmemekte, bütün sesleri birden işitmekte, bütün varlıkları bir anda görmekte, bütününü birinin imdadına göndermektedir. Bu gerçek Kur’an’da şöyle ifade edilir:

 

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.”

(Kaf,16-17)

 

Cenâbı Hak, bütün varlıkları hem vücuda gelmeden ve hem de vücuttan gittikten sonra bilmektedir. Yani, geçmiş ve gelecek her şey bir anda O’nun ilmindedir. Nasıl ki elimizde bir ayna olsa, bu aynaya göre sağ tarafımızdaki mesafe geçmiş, sol tarafımızdaki mesafe gelecek farz edilse, o ayna önce yalnız karşısını görür. Yukarıya çıktıkça her iki tarafı da birden içerisinde gösterir. Aynanın içindeki bu görüntüye göre artık geçmiş gelecek sözkonusu olmaz. Çünkü, her iki tarafı da birden görmektedir. İşte İlmi ezeli, hadîsin tâbiriyle, Alem-i Ula’dan Alem-i Alâ’ya, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Cenab-ı Hak için geçmiş ve gelecek söz konusu değildir. Her şey ve bütün âlemler bir anda O’nun nazarındadır.

 

Kur’Ân’a Göre YaratIlIş

 

Kur’an-ı Hakim’in esas amacı, insana Allah’ı ve peygamberleri tanıtmak, insanın dünyaya geliş maksadını, ahretin mahiyetini ve yaratılış gayesini öğretmek, yaratıcısına, kendi nefsine, ailesine ve çevresine karşı görevlerini bildirmektir. Kur’an-ı Hakim bu asıl mesajının yanında, kâinatın ve insanın yaratılışına ve diğer varlıklara da tâli derecede, bazen açık, bazen üstü kapalı, bazen de benzetme ve işaretler şeklinde temas eder. Bilimin görevi de, zamanın anlayışına ve bilimin seviyesine göre bu işaret ve mesajların açıklamasını ve yorumunu yapmaktır. Aynı konu ile ilgili farklı kimselerin aynı veya farklı zamanlarda değişik açıklamalar yapması normaldir. Burada esas olan, Kur’an’ın, âyetlerle ilgili bilimsel açıklamalara ve bilimsel çalışmalara nasıl baktığıdır. Dolayısıyla Kur’an, bilimsel açıklamaları ve çalışmaları teşvik eder.

 

Soru: İslâm dini bilimle çatışmaz mı?

 

Cevap: İslâmiyet’le bilimin çatışması söz konusu değildir. Çünkü, İslâm dini, kâinatın tamamını âdeta bir kitap gibi kabul eder. Allah’ın kudret sıfatının eseri olan ve elementlerle yazılmış bir kitap. Yani, kâinat kitabı. Her bahar sanki bu kitabın bir sayfası, asırlar o kitabın formaları hükmünde. İnsan da bu kitapta bir kelimedir. Bütün ilimlerin konusu, bu kâinat kitabıdır. Yani, taşıyla, toprağıyla, havasıyla ve suyuyla, bitkiler, hayvanlar ve insanlarıyla âlemi dolduran canlı ve cansız umum varlıkların yapısını, bağlı olduğu kanunları ortaya koyma görevi ilimlerindir. İlimler bir bakıma bu kâinat kitabını tefsir etmekte, yani açıklamaktadır. Atomdan galaksilere kadar her bir cismin yapısında ve tâbi olduğu kanunlarda; yüksek ve derin bir ilmin, geniş bir kavrayışın, engin ve sonsuz bir düşüncenin, son derece hassas bir ölçü ve plânlamanın, gayet merhametli ve sanatlı yapılışın varlığı görülmektedir. İşte, Allah’ın eseri ve sanatı olan bu kâinat kitabı, O’nu tanıttırmaktadır. İslâm literatüründe, bilimde ne kadar çok terakki edilse, yani varlıklar hakkında ne kadar geniş bilgi sahibi olunsa, O’nun kâinattaki tasarrufunun, hikmet ve hâkimiyetinin bilinmesini sağlayacağı, dolayısıyla Allah’ın o kadar daha iyi tanınmış olacağı vurgulanır. Bu, günümüzün ilerleyen bilim dünyası için büyük bir müjdedir! Cisimlerdeki bu ölçülü, bir maksat ve gayeye göre plânlı yaratılışın düşünülmesi de “Tefekkür”, fikir ve akıl yürütme, yorumlama olarak ifade edilir. Böyle bir saatlik akıl yürütme ve düşünmeyi, İslâmiyet bir sene nafile ibadetten üstün görmektedir. Kur’an; “Düşünmüyor musunuz?”. “Aklınızı kullanmıyor musunuz?” diyerek akla havale eder. Akıllı düşünmeye ve akıl yürütmeye teşvik eder. “Bu inceliği, ancak aklı selim sahipleri düşünüp anlar” der. Allah’tan ilmimizin arttırılmasını istememizi öğütler: “Rabbim, ilmimi arttır” de’. Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığına dikkat çekilir: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”. Düşünesiniz diye gerçekten size âyetleri açıkladık”. Bilinmeyen bir şeyin sorulup araştırılarak öğrenilmesi istenmektedir: “Eğer bilmiyorsanız, bilenlerden sorun” denmektedir. Hadislerde de ilme teşvik vardır: “İlim talebi için yola çıkan kimse, dönünceye kadar Allah yolundadır”. “Kim ilim öğrenmeyi talep ederse, bu onun geçmişteki günahlarına kefaret olur”. “Hikmetli söz mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa, hemen alması üzerine haktır”. “İlmin azalması, cehaletin artması” dünyanın sonu olarak belirtilmiştir. Ayrıca, İslâmiyet’te âlimin mürekkebi, şehidin kanından üstün tutulmuştur. Böyle bir din, ilme karşı olabilir mi? zaten bütün ilimler, Allah’ın kâinat kitabının tefsiri ve açıklaması değil midir? kur’an da O’nun kitabı, kâinat da. Kur’an’a ters düşen meseleler ise, ilim değil, ancak birtakım teori ve hipotezler veya ideolojik yaklaşımlar olabilir.

 

Soru: Varlıkların yaratılış gayesi nedir?

 

Cevap: Her güzellik ve maharet sahibi, bu güzelliğini, eserlerini, sanat inceliklerini hem kendi gözüyle görmek ve hem de başkalarının nazarıyla o eser ve sanatına bakmak ister. İşte Cenâbı Hak da, kendi sonsuz cemâl ve kemâlini görmek ve mahlûkatına göstermek hikmetiyle, bu kâinat sergisini açıp antika sanatlarını orada dizmek istedi. Bir çiçeğin yaratılması, bir baharın icadı kadar O’na rahat ve bütün mahlûkatın icadı bir atomun teşkili kadar kudretine kolay gelen Cenâbı Hak, bu kâinat sergisini hikmet, inayet ve adalet kanunlarına binaen tedricen açtı. Cenâbı Hak, önce bütün varlıkların esasını, özünü ve nurunu teşkil eden çekirdek misâli cevheri halk etti. O çekirdeği tekâmül ve terakki kanunlarına tâbi tuttu. Herşeyi kademe kademe, yavaş yavaş yokluk âleminden varlık âlemine çıkardı. Güneşi orada bırakıp, galaksi ve yıldızları yerlerine yerleştirdi, zemin sofrasını burada açtı. Semadan yağmuru indirdi, zemine toprağı serdi. Denizleri çeşit çeşit canlılarla, karaları bitkilerle şenlendirdi. İnayet ve Rahmetinin tecellisiyle önce sofraları seriyor, arkasından misâfirlerini gönderiyordu. Çimenler yeşeriyor, arkasından koyunlar, kuzular geliyordu. Zemin sofrası mükemmel hale gelince insan yer yüzüne gönderildi. Her varlık ve özellikle canlılar, mânâlı birer kelime, birer mektup, ya da kitap tarzında Cenâbı Hak tarafından yazılmıştır. Bütün şuurlu varlıklar onu inceliyor, tetkik ediyor, sanat inceliklerini ve harikalıklarını anlamaya çalışıyordu. Tabiî bu çok sınırlı bir algılama ve değerlendirme idi. Çünkü hem onları tefekkür edenler az sayıda hem de şuur sahipleri canlıların bütün sanat inceliklerine vakıf olamıyor ve dolayısıyla hakkıyla onun sanat ve kıymetini takdir edemiyordu. O halde canlıların en mühim yaratılış gayesi, doğrudan Cenâbı Hakk’ın kendi nazarına arz etmek ve cemal ve kemaline bir ayna olmaktı. Cenâbı Hak, sevdiği bu sevimli varlıkları ve özellikle canlıların hiç birine göz açtırmayarak mütemadiyen âlemi gabya gönderiyor, hiç birine uzun süre nefes aldırmadan bu dünyadan terhis ediyordu. Bu dünya misâfirhanesini devamlı doldurup misâfirlerin rızası olmadan boşaltıyordu. Şu kâinatta zaman nehri içerisinde devamlı akan ve çalkalanan, kafile kafile arkasından gelip geçen mahlûkatın bir kısmı geliyor, bir saniye sonra kayboluyor. Bir grubu bir dakika kalır, bir çeşidi bir saat bu âleme uğrar ve arkasından âlemi gabya gönderilir. Bazıları bir günde, bir kısmı bir sene, bir kısmı bir asırda, bazısı da asırlarda bu âlemi şahadete gelir; bazıları ise saniyenin milyarda biri ile ölçülebilecek zaman dilimlerin var olur ve bu kısa sürenin sonunda ebedi aleme gider gibi nice bilmediğimiz birtakım vazifeleri görüp gider. Varlıklar yokluğa gidip kaybolmuyordu. Kudret dairesinden gidiyor, ilim dairesinde, varlığını devam ettiriyordu. Âlem-i şahadetten âlem-i gayba gidiyordu. Dünya âleminden ahiret âlemine geçiyor, bir beldeden bir başka beldeye gidiyordu. Geçici ve karanlıklı, ezici ve boğucu olan bu âlemden nur âlemine, bâki âleme, yani gerçek aleme yolculuk yaparak gidiyordu. Dolayısıyla, eşyada görünen güzellikler ve mükemmellikler, Cenâbı Hakk’ın isimlerine aittir ve o isimlerin tecellileridir. Madem o isimler bâkidir, devamlıdır ve cilveleri dâimidir. Elbette onların nakışları yenilenir, daha güzel bir şekilde âlem-i bâkide tazelenir. Madem Sani-i Zülcelâl vardır ve bâkidir ve sıfat ve isimleri de devamlıdır. Elbette o isimlerin cilveleri, nakışları ve tezahürleri de, bâki bir âlemde devamlıdır. Kâinattaki bu esrarengiz faaliyet ve hareketin altında yatan sırlardan birisi, bu akıl almaz faaliyetin verdiği lezzettir. Küçük olsun büyük olsun her bir hareket bir lezzet verir. Denilebilir ki, her faaliyette bir lezzet vardır. Bütün mahlûkatın bu sevk ve hareketten aldığı lezzeti müşahede eden Sani-i Zülcelâl, kendi zatına münasip kudsi bir muhabbet, mukaddes bir lezzetle böyle hadsiz faaliyetle ve sayısız yaratıklarıyla kâinatı daima tazelendiriyor, çalkalandırıyor ve değiştiriyor. Varlıkların yaratılışında her an süratli ve sanatlı değişmelerin olması ve hiçbir şeyin kararında kalmaması, fezadaki sonsuz sayıdaki yıldız ve gezegenlerin çok hikmetli ve ölçülü hareketleri, atomdan galaksilere kadar olan her bir varlıktaki hareket ve faaliyet, kışta beyaz elbisesine bürünen zemin yüzünün baharda rengarenk elbiselerle süslenmesi ve ağaçlara takılan her bir meyve, akıl sahiplerine bir şeyler söylemek istiyor. Âdeta, göklerin ve yerin hareketli varlıkları ve hareketleri, onların konuşmalarındaki kelimelerdir ve hareketleri ise bir konuşmadır. Kâinattaki faaliyet dahi kâinatın ve içindeki varlıkların sessizce bir konuşması ve konuşturulmasıdır. Kâinat, âdeta bir biri içerisinde sarılı bir gül goncası gibidir. İşte Yaratıcı; Halık, Hakim, Hakem, Rahman, Rahim, Hayy ve Kayyum isimlerinin tecellisi olan şu kâinatı öyle bir kitap şekline getirmiştir ki, âdeta her sayfasında yüzer kitap yazılmış. Ve her satırında yüzer sayfa yerleştirilmiş ve her kelimesinde yüzer satır mevcuttur. Her harfinde yüzer kelime var. Her noktasında bu kâinat kitabının bir fihristi, indeksi bulunur bir tarzdadır. O kitabın sayfaları, satırları, ta noktalarına kadar yüzer cihette yaratıcısını ve kâtibini gösteriyor ki, kendi varlığından yüz derece daha ziyade katibinin varlığını ve birliğini, vahdetini ispat eder. Bu büyük kâinat kitabının bir sayfası, yer yüzüdür. Bu sayfanın bir satırı bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar ve bitkiler, bahar mevsiminde beraber birbiri içinde yanlışsız yazıldığı gözle görünüyor. O satırın bir kelimesi, meyve vermek üzere, yaprak ve çiçek açmış bir ağaçtır. İşte bu kelime, muntazam, ölçülü, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Sani-i Zülcelal’in varlığına işaret eder. Senin bahçende kirazlar nasıl yaprak ve çiçek açıyor ve meyve veriyorsa, zemin yüzündeki bütün kirazların da aynı kanuna tâbi olması, buradaki tavuğun verdiği yumurta ile yeryüzünün her tarafındaki tavukların aynı kanunu göre aynı şekil ve yapıda yumurta vermesi, buradaki koyunun süt ve yavru verirken tâbi olduğu kanunun bütün yer yüzünde aynı olması, Sani-i Zülcelal’in varlığını, vahdetini ve her yerde tasarruf sahibi olduğunu bildirir. Nasıl ki, güneşe karşı parlayan ve akan büyük bir ırmağın kabarcıkları güneşi gösteriyor. O kabarcığın gitmesiyle arkalarından yeni gelen kabarcıkların yine güneşi göstermesiyle daimi bir güneşin varlığına işaret eder. Şu kâinattaki her bir varlık da, bu dünyaya gelişi ve hayatlarıyla Vacibü’l-vücud’un varlığına ve birliğine şahadet ettikleri gibi, zevalleri ve ölümleriyle o Vacibü’l-vücud’un Ezeliyetine ve Ehadiyetine şahadet ederler.

 

Soru: Kur’an’a göre varlıkların yaratılışı nasıl gerçekleşmiştir? Ne kadar sürmüştür?

 

Cevap: Kur’an-ı Hakim’de yaratılış kıssası bir bütün hâlinde verilmez. Kur’an’ın çeşitli yerlerinde ana prensipleriyle ve genellikle yaratıcısı nazara verilerek zikredilir:

 

O (Allah) ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı”.

 

O (Allah)’dur. Gökleri, yeri ve aralarında olanları altı günde yarattı”.

 

gibi. Buradaki “gün,” 24 saatlik süreden ziyade, gündüz yani aydınlığı ifade eden kainatın ışığa boğulduğu ve bing bang, yani büyük patlama ile başlayan genişleme ve açılma evresidir. Modern bilim adamları bu sürece “Işık evresi” bunun öncesine ise “Karanlık Evre” adını vermektedirler. Kur’an’a göre, bu yaratılma sürecini içeren ışık evresi, altı gün olarak ifade edilen ve toplam uzunluğu yaklaşık 15 milyar yıl olan bir sürede gerçekleşmiştir. Fakat bu evrenin her bir aşaması aynı uzunlukta değildir. Örneğin, ilk evre yani ilk gün 8 milyar yıl, ikinci evre yani ikinci gün 4 milyar yıl, üçüncü evre yani üçüncü gün 2 milyar yıl, dördüncü evre yani dördüncü gün 1 milyar yıl, beşinci evre yani beşinci gün 0,5 milyar yıl ve son olarak altıncı evre yani altıncı gün de 0,25 milyar yani yaklaşık 250 milyon yıl sürmüştür. Böylece hepsini topladığımızda, altı günlük sürenin yaklaşık olarak 15-16 milyar yıl olarak evrenin yaşına tekabül ettiğini buluruz. Ayrıca, arkeolojik ve jeolojik araştırmalara göre, tüm canlı türlerinin aynı anda ve birden yaratıldığını öngören “Kambriyen Patlaması”nın da yaklaşık 750 milyon yıl önce başladığı bilinmektedir. Dolayısıyla, tüm canlıların son iki günde ve sudan yaratıldığını belirten Kur’an-ı Hakim daha bu bilimler gelişmemişken, yani 1400 yıl öncesinden mu’cizevi bir tarzda evrenin yaşından ve canlıların yaratılış sürecinden harika bir tarzda haber vermektedir. “Yevm” kelimesinin çoğulu “Eyyam” ise, “günler” manasına gelmekle birlikte, “uzun zaman, süre belirlenmemiş zaman devresi” olarak da kullanılır. Kur’an’da Allah nezdindeki günlerin bizim günümüzle bin yıl ve bunun katları kadar olduğu belirtilir:

 

Ve senden azabın acele gelmesini isterler. Hâlbuki Allah vaadinde asla hulf etmez ve şüphe yok ki, Rabbin indindeki bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin yıl gibidir.

 

Arapça’da bu rakamlar çokluğu ifade ettiği için, kesin sayılar şeklinden ziyade “devir” manasında alınması daha uygun görülmektedir. Nitekim bazı âlimler bu manada anlamıştır. Hatta bazı yerde, her bir günün 50 bin sene olduğu belirtilir:

 

Melekler ve ruh oraya bir günde çıkarlar ki, oranın mesafesi 50 bin yıldır.”

 

Yeryüzünün de devreler hâlinde yaratıldığı nazara verilir. İşte, aşağıda kainatın ve dünyanın ilk yaratılışıyla ilgili bazı ayetler verilmektedir:

 

De ki: ‘Siz mi arzı (Dünya’nın yerkabuğunu oluşturan son oluşum evresini ve tüm canlıları) iki günde yaratanı tanımıyor ve O’na eşler koşuyorsunuz? İşte, âlemlerin Rabbi O’dur.

 

O’na (Yeryüzünde) üstünden ağır baskılar (sağlam dağlar) yaptı. Onda nice bereketler yarattı ve onda arayıp soranlar için gıdalarını (bitkilerini ve ağaçlarını) tam dört günde takdir etti (düzene koydu).

 

“Allah O'dur ki yedi göğü ve yerden de onlar kadarını yarattı. Emir bunlar arasında iner ki Allah'ın her şeye kâdir olduğunu ve Allah'ın bilgisinin, her şeyi kuşattığını bilesiniz.”

 

“O'dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arş üzerine istivâ etti (hükümran oldu). Yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni, ona çıkanı bilir. Nerede olsanız O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”

 

“Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirli bir süre için yarattık.”

 

“Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu. Her göğe kendi işini bildirdi. Biz en yakın göğü (Dünya Seması) kandillerle süsledik ve koruduk. İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir.”

 

“Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin." dedi. Her ikisi de: "İsteyerek geldik" dediler.”

 

“O kâfir olanlar, görmediler mi ki, göklerle yer bitişik bir halde iken (Büyük patlama öncesinde galaksi oluşumunu sağlayan madde evreni ile esirden oluşan karanlık madde veya Kambriyen patlaması öncesi atmosfersiz olan dünya seması ortamı ile sonrasında canlılarla çeşitlenen, hayat nuruyla aydınlanan denizlerden oluşan Suküre) biz onları ayırdık. Hayatı olan her şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?”

 

“O, gökleri ve yeri hak ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne sarıyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıyor. Güneşi ve ay'ı emrine âmade kılmıştır, her biri belli bir süreye kadar akıp gitmektedir (Kendileri için belirlenmiş yörüngelerde dolaşmaktadırlar). İyi bil ki, çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan ancak O'dur.”

 

Buradan çıkarabileceğimiz bir sonuç ise, tüm kainatın yaratılışının her biri farklı uzunlukta süren toplam altı evrede tamamlandığını, yeryüzünün iki devrede genel durumunu aldığını, bütün varlıkların yaşayabileceği uygun şekle de dört devrede ve insanın yaratılışından önce uygun hale ulaştığını anlamak mümkündür. Nâziât Suresi’nde varlıkların birbiri ardınca yaratılışı ve tanzimi ile bunların ne için halk edildiği şöyle belirtilir:

 

Sizi yaratmak mı daha zordur, yoksa göğü yaratmak mı? Ki Allah onu bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. Gecesini karanlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Bundan sonra da yeri düzenlemiştir. Suyunu ondan çıkarmış ve orada otlak yer meydana getirmiştir. Dağları da yeryüzüne sapasağlam yerleştirmiştir. Bütün bunları sizin ve hayvanlarınızın geçimi için yapmıştır.”

 

Kaf Suresi’nde de yeryüzündeki bitki ve ağaçların durumuna dikkat çekilir:

 

Gökten bereketli bir su indirdik, onunla biçilecek taneli ekinler bitirdik. Birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları yetiştirdik, kullarımıza rızık olması için. Ve o suyla ölü bir diyara can verdik. İşte, kabirlerden çıkış da böyle olacaktır.

 

Her canlı varlığın mahiyetinin su olduğu ve bunların sudan yaratıldığına şöyle işaret edilir:

 

İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi. Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?.”

 

Allah bütün canlıları sudan yaratmıştır. Bazısı karnı üzerinde  sürünür, bazısı iki ayakla yürür, bazısı da dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.”

 

Burada, her hayvan türünün müstakil olarak, yani her canlı türünün nkendine has özellikleri olacak şekilde ayrı ayrı yaratıldığını anlamak mümkündür. Bu yaratılışın menşeinin su olduğu, yani üremeyi sağlayan tek hücreli spermanın ve bunun yumurta hücresinin birleşmesiyle teşekkül eden zigotun büyük kısmını suyun teşkil ettiği nazara verilir. Eritici olduğu için hücre reaksiyonlarının temel maddesi de, zaten sudur. Bir organizma için su, bütün besinler derecesinde önemlidir. Vücut suyunun yüzde 10-20 kadarı kaybedilince hayat devam edemez. Ve su bulunmayan ortamda hayatın olması imkânsızdır. Anne karnındaki ceninin yüzde 94’ü, süt çocuğunun yüzde 80’i ve yetişkinin yüzde 70’i sudur.

 

Soru: İnsan yoktan mı yaratılmaktadır, mevcut maddelerden mi yapılmaktadır?

 

Cevap: İnsan, hem yoktan yaratılmakta ve hem de mevcut maddelerden inşâ edilmektedir. Bilindiği gibi, Allah’ın iki türlü yaratması vardır. Birincisi, yoktan, hiçten yaratma. Buna ibda (veya ihya) deniyor. Diğeri de, mevcut maddelerden inşâ’dır. Bir hikmete binaen, Cenab-ı Hak, bütün mahlûkatın ham maddesi olan elementleri başlangıçta yoktan var etmiştir. Daha sonra, varlıkların maddesini bu elementlerden inşâ etmektedir. Meselâ, bedenimizde görev alan elementlerin her birisi, bir şekilde çevreden, ya besinlerle, ya da teneffüs ettiğimiz hava ile bize gelmektedir. Bu cihetiyle inşâ her an devam etmektedir. Bir de elementlerde olmayan özellikler vardır. Meselâ, insanın kendine has şekli, sesi ve hatta yürüyüşüne varıncaya kadarki özellikleri yoktan yaratılmaktadır. Ayrıca bazı organik fonksiyonları meydana getiren elementler ve organik moleküller doğada az bulunduğu için bazı bitkiler yoluyla hazır alınır. Çünkü bu özellikler atom ve moleküllerde bulunmamaktadır. Demek ki, Cenab-ı Hakk’ın hem inşâ şeklinde mevcut elementlerden yapma ve hem de yoktan yaratma kanunu her an devam etmektedir. Çünkü devam eden sürekli bir yaratılış için her ikisi de gereklidir.

 

Soru: Madde sürekli ve sabit midir, yani Yoktan var olmaz, var olan yok olmaz mı?

 

Cevap: Bin sekiz yüzlü yıllarda Lavosier, böyle bir prensibi ileri sürüyor ve “Yoktan var olmaz, var olan da yok olmaz” diyordu. Fakat, Lavosier bunu söylerken, gerekli şartlarını da belirtiyordu. Yani diyordu ki, kapalı kaplarda bulunan bir madde, mesela düdüklü tencerede, var olan bir madde kaybolmaz, ancak başka şekillere dönüşebilir. Buraya da; “Dışarıdan bir madde girmediği sürece, yoktan var olmaz” diyor. Şimdilerde bu söz mutlak manada, yani bütün kâinat için kullanılmaya çalışılıyor. Güya kâinatta var olan yok olmaz, yok olan da var olmazmış gibi düşünülmeye çalışılıyor. Oysa bu sözü söyleyebilmek için, her şeyden önce, bütün kâinatı dolaşıp, neyin var neyin yok olduğunu tespit etmek gerekir. Halbuki uzayda, daha bize ışığı ulaşmamış binlerce galaksi vardır ve her bir galakside de en az birkaç milyar yıldız bulunmaktadır. Bütün buralarda olup bitenleri anlamadan ve bilmeden bütün kâinat hakkında böyle bir söz, bilimsel değil, sedece ideolojik bir yaklaşımdır. Bu da pozitif bilimi materyalizme, ateizme yani dinsizliğe alet etmektir. Kainatta bir şeyi “Yok” diyebilmek için bütün kainatı gözden geçirmek gerekir. Bu da yetmez. Çünkü, bu gözle bizim gördüğümüz şey çok sınırlıdır. Mesela, görünen ışık, mevcut ışığın ancak %3.5’dur, %96.5’nu görmüyoruz. Radyo ve televizyon ile varlığından haberdar olduğumuz görüntü ve sesler, bizim normal görme alanımızın dışındadır. Bu şekilde görüntü alanının haricinde pek çok alemin varlığından bahsedilmektedir. İnsanda; akıl, hayal, hafıza, merak, endişe, korku, muhabbet, nefret ve adavet gibi pek çok his ve duygunun varlığı bilinmekte, fakat görülememektedir. Dolayısıyla, varlıkların mevcudiyetini sadece gözün gördükleriyle sınırlı kabul etmek, gözün görmediğini yok saymak, cahilliğin ifadesidir veya dinsizlik taassubudur. Cenab-ı Hak, canlıların elementlerde bulunmayan, şekil, ses, hayal, hafıza, merak endişe, korku, muhabbet, nefret ve adavet gibi özelliklerini her an, yoktan yaratmaktadır. Mesela, bülbülün şekli ve sesi, gülün goncası atomlarda bulunmadığı için yoktan yaratılmakta veya o cismi oluşturan moleküllere o özellik sonradan kazandırılmaktadır. Dolayısıyla, sınırsız sayıdaki atom ve molekülden belirli özelliklere ve canlılık fonksiyonlarına sahip bir yapının oluşması (tesadüfi süreçlerle ve yoktan var olan mikroskobik bakteriler gibi vs.) ile açıklamak mümkün değildir. Demek ki Allah, mevcudatı hem yoktan var etmekte ve hem de mevcut maddelerden inşâ suretinde her an yaratmaktadır.

 

Soru: İnsan nasıl yaratılmıştır?

                                  

 

Cevap: Bütün varlıkların ve insanın yaratıcısı Cenab-ı Hakk’ın kelamı olan Kur’an-ı Hakim, insanın yaratılışından uzun uzadıya bahseder. Kur’an insanın dört yaratılış tarzını nazara verir.

Bunlar;

1- Kadınsız ve erkeksiz yaratılış: Hz. Âdem’in yaratılışı,

2- Erkekten, kadın olmaksızın yaratılış: Hz. Havva’nın yaratılışı,

 

3- Kadından erkek olmaksızın yaratılış: Hz. İsa’nın yaratılışı,

 

4- Erkek ve kadından, genel üreme kanununa göre, insanın yaratılışı: Diğer tüm insanların yaratılışı.

 

Birincisi: Hz. Âdem’in yaratılışı meselesi

 

Kur’an-ı Hakim’de, Hz. Âdem’in topraktan belirli bir süreç içerisinde ve aşama aşama yaratıldığına dikkat çekilir:

 

“Andolsun Biz insanı kuru bir çamurdan, değişmiş cıvık bir balçıktan yarattık.”

 

“Allah insanı, pişmiş bir çamura benzeyen bir balçıktan yarattı. Cinleri de hâlis ateşten yarattı.”

 

”And olsun biz insanı, çamurdan, bir sülâleden (süzülüp çıkarılmış ve canlılığı teşkil eden organik maddeleri içeren bir çamurdan) yarattık.”

 

“O, sizi bir nefisten yarattı. Hem sonra onun eşini de ondan var etti. (Başlangıçta) Sizin için yumuşak başlı hayvanlardan sekiz çift indirdi. Sizi analarınızın karınlarında üç karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa yaratıp duruyor (Embriyo halindeki üç karanlık devreden oluşan yaratılış basamakları). İşte Rabbiniz Allah O'dur. Mülk O'nundur, O'ndan başka tanrı yoktur. O halde nasıl haktan çevrilirsiniz?”

 

“Doğrusu biz insanı, imtihan etmek için karışık bir nutfeden (erkek ve kadın sularından) yarattık da onu işitici, görücü yaptık.”

 

“Allah, her hayvanı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki yağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür. Allah dilediğini yapar; çünkü Allah her şeye kâdirdir.”


Bu âyet-i kerimelere dikkat edersek, yaratılışın içerisinde organizmanın gerekli olduğu tüm organik bileşikleri içeren bir hulasa halindeki toprakla başladığını, daha sonra bunun çamur hâlini aldığını anlamak mümkün. Bu çamur da süzülerek “çamur özü” hasıl olmuştur. İşte buradaki ilk ayetlerde bahsedilen yaratılış meselesi ise, ilk insan olan Hz. Adem’in yaratılış sürecinden bahsetmekte, sonrasında gelen ayetlerde ise, bu kez anne karnındaki üç aşamalı embriyonik yaratılış meselesine geçilmektedir:

 

Andolsun ki Biz insanı, çamurdan süzülmüş bir hülasadan (özden) yarattık.”

 

Daha sonra balçık hâlini alan bu çamur özünün zamanla değiştiği ifade edilir:

“(İblis): ‘Ben bir salsaldan (kurumuş çamurdan), değişken bir balçıktan (hamein mesnûn) yarattığın insana secde edemem!’ dedi.

 

Hz. Âdem’in yaratılış şekli, bir bakıma günümüzdeki insanın yaratılışına benzerlik gösterir. Midedeki besinlerden spermanın süzülerek çıkarılması gibi, çamur da süzülerek çamur özü (sülale) hasıl edilmiştir. Bir müddet bu hâlde kalan çamur özü, balçık şeklini (hamein mesnûn) almış ve daha sonra katı hâle (salsal) sokulmuştur. Bu devreden sonra kuruyan bu balçığa insan şekli verildiğini anlıyoruz:

 

Sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ dedik.

 

Cenab-ı Hak, Hz. Âdem’i topraktan, onun neslini de nutfeden yarattığını şu ayet-i kerime ile beyan eder:

 

Allah sizi (Hz. Âdem’i) bir topraktan, sonra nutfeden (bir zigottan -Hz. Âdem’in nesli-) yaratmış, sonra da sizi çiftler hâlinde var etmiştir.

 

İkincisi: Hz. Havva’nın yaratılışı meselesi

 

İbrani’ce Tevrat’ta, Hz. Havva’nın, Hz. Âdem’in sağ böğründeki 13. kaburga kemiğinden yaratıldığı belirtilir:

 

“Allah Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, Allah O’nun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın (Hz. Havva) yaratarak O’nu Adem’e getirdi. Adem, ‘İşte, bu benim kemiklerimden alınmış bir kemik, Etimden alınmış bir ettir’ dedi.”

 

(Eski Ahit, Yaratılış, 2. Bâb, 21-23. âyetler)

 

İncil’de de yine Tevrat paralelinde görüş yer alır. Hz. Havva’nın yaratılışı ile ilgili olarak Kur’an-ı Hakim’de şu âyet dikkat çekicidir: 

Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten (candan) yaratan; ondan da yine onun eşini yaratıp ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten sakının.

 

Zümer Suresi’nde de Hz. Âdem’den eşinin nasıl yaratıldığına dikkat çekilir ve şöyle buyurulur:

 

“Allah sizi tek bir nefisten (Âdem’den) yarattı, sonra ondan eşini yarattı.”

 

“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”

 

Bunu açıklar mahiyetteki bir hadiste de şöyle buyurulur:

 

Kadınlar hakkında hayır tavsiye ediniz. Yani, onlara iyi davranınız. Çünkü kadın eğri kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri kısmı baş tarafıdır. Onu doğrultmaya çalışırsan kırarsın. Hali üzere bırakırsan öyle eğri kalır. Kadınlar hakkında hayır tavsiye ediniz.

 

İnsanın yaratılışı ile ilgili olarak bir başka ayette de şöyle buyurulur:

 

"Şimdi, insan hangi şeyden yaratıldı? İbretle baksın. O, atılıp dökülen bir sudan yaratılmıştır. Ki, arka kemiği ile göğüs kemikleri arasından çıkar. Şüphe yok ki Allah onu tekrar diriltip döndürmeye elbette kadirdir.

 

Günümüz tıbbı da, bu ayetin ifade ettiği manaya yaklaşmıştır. Normal üreme kanununda, insanın temel yapısını sperm ve yumurta hücreleri teşkil eder. Bu iki hücrenin ilk teşekkül yeri, Kur’an-ı Hakim’de, omurga kemiği ile göğüs (eğe) kemikleri arası olarak verilir. Günümüz tıp ilmi de, hamileliğin yedinci ayında erkek cenin sperm kesesi olan husyelerin yavaş yavaş vücudun dışındaki torbaya, kız ceninindeki yumurtalığın ise leğen boşluğuna indiğini belirtmektedir. Dolayısıyla, yulkarıda verilen Hz. Havva’nın yaratılışı ile ilgili ayetin verdiği haber ve hadisi şerifin ayeti yorumunun akla ve bilime tamamen uygun olduğu görülmektedir. Tüm bunlar da, Kur’an’ın 1400 sene sonra ulaşılabilen diğer mu’cizelerindendir.

Üçüncüsü: Hz. İsa’nın yaratılışı meselesi

 

Hz. İsa (a.s.), Hz. Meryem’den babasız olarak dünyaya gelmiştir. Onun bu hali, bir bakıma Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya benzemektedir. Onlar, anne ve babasız yaratılmışlardır. Kur’an’da Hz. İsa’nın yaratılışı, Hz. Âdem’in yaratılışına benzetilir ve Cenab-ı Hak bunu âyet-i kerimede şöyle buyurur:

 

Şüphe yok ki, Allah Teâla’nın nezdinde İsa’nın hâli, Âdem’in hâli gibidir ki, onu topraktan yarattı, sonra ona ‘ol’ dedi, o da

oluverdi.”

 

Bu konu hakkında daha detaylı bilgi edinmek isteyenler, İsevilik İşaretleri isimli eserimizin birinci cildine bakabilirler. Hz. İsa’nın yaratılışı, genel üreme kanunlarının dışındadır. Bilindiği gibi, insanların, bitkilerin ve hayvanların çoğalmasında anne ve babaya ihtiyaç vardır. Bu, Cenab-ı Hakk’ın genel bir üreme kanunundur. Bütün kanunların istisnası olduğu gibi, bu kanunun da, hem bitkilerde ve hem da hayvanlarda istisnaları mevcuttur. Zaman zaman Cenab-ı Hak, bu istisnai yaratılışı, insanlarda da göstermiştir. Nitekim, Hz. Âdem ve Hz. Havva anne ve babasız yaratılmışlardır. Ayrıca, bütün canlıların ilk atalarının yaratılışları da bu üreme kanunlarının dışında cereyan etmiştir. Cenab-ı Hak, varlıkları anne-babasız veya bunlardan birisi olmaksızın yaratmakla, yaratma hususunda ihtiyar sahibi olduğunu, kanunlarını dilediği şekilde değiştirebileceğini, varlıkları bağımsız ve kayıtsız yaratabileceğini göstermektedir. Gerek bitkiler aleminde ve gerekse hayvanlar aleminde, eşeysiz üreme olarak ifade edilen, anne ve babasız üremeler de mevcuttur. Yani, anne olmadan, ya da baba olmadan yaratılan diğer canlı türleri de vardır. Örneğin, hayvanlar alemindeki arılar, bunlara bir misal teşkil ederler. Ana arı, belli bir devrede, erkekle çiftleşir. Çiftleşme sonunda spermler, sperm keseciğinde toplanır. Daha sonra bu ana arı yumurtlama esnasında, yumurta kanalına sperm salınırsa yumurta döllenmiş olur ve bu yumurtalardan dişi arılar çıkar. Şayet yumurta kanalında yumurta döllenmemişse, bu yumurtalardan da erkek arılar hasıl olurlar. Yani erkek arılar babasız dünyaya gelmektedirler. Anne veya babasız üremeye, bitkiler aleminde de pek çok misaller mevcuttur. Örneğin, bunlardan mantarlar ve eğrelti otları, spor adı verilen küçük yapıların doğrudan çimlenmesiyle hasıl olmaktadırlar. Bira mayası mantarında da, tomurcuklanma ile yeni fertler teşekkül etmektedir. Bütün bunlar genel üreme kanunlarının dışındadır. Aynı şekilde, çileğin etrafa uzattığı dalları toprağa temas edince köklenir ve oradan yeni çilek bitkisi gelişir. Patates ve yer elması gibi bitkilerin birer parçası kesilip toprağa gömülünce bunlardan yeni bitkiler teşekkül eder. Üzüm, kavak ve söğüt gibi ağaçlardan alınan küçük dal parçaları da toprağa dikilince yeni bitkileri verebilmektedir.

 

İşte gerek bitkiler ve gerekse hayvanlar âlemindeki bütün bu genel üreme kanunu haricindeki çoğalmaların her yıl milyonlarca numunesinin yaratılışını bilen ve onlara şahit olan, buna rağmen, Hz. İsa (a.s.)’ın babasız yaratılışını kabul etmeyen bir aklın, belki tüm bu babasız üreyen canlı türleri adedince, kaç derece akılsızlık ettiğini kıyas ediniz.

 

Dördüncüsü: İnsanın genel üreme kanununa göre yaratılışı meselesi

 

Bizler anne ve babalı olarak yaratıldık. Bu yaratılışımız aşama aşama, yani devre devre olmuştur. Nitekim bir ayette şöyle buyrulur:

 

Hâlbuki O, sizi çeşitli merhaleler hâlinde aşama aşama yarattı.

 

İşte burada asıl bahsedilen aşamalı yaratılış meselesi ise, evrim teorisini savunanların iddia ettiği gibi kademeli bir değişimle bir türden farklı bir türün ortaya çıkması değildir. Sadece o türe ait bireyleri kademeli bir süreç içeren son derece sanatlı ve ihtişamlı bir yaratılışıdır. Dolayısıyla, Sani-i Hakim, kudretini ve sanatını göstermek, göz önüne koymak ve müdakkik seyirciler tarafından (insanoğlu gibi) müşahede ve takdir edilmesini sağlamak için bu şekilde bir kademeli yaratılışı seçmektedir. Oysa dileseydi bir canlıyı, örneğin birkaç günlük ömrü olan bir sivrisineği bir hafta içinde değil de, birkaç saniyede de yaratabilirdi. Buna kuşku yoktur. Çünkü kainatta öyle varlıklar ve atomaltı partiküller vardır ki, bir saniyenin trilyonda biri gibi kısa bir sürede yaratılıp, yine bu kısa sürenin sonunda yok edilmektedir. Dolayısıyla kademeli olarak yaratılan tüm canlılar gibi biz de başlangıçta, anne karnında yumurta, babada sperm şeklinde, daha sonra bunların birleşmesiyle hasıl olan tek hücre halinde idik. Zigot adı verilen bu tek hücre bölünerek çoğaldı. Çok hücreli bu yapıdan dokular ve organlar teşekkül etmeye başladı. İnsan bu safhalarda, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi, büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunlarına tâbidir. Bu tedricî, yani kademe kademe tamamlanış Kur’an’da şöyle ifade edilir:

 

“Sonra onu nutfe hâlinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi alaka (Henüz dokulaşmamış hücre topluluğundan meydana gelen et parçası) çevirdik, alakayı mudğa (Bir çiğnemlik et parçası, yani dokulaşmaya başlamış ve görev dağılımına göre organize olmuş hücreler topluluğu) bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir yaratık (insan) haline getirdik.”

 

Şu âyet-i kerimede de yaratılışın bütün safhalarına işaret edilir:

 

Ey insanlar! Eğer öldükten sonra dirilmek hususunda herhangi bir şüphe içinde iseniz, şu muhakkaktır ki Biz sizin aslınızı topraktan, sonra onun neslini insan suyundan (spermadan), sonra alaka (Dokulaşmamış et parçası)’dan, daha sonra da hilkati belli belirsiz bir çiğnem etten yarattık (ve bunları) size (kudretimizin kemalini) apaçık gösterelim diye (yaptık), sizi dileyeceğimiz muayyen bir vakte kadar rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyoruz.”

 

Soru: Kur’an, öldükten sonra yeniden dirilme ve Haşir meselesi üzerinde neden çok durmaktadır? Kur’an’da yeniden diriltilmenin inkar edilmesiyle ilgili neden bu kadar çok şiddetli tehditler vardır?

 

Cevap: Cenab-ı Hak, öldükten sonra yeniden diriltilme hususunda tereddüde düşmememizi istiyor. Bunun için, daha önce yaşayarak geldiğimiz devrelere ve safhalara dikkati çekiyor. Yetişkin haline gelinceye kadar geçirdiğimiz safhaları tek tek sayıp, öldükten sonra bizim yeniden diriltilişimizin de öyle olacağını ve kendi katında bu olayın bir bahar içerisindeki bitki ve canlıların yeniden diriltilmesi kadar kolay olduğunu, hatta bundan çok daha kolay olduğunu nazara vererek bu apaçık deliller karşısında inkara mecal kalmayacağına dikkat çekiyor:

 

“O inkarcılar dediler ki: "Biz, bir kemik yığını olduğumuz ve ufalanıp toz olduğumuz vakit mi, gerçekten biz mi, yeni bir yaratılışla diriltileceğiz?”


”De ki: "İster taş olun, ister demir..! (yeniden diriltileceksiniz) İsterse gönlünüzde büyüyen başka bir yaratık olun, (Muhakkak öldürülecek ve diriltileceksiniz.) "Onlar: "Bizi kim tekrar diriltecek?" diyecekler. De ki: "Sizi ilk defa yaratmış olan kimse, o sizi tekrar diriltecektir." Sana başlarını sallayarak: "Ne zamandır bu.?" diyecekler. De ki: "Yakın olması gerektir.!"

 

“Hem ilk yaratmayı yapan O'dur. Sonra onu çevirip yeniden yapacak olan da O'dur ki, bu O'na çok kolaydır. Göklerde ve yerde en yüksek şan ve şeref O'nundur. O çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”

 

“Emriyle göğün ve yerin (kendi düzenlerinde) durması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Sonra sizi yerden (kalkmaya) bir çağırdı mı, bir de bakarsınız ki (dirilmiş olarak) çıkıyorsunuz.”

 

Yukarıda ayetlerde yer alan açık ifadelerden de görüldüğü gibi, Kur’an’ın yaklaşık üçte biri haşirden, yani insanın yeniden dirilişinden bahsetmektedir. Geçmiş kavimlerde de, insanların en büyük problemi, öldükten sonra tekrar diriltilme olmuştur. Pek çok insan bunu kendi ruh ve düşünce dünyasında çözememiş ve ahiretin varlığını ve yeniden diriltilmeyi aklına sığıştıramadığı için inkar etmiştir. Burada görüldüğü gibi, Cenab-ı Hakkın yaratma sanatı apaçık gerçekleşen ve tüm kainatta cereyan eden şumüllü bir olay olduğu için, Kur’an’ın pek çok yerinde yaratılışın inkar edilmesiyle ilgili şiddetli tehdit ifadeleri yer alır. Çünkü yaratılış, tüm kainata yayılmış olan ve aklını kullanan bir insan için inkara mecal bırakmayacak kadar açık bir hadise olduğu için ve bu meselenin inkarı durumunda tüm kainattaki zerreler ve varlıklar adedince mevcudatın da yaratılışını ve sanatını inkar etmek anlamına geldiğinden, yaratıcı bu noktada şirki, yani başka bir unsurun bu meseledeki iştirakini kabul etmeyecek derecede bir bedahet noktasına gelmekte ve her bir insanın bir hücreden itibaren yetişkin hale gelinceye kadar yaratılışta geçirdiği safhaları nazara vererek, yeniden diriltilmenin akıldan uzak görülmemesini şiddetle istemektedir.

 

Soru: Ruh bedenden ayrı bir cevher midir? İnsan bedenine ruh ne zaman gelmektedir?

 

Cevap: Öncelikle insandaki ruh ve beden ayrımı konusuna kısaca denirsek, şöyle diyebiliriz ki, insanda bulunan ruh cevheri, ilk kez Hz. Adem’e Allah’ın kendi ruhundan üflemesiyle ve onun neslinden devam eden tüm insanlara da bu cevherin bir parçasının aktarılması sebebiyle Ruh, ahiret aleminden, yani sonsuz alemden insana verilen bir nur ve cevher olduğu için bakidir, yani o da sonsuzdur. Fakat bu sonsuzluk, insanların ruhlarının ezelden beri var olduğu anlamına gelmemekte, yani tüm ruhlar da beden gibi sonradan yaratıldığı anlamına gelmektedir. Bu noktada, yani ruh ve bedenin sonradan yaratılması noktasında ikisi de birbirine benzerdir. İkisinin arasındaki fark ise, ruhun manevi alemden gelen nurani bir cevher olduğu ve sonsuz, yani ebedi olduğu; halbuki bedenin ise, toprağa karışarak çürüyeceği, yani bir sonunun olması meselesidir. Dolayısıyla Ruh, baki kalacak olan nurani bir cevher olmasına rağmen, beden sonlu bir cismani cevherdir. Fakat ikisindeki yaratılış sanatı da sonsuz bir kudret ve ilme sahip bir yaratıcı tarafından meydana getirildiği için, üzerlerindeki sanat ve hikmet de nihayetsiz bir cevherin özlerini teşkil eden bir parçanın iki yarısı gibidir. Alem-i şehadette, yani görülebilen bu kainat içerisinde, birisi olmadan diğeri hayatiyetini ve varlığını devam ettiremez. Her ne kadar ruh, öldükten sonra baki olarak kendi başına varlığını devam ettirse de, kainattaki tezahür eden hikmet-i ilahiye kanunları çerçevesinde ikisi birleşik bir bütünün parçaları gibidir. Fakat birisi bir hikmete göre, başka cevhere (Örneğin toprak gibi) dönüştürülerek iade edilerek son bulurken; diğer baki olan ruh ise, ebedi aleme direkt olarak intikal ederek varlığını orada devam ettirir. İnsandaki yaratılış ve hayat en yüksek seviyededir. Gerçi insanda da bitki ve hayvanlarda cereyan eden; büyüme, gelişme, farklılaşma ve üreme kanunları görülmektedir. Ancak insan, sahip bulunduğu yüksek ruhi özellikleriyle bütün varlıkların üzerinde bir mevki almıştır. İşte bu yüksek mevki, daha çok beden değil de, ruh itibarıyladır. Yani insan ruhu, diğer varlıklardan daha yüksek bir mevkide olacak şekilde bir donanıma ve anlayışa sahip olarak yaratılmıştır. Dolayısıyla, Hz. Peygamberin de belirttiği gibi, ruhla ilgili bilgiler oldukça sınırlı olup, çoğu bizim malumumuzun dışındadır. İnsanın ilk teşekkülü, anne rahmindeki yumurtanın, babadan gelen spermin birleşmesiyle başlar. Bu iki hücrenin birleşmesi sonucu, insanın en küçük ilk numunesi teşekkül etmiştir. Zigot adı verilen bu tek hücre bölünerek, binlerce, milyonlarca ve hatta milyarlarca hücreyi verecektir. Bu hücrelerin her birisindeki genetik özellik ve materyaller, aynen zigottaki kadardır. Bu hücrelerin büyümesi ve farklılaşmasıyla doku ve organlar teşekkül edecektir. Zigot ve sonrası devrede henüz ruh ortada yoktur. Ama, insanın küçük bir numunesi olan ceninde hayat devam etmektedir. Modern fen ilimleri, ruhun bedene gelişiyle ilgili bir görüş ileri sürememektedir. Bununla ilgili bir hadiste, cenin 120 günlük olduğu zaman ruhun geldiği bildirilmektedir. Demek ki, 4 aylık cenin, yetişkin bir insanın bütün özelliklerine sahiptir. Onun küçük bir numunesidir. Nitekim, buradan hareketle, İslâm âlimleri, ceninin 120 günden sonra aldırılmasını, yetişkin bir insanın hayatına müdahale gibi kabul etmişlerdir. Dolayısıyla, anne hayatının tehlikede olması haricinde, 120 gün sonra cenine müdahaleyi kesinlikle uygun görmemişlerdir. Görüldüğü gibi, insan bedenindeki hayat, tek hücre ile başlamakta, ancak ruh bu hücre topluluğuna 4 ay sonra gelmektedir. Lakin, ölümde böyle değildir. İnsanın ölümüyle ruh bedenden ayrıldığı gibi, insanın canlılık özelliği de büyük oranda sona ermektedir. Yani, hayatı sağlayan özellikler, ruhtan önce insan bedenine gelmekte, fakat, ruh gittikten kısa bir süre sonra insan vücudunu terk etmektedirler. Dolayısıyla ruh olmadan, vücut canlılığını devam ettirememekte ve organik molekül yığınlarının teşkil ettiği bir yığın ortada olmasına rağmen, canlılık fonksiyonlarını yerine getirememektedir.

 

Soru: Hz. Âdem’in çocukları nasıl çoğalmışlardır?

 

Cevap: Bir rivayette Hz. Havva 20 doğum yapmış ve her doğumda bir erkek bir kız doğurmuştur. Cenab-ı Hak, aynı batında doğanların birbirleriyle evlenmelerini yasaklamış, önce veya sonra doğanlar birbirleriyle evlenebilmişlerdir. İnsanlar belli bir sayıya ulaşınca Allah, kardeşler arasındaki bu evlenmeyi yasaklamıştır.

 

Soru: Hz. Âdem’den önce yeryüzünde insan var mıydı?

 

Cevap: Cenab-ı Hak Kur’an’da, ilk insan Hz. Âdem’in balçıktan safha safha yaratılışını anlatmaktadır. Daha sonra ondan Hz. Havva’nın yaratıldığını nazara verir. Hz. Âdem ve Hz. Havva, imtihan ve tecrübe için Cennet’ten yeryüzüne göndermişlerdir. Cenab-ı Hak, Kur’an’da melaikeye hitaben, yer yüzünde bir halife yaratacağını bildirince, melaike; “Yerde fesat yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın?” demiştir. Müfessirler, yeryüzünde, insanların hayatına elverişli şartlara sahip olmadan önce idrakli mahluk olarak cinlerden bir nev’in bulunduğunu, bunların yaptıkları fesattan dolayı insanlar ile yerdeğiştiklerini belirtirler.

 

Soru: Hz. Âdem’de tek renk ve ırk karakteri olduğu halde, günümüzdeki farklı renk ve ırk karakterleri nasıl ortaya çıkmıştır?

 

Cevap: İnsanın genetik yapısını ihtiva eden kromozomlardaki genler, milyonlarca ciltlik kitapların bilgilerini içine alabilmektedir. Tıpkı, bir CD’ ye binlerce sayfalık bilgilerin sığdırılabildiği gibi. İşte ilk insan Hz Âdem’in genetik yapısında da, günümüzdeki insanların bütün renk ve ırk karakterleri şifrelenmiş halde mevcuttu. Fakat, başlangıçtaki baskın karakterler, çekinik karakterlerin görünmesine mani oluyordu. Güneşin, gündüz vakti, yıldızların görünmesine engel olduğu gibi. Ne zaman güneş gitse, semadaki yıldızlar görünecektir. Burada güneş baskın gelmekte, zayıf ışıklı, yani çekinik karakterli yıldızların görünmesine engel olmaktadır. Aynen bunun gibi, insanlardaki renk ve ırk karakterleri, insanlar ayrı kabileler halinde yaşamaya başlayınca, kendi içerisinde saflaşmaya başladı. Baskın karakterlerden kurtulan bazı renk ve ırk karakterleri, zamanla ortaya çıkmış ve günümüzdeki renk ve ırk karakterlerinin hasıl etmiştir.

 

Soru: Hz. Âdem’den günümüze kadar geçen süre nedir? İnsanlığın toplam ömrü ne kadardır?

 

Cevap: Bu süreyi tam olarak vermek mümkün değildir. İnsanın geçmişiyle ilgili, fen ve felsefenin ortaya koyduğu rakamlar milyonlarla ifade edilmektedir. Ancak, yaş tayin metotlarının güvenirliliği azdır. Canlıların yaşı ile ilgili verilen değerler, mutlak değil, izafi veya nisbi değerlerdir. Semavi kaynaklar dikkate alındığında bu sürenin daha az olduğunu görüyoruz. Kur’an-ı Hakim’de göklerin ve yerin altı günde, arzın iki günde, bitki ve hayvanların ise dört günde yaratıldığı nazara verilir. Buradaki gün tabirinden genelde devir manası anlaşılmıştır. Cenab-ı Hak, Hacc suresinde bir günün bizim saydığımız günlerle bin yıl olduğunu bildirir. Bir başka ayette de 50 bin yıl olduğunu nazara verir. Uzayda her bir gezegen ve yıldızın hareketi farklıdır. Dünya kendi etrafında bir günde dönerken, Merkür bu dönüşünü, dünya günü ile 58.5 günde yapar. Dünyanın güneş etrafında dolanımı bir yıl iken, Plüton’un güneş etrafında bir defa dönüşü 248 yıldır. İnsanın geçmişiyle ilgili olarak şu söylenebilir: Semavi kaynakların işaretlerinden, ilk insan Hz. Âdem’den itibaren günümüze kadar geçen sürenin 7-8 bin yıl arasında olabileceği anlaşılıyor. Çünkü sahih kaynaklardan (İmam-ı Rabbani gibi) edinilen bilgiye göre, Hz. Peygamber ile Hz. Adem arasında 6000 yıl vardır. Ve Hz. Peygamber ile günümüz arasında 1400 yıl olduğuna göre, Hz. Adem’in yaratılışından günümüze kadar yaklaşık 7400 yıl geçmiş olmaktadır. Ayrıca, bazı sahih rivayetlere göre de, insanlığın toplam ömrünün yaklaşık 7600 yıl olduğu rivayet edilmiştir. (Bakınız: Kıyamet gerçekliği) Bunu basit olarak Kur’an’da belirtilen 6 gün olarak düşünürsek ve her bir devresi 1000 katı olan bir zaman süresi olarak evrenin yaşı gibi hesapladığımızda; Birinci gün, 4 gün; ikinci gün, 2 gün; üçüncü gün, 1 gün; dördüncü gün, 0,5 gün; beşinci gün, 0,25 gün ve altıncı gün 0,125 gün olarak alınırsa; toplam sürenin 7,875 gün yani 7875 yıl olduğunu kolaylıkla bulabiliriz ki, bu bulduğumuz süre de Hz. Adem’in yaratılışından kıyamete kadar geçecek olan yaklaşık bir zaman dilimini vermektedir.

 

Soru: Hz. Âdem’in boyu ne kadardı?

 

Cevap: Bazı rivayetlerde Hz. Âdem’in boyunun 60 arşın, ya da zira olduğu ifade ediliyor. Bir arşın 30 cm olarak alınınca, 18-20 metre gibi bir boy uzunluğu ortaya çıkıyor. Şimdiye kadar bu boyda, ya da buna yakın bir insan iskeleti bulunmadı. Bu uzunluk hikmete de pek uygun düşmüyor. Muhtemelen burada, arşın biriminde bir yanlışlık var. Yani bir arşın 30 cm değil, belki daha küçük bir ölçüyü ifade ediyor olmalıdır. Dolayısıyla Hz. Adem’in boyunun bu miktarın yaklaşık 5’te biri, yani 3-4 m arasında olması fikri, daha makul bir görüştür.

 

Soru: İnsan konuşma yeteneğini nasıl kazanmıştır? Diller nasıl ortaya çıkmıştır? İnsanlar yeryüzüne nasıl ve ne zaman dağılmıştır?

 

Cevap: İnsan ile hayvanlar arasında en mühim fark, şüphesiz ki insanın şahsi düşünce ve duygularını mantıklı bir şekilde konuşarak bir başkasına aktarabilmesidir. Bin sekiz yüzlü yıllarda, ilkel kabile dillerinin basit ve ilkel yapılı olduğu, hayvanlarla ilkel insanlar arasında dil bakımından fazla bir farkın bulunmadığı iddia ediliyordu. Son yapılan bilimsel çalışmalar, ilkel toplumların kullandığı dilin, medeni insanların kullandığı dil yapısına yakın bulunduğunu, hatta gramer bakımından ondan daha karışık olduğunu göstermiştir. Dil konusunda, insanla maymun arasında bağ kurmak için, maymunlar üzerinde yapılan çalışmalardan beklenen sonuç alınamamıştır. Dilin kademe kademe geliştiği yönündeki beklentiyi destekleyecek bir bulgu elde edilememiş, aksine Hayvanlarla insan konuşması arasında her hangi bir bağ kurmanın mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Dil çok kompleks bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan ancak noksansız olduğu zaman işlev görebilmektedir. Bir insanın konuşabilmesi için uygun bir yapıdaki dile, gırtlağa, ses tellerine, akciğere, diyaframa, iş görebilen bir işitme sistemine, damağa, dudaklara, bunları kontrol edebilen bir beyin ile beyinde konuşmayla ilgili özel bölgelere ve bunlar arasında ilişki kurarak mantıklı düşünmeye ihtiyaç vardır. Diğer taraftan, hayvanların içgüdüsüyle insanın zekâsı arasında çok büyük farklılıklar vardır. Bunlar hiç dikkate alınmadan, insandaki bu kabiliyetlerin hayvanlardan geçtiğini ileri sürmek, bilimsel bir yaklaşım tarzı değildir. Cenab-ı Hak ilk insan Hz. Âdem’e emir ve yasaklarını bildiren 10 sayfalık kitap indirmiş ve ona bütün isimleri öğretmiştir. Kur’an-ı Kerim bu hususa şöyle işaret etmektedir:

 

Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti. Sonra onları önce meleklere arz edip, ‘Eğer siz sözünüzde sadık iseniz şunların isimlerini bana bildirin’ dedi. ‘Ey Adem!, eşyanın isimlerini meleklere anlat’ dedi. Âdem onların isimlerinin onlara anlattı.

 

Bu ayetlerden, Cenab-ı Hakk’ın Hz. Âdem’e dili öğrettiğini ve

onun meleklerle konuştuğunu anlıyoruz. Ayrıca Kur’an’da, Tevrat ve İncil’de yer alan ifadeler göre, tüm insanların başlangıçta aynı dili konuştuğunu da anlıyoruz. İnsanların bu ortak konuşma dilinin, bir hikmete binaen, Hz. Nuh döneminde gerçekleşen Büyük Tufan’dan sonra, Babil kulesinin yapımı sırasında değiştirildiği ve inşaatın ayrı katlarında çalışanların dillerinin bir mu’cize eseri değiştirilerek birbirlerini anlayamaz hale geldiklerini anlıyoruz. Eski Ahitte bu konu detaylı bir şekilde şöyle anlatılır:

 

“Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırdı. Doğuya göçerlerken, Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, “Gelin tuğla yapıp iyice pişirelim!” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, “Kendimize bir kent kuralım!” dediler. “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” Rab insanların yaptığı kentle kule için: “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşüncelerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi. Sonra dillerini birbirine karıştırdı ki, birbirlerini anlayıp kuleyi inşa etmesinler. Böylece Rab yeryüzüne onları dağıtarak kentin ve bir put haline gelen kulenin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil (Karıştırmak, anlamına gelir) adı verildi. Çünkü Rab bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı.”

(Eski Ahit, Yaratılış, 11. Bâb, 1-9. âyetler)

 

Yine insanların ve toplumların dillerinin farklı olması Kur’an’da benzer şekilde şöyle dile getirilir:

 

“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”

 

KAİNATIN YARATILIŞI NASIL GERÇEKLEŞMİŞTİR?

 

Cevap: Evren hakkında ne düşündüğümüz gerçekten de önemlidir. Çünkü, Evren hakkındaki görüşümüz, evrenin bir parçası olan kendimiz hakkındaki görüşümüzü de oluşturmaktadır. Big Bang (Büyük Patlama) teorisi evrenin kökeni ve yapısı hakkındaki bilgimizi arttırmış ve evreni daha iyi tanımamızı sağlamıştır. Big Bang teorisi, evrenin tek bir noktadan, çok yoğun ve çok sıcak bir şekilde oluşmaya başladığını; evrenin sürekli genişlediğini ve bu genişlemeyle evrendeki sıcaklığın ve yoğunluğun düştüğünü, buna bağlı olarak evrendeki tüm aşamaların (Kur’anda bahsedilen 6 günlük evre) gerçekleştiğini, bu aşamalarda atom-altı dünyadan yıldızlara kadar tüm oluşumların meydana geldiğini gösterir. Bugün elde edilen son bilimsel verilere göre, Kainat yaklaşık 15 milyar yıl önce sonsuz küçük hacimde ve yoğunluktaki bir nokta halinde iken, yani yok iken, Big Bang denilen büyük patlama ile yaratılmış ve sürekli genişleyerek şu anki büyüklüğüne ulaşmıştır. Şimdi, bu ‘Big Bang’, yani Kainatın oluşumunu başlatan bu ‘Büyük Patlama’ ne demektir? 1920’lerde keşfedilen 20. yüzyılın bu büyük bilimsel gelişmesinin, Dini ve Felsefi sonuçları nelerdedir? Kısaca onları inceleyelim.

 

Soru: Kainat nedir? Kainatı bir arada tutan kuvvetler nelerdir? Kainatı meydana getiren maddeler nedir ve nelerden oluşmuştur? Bunlar nasıl yaratılmıştır?

                                      

 

Cevap: Evren (Kozmos veya Kainat), tüm varlıkları ve olayları içeren bir sistemdir. Kelimenin kökü dikkate alındığında bu “dirlik ve düzen içinde bir evren” anlamına gelen Yunanca bir sözcüktür. Kozmoloji (evren bilim) açısından ise bu terim bizim gözlemlediğimiz evren olarak düşünülür. Bu nedenle bizden önceki ve sonraki evrenlerin (Kur’an’da bahsedilen 7 kat yer ve 7 kat gök katmanları) varlığı da söz konusudur. Günümüzde ulaşılabilen en son teknik verilere göre, evrenin fizik yapısı şöyle sıralanabilir:

 

1- Galaksiler,

2- Karanlık madde (Esir ve Ether de denilen ve evrendeki mevcut madde ağırlığının % 70-80’ini oluşturan ve ışık yaymayan boşluğu oluşturan madde),

3- Elektromanyetik radyasyon,

4- Nötral ve iyonize hidrojen,

5- Toz parçacıkları,

6- Galaksilerden gelen ışınlar,

7- Süpernova ve Galaktik patlamalardan oluşan kozmik ışınlar,

8- Kütlesi olmayan nötronlar (Nötrino ve diğer kütlesiz partiküller),

9- Gravitasyon (Kütleçekim) dalgaları,

10- Elektromanyetik dalgalar.

 

Sadece bizim galaksimizde 400 milyar yıldız (güneş) bulunduğu tahmin edilmektedir. Bizim galaksimiz gibi içinde yıldızları ve gezegenleri barındıran ise milyarlarca galaksi var. Evreni dolduran bütün cisimler üç esas gücün etkisiyle bir arada bulunuyor:

 

1- Nükleer Kuvvet: Atomik çekirdeğin nötron ve protonlarını bağlar.

2- Elektromanyetik Kuvvet: Atomları oluşturmak üzere elektronları çekirdeğe bağlar.

3- Gravitasyon (Kütleçekim) Kuvveti: Uzaydaki cisimleri belirli yörüngelerde tutar.

 

EVRENİN KISA TARİHİ

                                         

Son yıllarda, astronomlar evrenin tahmini yaşının 15-16 milyar olduğu konusunda anlaşmaya varmıştır. Bu kadar gerilere dayanan bir tarih, insanın yaşamı göz önüne alındığında düşünülemez bir boyutta olmasına rağmen, evrenimiz daha iyi bir değişle daha yeni doğmuş sayılabilir. Yıllar geçtikçe evrenimiz kendi karakterini çok yavaş ve kısa ölçekte belirsiz de olsa değiştirecek, ve sonunda bizim zamanımızı belirleyen şekillendiren yıldızlar ve gökadalar tarih sahnesinden tamamen çekilecekler ve donmuş yıldızlara ve galaksi boyutlarında yalnız atomlara yer açacaklardır. Astronomlar kendi çalışmalarında çoğunlukla bugünden milyarlarca yıl sonrasını tartışırlar, örnek vermek gerekirse yıldızsal evrim teorisine göre, eğer daha önce gerçekleşecek olan büyük bir felaketle kainatın sonu gelmese bile, güneş şu anki zamandan yaklaşık 1 milyar yıl sonra faaliyetini değiştirecek ve yaydığı ısıyla dünyayı yaşanamaz bir hale sokacak, ayrıca yaklaşık 5 milyar yıl sonra tam anlamıyla kırmızı dev olacak ve bundan birkaç milyon yıl sonra da tamamen patlayarak beyaz cüce haline gelecek. Tabii bu konular ve hesaplar insanın aklına “Bunlardan sonra ne olacak?“ veya “Kıyamet bu şekilde mi gelecek?” sorularını akla getiriyor. Gökyüzündeki bütün yıldızlar bir gün sönecek mi? Evet elbette sönecek! Bütün yıldızların patlayıp yerlerine hiçbir yıldızın üretilemeyeceği bir zaman gelecek mi? Evet, mutlaka gelecek! Fakat, yaşam bu yıldızsız ortamda da sürebilecek mi? Ve sonunda belki de en son ve en önemli soru: Evrenin gerçek bir sonu olacak mı? Evet, Kur’an ve diğer tüm semavi kaynaklara göre, bu son gelecek ve Kainatın büyük ölçekli Kıyameti bir gün kopacaktır. Bu sürenin yakın bir zaman sonra veya çok uzun bir sürenin sonunda gelmesi sonucu değiştirmez. Öyle bir zaman ki, ondan sonra hiçbir olayın gerçekleşmeyeceği ve her şeyin anlamsız kalacağı bir andır o. Ve Kutsal kitabımıza göre, Allah katında belirlenmiş ve süresi hesaplanmış bir zaman dilimidir. İşte şimdi, bu gibi soruların ve daha nicelerinin cevabını yavaş yavaş aydınlatmaya ve açmaya çalışalım.

 

EVRENİN YARATILIŞI (BIG BANG)

                                          

Bilim adamları böylesine kompleks bir yapıya sahip olan evrenin oluşumu hakkında tarih boyunca değişik fikirler ve teoriler ortaya atmışlardır. Fakat diğer konulardaki anlaşmazlıklara rağmen, günümüzde evrenin başlangıcı konusu, bilim adamları arasındaki tam bir fikir birliği ile "Big Bang" adı verilen teoriye dayandırılmaktadır. Bu teori evrenin 10-20 milyar yıl önce "yoktan var edildiğini" ileri sürmektedir. Yani zamanımızdan 10-20 milyar yıl önce madde ve zaman yokken "Big Bang" adı verilen büyük bir patlama ile aniden madde ve zaman yaratılmıştır. "Big Bang" teorisi ilk olarak 1922 yılında Alexander Friedmann tarafından ortaya atıldı. O güne kadar evrenin durağan olduğunu savunan bilim dünyasının bu yeni teoriyi kabullenmesi hiçte kolay değildi. Çünkü bu teori evrenin, zaman ve maddeden bağımsız olan tüm boyutların üzerindeki bir güç tarafından yaratıldığı anlamına geliyordu. Aynı zamanda "maddenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini" iddia eden materyalist felsefe kökünden çürütülmüş oluyordu. Özellikle materyalist bilim adamları bu teoriyi kabul etmek istemedi. Fakat "Big Bang" gerçeğini görmezlikten gelmek çok zordu. Ünlü astronom Edwin Hubble, 1929 yılında yaptığı gözlemler sonucunda evrenin devamlı genişlemekte olduğunu ispatladı, bu ispat Big Bang teorisi için çok büyük bir kanıttı. Hubble'ın bu buluşu teorinin büyük bir bilim kesimi tarafından kabul görmesini sağladı, teoriyi kabullenmek istemeyen ve genişleyen evren modeline uygun değişik teoriler oluşturmaya çalışan bir kaç bilim adamı ise ancak1989 yılındaki "Big Bang" teorisinin kesin zaferine kadar dayanabildiler. Teorik hesaplamalara göre büyük patlamadan arda kalması gereken radyasyonu (“CMRR” veya “Kozmik Fon Arkaplan Işınımı” olarak da bilinen, ve Kainatın yaratılış anındaki “OL” emrinden geriye kalan frekans bandı kalıntısı) araştırmak üzere NASA tarafından 1989 yılında fırlatılan COBE uydusu bu radyasyonu fırlatılışından sekiz dakika sonra belirleyerek "Big Bang" teorisini kesin olarak kanıtladı:

 

“Allah bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye ancak “OL!” demektir. O da hemen oluverir.”

 

(Yasin, 82)

 

Bu kanıttan sonra ard arda gelen diğer kanıtlar teoriyi desteklemeğe devam etti. Evrendeki enerjinin bilinen kısmının büyük bölümü yıldızlarda, Hirojenin (H), füzyon sayesinde Helyuma (He) dönüşmesi ile oluşmaktadır. Bu enerji dönüşümü evrenin başlangıcından bu yana devam eden bir süreçtir. Eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı hidrojenin tümünün helyuma dönüşmüş olması gerekirdi. Fakat şu an evrende var olan hidrojen, helyum oranı teorik hesaplamalara göre "Big Bang" 'den bu yana olması gerektiği gibidir. Bu ve benzeri bir çok delil "Big Bang" teorisinin güçlenerek ilerlemesini sağlamaktadır.

 

EVRENİN YAPISI

 

Yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi evren akıl almaz komplekslikte bir yapıya sahiptir. Evrenin bazı bölümlerinde çok büyük boşluklar varken, bazı bölümleri yoğun bir şekilde gökcisimleri ile doludur. İlk bakışta dağınık gibi görünen bu yerleşim şekli aslında Big Bang teorisinin ön gördüğü şekilde, homojen bir evreni oluşturmaktadır. Evren, 400 milyon ışık yılından daha geniş bir bölümü incelendiğinde mükemmel bir homojenlik göstermektedir. Big Bang'den sonra hidrojen ve helyumdan oluşan gazlar kütle çekim enerjisi ve dönmelerinden kaynaklanan manyetik etkinin yardımı ile yoğunlaşarak değişik gök cisimlerini oluşturdular. Yine bu Büyük Patlama sonucunda oluşan ve "kozmik fon ışınımı" adı verilen radyasyon bütün evrene yayılmış durumdadır. Gökcisimlerinin yoğunluk gösterdiği bölgelere galaksi (gökada) adı verilmektedir. Kesin olmamakla beraber galaksilerin hemen hemen hepsinin merkezinde galaksiyi dengede tutan büyük bir karadelik var olduğu tahmin edilmektedir. Son zamanlardaki teorik araştırmalar bütün gökcisimlerin ve galaksilerin merkezlerinde Ahiret alemine açılan bir gök kapısının (2., 3. … 7. kat gök katmanları), yani karadeliğin bulunduğunu ispatlamaktadır. Bu konu ile ilgili daha fazla bilgi için “Birleşik Alan Teorisi” isimli eserimize bakabilirsiniz. Fakat yapılan inceleme ve hesaplamalar var olan karadelik ve diğer gök cisimlerinden kaynaklanan kütleçekim etkilerinin bu galaksileri bir arada tutmaya yetmeyeceği fark edilmiştir. Bu noktada teorik olarak var olan fakat tanımlanamayan ve gözlenemeyen başka bir maddenin varlığı bulunmuştur. İşte bilinen hiç bir fiziksel tanıma uymayan ve tamamen görünmez olan bu maddeye "karanlık madde" adı verilmektedir. Karanlık madde, evrende var olan maddenin yaklaşık olarak %90'lık kısmını oluşturmaktadır. Karanlık maddenin dışında kalan ve tanımlanabilen gökcisimleri genel olarak gezegenler, meteorlar, yıldızlar ve galaksilerdir. Ömrünü tamamlayan yıldızların ölümü ile oluşan beyaz cüceler, nötron yıldızları ve daha karmaşık bir yapıya sahip olan karadelikler evrenin en yoğun ve hakkında en az bilgi bulunan diğer cisimleridir. Ömrünü tamamlayan yıldızların "nebulla" adı verilen patlamaları sayesinde çekirdeğinde üretilen ağır elementler uzaya dağılır ve meteor şeklinde gezegenlerin üzerlerine yağar. İşte bu yolla demir gibi ağır elementler, gezegenimize patlayan yıldızlardan bir hediye olarak gelmektedir.

 

EVRENİ OLUŞTURAN PARÇALAR

                               

1- GÖKADALAR (GALAKSİLER)

Galaksi; gazlar, yıldızlar, tozlar ve gezegenler içeren en büyük madde topluluğudur. Galaksiler ilk başta yoğun birer gaz bulutu olarak ortaya çıkmışlar ve daha sonra bu gazdan, yoğunlaşma yoluyla yıldızlar meydana gelmiştir. Galaksi, bu oluşum sırasında döner ve milyonlarca yıl sonra sarmal bir biçim alır. Bu sarmalda kabaca küre şeklinde bir çekirdek ve çevresinde yassımsı bir disk vardır; yörüngesinde de yoğun yıldız kümeleri döner durur. Çekirdek bölümünde pek az gaz ve toz vardır, büyük bir bölümü daha yaşlı yıldızlardan oluşur. Sarmal kollarda büyük miktarda gaz ve toz ile yeni oluşmuş yıldızlar bulunur. Aradan milyonlarca yıl daha geçtikten sonra sarmal kollar içeren elips şeklinde galaksiler meydana gelir. Bir galaksinin en sonunda alacağı biçim küre biçimidir ki, bu şekli alması galaksinin ölümünün yaklaştığı anlamına gelir; daha sonra da muhtemelen Karadelik haline gelecektir. Bizim Galaksimiz “Samanyolu Galaksisi” ise, orta yaşta olan eliptik sarmal yapıda olan bir galaksidir. Bir galaksimiz olduğu düşüncesi 1920’lere kadar akla gelmemişti. Bugün ise galaksimizin yüz milyarlarca benzeri olduğunu biliyoruz. Evrendeki sayısız galaksiden biri olan Samanyolu Galaksisi, en az 400 milyar yıldız topluluğundan oluşur. Bir uçtan diğer uca şimdilik 100,000 ışık yılı boyunca uzandığı tahmin edilmektedir, muhtemelen bu çok daha da fazladır ve 1000 ışık yılından daha fazla genişliktedir. Ayrıca yıldızlar arasında çok büyük miktarlarda gaz ve toz bulutları ve belki de bilinmeyen milyarlarca gezegen ile onların uyduları bulunmaktadır. Bizimkine en yakın olan dış galaksi ise Andromeda Galaksisidir.

2- KARADELİKLER

                             

Astronomlar karadeliklerin büyük kütleli yıldızların çökmesiyle oluştuğuna inanmaktadırlar. Çoğu karadelik aşağı yukarı aynı boyutlarda olup birkaç kilometrelik çapları olduğu varsayılmaktadır. Bunun yanı sıra da, çok daha büyük karadeliklerin galaksilerin merkezlerinde yer aldığı düşünülmektedir. Galaksilerin merkezlerinde bir karadeliğin var olabileceği fikri ilk defa ciddi bir şekilde, "kuasarların" keşfinden sonra başladı. Bilindiği gibi kuasarlar sıradan bir galaksiden 100 kez hatta 1,000 kez daha fazla bir ışınım yaymaktadırlar.

Bundan dolayı çoğu astronom, böyle olağanüstü bir enerjinin ancak karadelikler sayesinde olabileceğini ummaktadır. Büyük kütleli karadeliklerin araştırılmasında astronomlar iki delilin varlığını ararlar. Galaksi merkezinde büyük kütleli bir karadelik varsa, bu karadelik çevresindeki yıldızları çekerek, merkez çevresindeki bir bölgede yoğun bir parlaklığa yol açardı ki bu da araştırmadaki ilk delili teşkil ederdi. Bundan dolayı astronomlar, galaksilerin merkezlerine yakın yerlerde ani parlaklık artışlarını araştırırlar. İkinci delil ise, gözlemlerden elde edilen spektrumlardan, karadeliğe yakın yıldızların hızlarının araştırılmasıdır. Bir yıldız karadeliğe yakınsa, yörüngesel hızı da fazla olmak zorundadır. Gerçekten, kara deliklere çok yakın olan yıldızların, yörüngeleri üzerinde yaklaşık ışık hızına yakın hızlarla dolaşmaları gerekmektedir.

 

3- BEYAZ CÜCELER

                          

Gökadamızdaki yıldızların belki de yüzde onunun beyaz cüce olduğuna inanılmaktadır. Bunlar evrimlerinin son aşamalarında bulunan ve başlangıç kütleleri yaklaşık 7 güneş kütlesinden az olan yıldızlardır. Enerjilerini sağlayan çekirdek tepkimelerinin yakıtı bittikten sonra böyle bir yıldız kararsız hale gelir ve sonunda dış tabakasını uzaya fırlatır.


Yıldızın arta kalan kütlesi soğur ve atomları çekirdeklerinin üstüne çöküp elektronları sıkıştırıncaya kadar kütle çekimiyle büzüşür. Sonunda geriye yıldızın orijinal kütlesinin yüzde onunu oluşturan ve genişlemekte olan iyonlaşmış bir gaz kabuğuyla çevrelenmiş karbon bir çekirdek kalır. Gezegenimsi bulutsunun merkezinde sıcak olmakla birlikte hızla soğuyan bir yıldız kalıntısı vardır. Bu yıldız bir beyaz cücedir. Dejenere elektron basıncı yıldızın daha fazla içe doğru çökmesini engeller. Bir beyaz cücenin kütlesi ne kadar büyük olursa boyutları o kadar küçük olur. Bir beyaz cücenin sahip olacağı en büyük kütle Chandrasekhar kütlesi olarak bilinen 1.4MΘ dir. Bundan daha büyük kütleli bir cismin çökmesi dejenere elektron basıncı tarafından engellenemez. O zamana kadar biriktirdiği ısı kaynağını kullandığı için parlayan bir beyaz cücede daha ileri düzeyde nükleer reaksiyonların başlaması mümkün değildir. Bütün enerjisini uzaya yayan beyaz cüce daha sonra sıcaklığı ve ışıma gücü çok düşük olan bir kahverengi cüceye dönüşür.

4- KIRMIZI DEVLER

                       

Elementleri birbirine dönüştürmek için gereken ısı, yaklaşık 10 milyon derecedir. Bu yüzden gerçek anlamda bir "simya", sadece yıldızlarda gerçekleşir. Bizim Güneşimiz gibi orta büyüklükte yıldızlarda sürekli olarak hidrojen helyuma çevrilmekte ve böylece yüksek enerji açığa çıkmaktadır. Şimdi belirttiğimiz bu temel kimya bilgilerini düşünerek Big Bang sonrasını hatırlayalım. Big Bang'den sonra evrende sadece hidrojen ve helyum atomlarının ortaya çıktığını belirtmiştik. Astronomlar, bu atomlardan oluşan dev bulutların, özel olarak ayarlanmış koşulların etkisiyle sıkışarak Güneş tipi yıldızları oluşturduklarını öne sürerler. Ama bu durumda bile evren yine iki tür elementten oluşan ölü bir gaz yığını olmaya devam edecektir. Bir başka işlemin, bu iki gazı daha ağır elementlere çevirmesi gerekmektedir. Bu ağır elementlerin üretim merkezleri, kırmızı devlerdir, yani Güneş'ten ortalama 50 kat daha büyük olan devasa yıldızlar. Kırmızı devler, Güneş tipi normal yıldızlardan çok daha sıcaktırlar ve bu nedenle de normal yıldızların yapamadığı bir şey yaparlar:

 Helyum atomlarını karbon atomlarına dönüştürürler ki, yaşamı ve organik hayatın kaynağını oluşturan karbon atomu, kırmızı devlerdeki bu termonükleer tepkimeler sonucunda oluşur.

5- YILDIZLAR

                         


İlk olarak yıldızların oluşumları için gereken materyallere bakalım. Bir yıldızın oluşumu için iki şey gereklidir. Bunlar; madde ve maddeyi yüksek yoğunluklara sıkıştıracak bir mekanizma. Madde uzayda oldukça boldur. Bazı yerlerde gaz düzenli bir biçimde dağılmış iken bazı yerlerde yoğunlaşmış durumdadır. Uzayda galaksilerin içinde, nebula olarak adlandırılan, soğuk ve karanlık toz bulutları vardır. Bunlar az sayıdaki helyum atomları ile hidrojen atomlarından meydana gelen seyrek gazlardır. Bu gaz ve toz bulutları, galaksi etrafındaki şok dalgalarının ve gaz bulutlarının kendi gravitasyonel çekiminin neden olduğu etki ile büyük bulut ve küreler halinde yoğunlaşarak, sıkışıp ısınırlar. Çünkü bu gaz küresi kendini oluşturan gazların korkunç ağırlığına karşı koyamaz. Böylece yıldız taslağı büzülmeyi, merkezdeki basınç ve sıcaklık da artmayı sürdürür (basınçla sıcaklık doğru orantılıdır). Sonunda da yıldız taslağının merkezindeki sıcaklık on milyon dereceye ulaşınca hidrojen yanması başlar. Bu sıcaklıkta Hidrojen atomlarının çekirdekleri öylesine büyük hızlarla hareket ederler ki, çarpıştıkları zaman birbirleriyle kaynaşıp bu süreç sonucunda hidrojeni helyuma dönüştürürler. Kaynaşan her dört hidrojen çekirdeğine karşılık bir helyum çekirdeği ortaya çıkar. Ama daha önemlisi, sonuçta açığa çıkan helyum çekirdeğinin ağırlığı, başlangıçtaki dört hidrojen çekirdeğinin ağırlığından daha azdır. Burada kaybolan madde, Einstein’ın ünlü E=m.c2 formülü uyarınca saf enerjiye dönüşür. Hidrojen yanmasından ortaya çıkan bu korkunç enerji, sonunda yıldız taslağının kendi ağırlığını taşımasını sağlayarak büzülmeyi durdurur ve bir yıldızın doğmasına sebep olur. Yıldızların ömürleri ve yaşamlarına yön veren özellik onların kütlesiydi. Güneş’ten daha büyük kütleye sahip yıldızların ömürleri daha küçük kütleye sahip yıldızlarınkinden daha küçük olmakla birlikte ana kol sonrası aşamaları da farklı olacaktır. Büyük kütleli yıldızların akıbetine göz attığımızda gözümüze nötron yıldızları ve karadelikler çarpar.

 

6- NÖTRON YILDIZLARI

Büyük kütleli yıldızlar ana kol üzerinde göreceli olarak az zaman geçirirler. Kütlesi 15 Güneş kütlesine sahip bir yıldız ana kol üzerinde 10 milyon yıl, kütlesi 30 Güneş kadar olan da bir milyon yıl geçirir. Büyük kütleli yıldızın evrimi hızlı olduğundan, helyum çekirdek çökerek yeniden nükleer reaksiyonları başlatıp yıldız yeniden bir kırmızı deve dönüşürken, dış kabukta hidrojen yanması için çok az zaman kalır. Helyum tüketildiğinde çekirdek yeniden çöker ve üç helyum çekirdeğinin kaynaşarak bir karbon çekirdeğine dönüştüğü üçlü alfa sürecini başlatır. Sonunda çekirdek, karbon yakalayıp oksijene dönüşecek kadar ısınır. Bu arada çevrede helyum yakan bir kabukta vardır ve yıldızın dış katmanları genişleyerek bir kırmızı süper dev oluşturur. Çekirdek sıcaklığı 1 milyar Kelvin’e ulaşıncaya kadar yanmaya devam eder. Füzyon reaksiyonları sonucunda gittikçe daha ağır elementler üretilir ve sonunda çekirdek tümüyle demire dönüşür. Isı çıkarken çekirdek büzülür ve sıcaklık 1 milyar Kelvin’i aşar. Termodinamiğin I. Yasasına göre, Güneş gibi bir tamamen gazlardan oluşan bir gökcismi için çekirdek kütlenin yüzeye ulaştırdığı ısı miktarı:

 E=εσTs4

 

olarak hesaplanır. Burada, ε çekirdeğin ısı yayma oranı olarak adlandırılır ve yüzeyin bir ışınım özelliğini gösterir. Ts, Çekirdeğin içerisinde hapsolan gaz kütlesinin toplam ısı miktarını; σ ise, Stefan-Boltzmann sabitidir. Denkleme dikkat edersek, yüzey üzerinde yayılan ısı, demir çekirdeğin iç kütlesinin sıcaklığının dördüncü kuvvetiyle orantılıdır. Bu durumda çekirdekteki sıcaklık 10 milyon santigrad derece olması durumunda yüzey üzerinde korkunç bir sıcaklık oluşması ve bu ısının tüm güneş sistemini bir anda kül etmesi beklenirdi. Halbuki böyle olmaz, çünkü güneşin çekirdeğindeki termonükleer tepkimeler bu şekildeki bir lineer denkleme göre değil de, daha kontrollü ve belirli bir programa göre zincirleme bir reaksiyon şekilde gerçekleşir. Buna rağmen bu ısıda çok ufak bir düzensizlik dahi oluşsa (100 milyarda bir kadar) dünyada büyük çevresel etkilere sebep olan güneş patlamaları meydana gelmektedir. Dolayısıyla, güneşin enerjisini bir anda tüketmeden yavaş yavaş ısı vermesi (adeta gökyüzüne asılmış bir lamba veya kandil gibi) Allah tarafından çok hassas bir dengeye oturtulduğunun çok güzel bir ispatıdır:

 

“O, karanlığı yarıp sabahı çıkarandır. Geceyi dinlenme zamanı, Güneş’i ve Ay’ı da ince birer hesap ölçüsü kıldı. Bütün bunlar mutlak güç sahibinin, hakkıyla bilenin takdiridir (ölçüp biçmesidir).”

 (En’am, 96)

 

“O, güneşi bir ışık (kaynağı), ayı da (geceleyin) bir aydınlık (kaynağı) kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona menziller takdir edendir. Allah, bunları (boş yere değil) ancak gerçek ile (hikmeti gereğince) yaratmıştır. O, âyetlerini, bilen bir topluma ayrı ayrı açıklamaktadır.”

 (Yunus, 5)

 

“O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.”

 (Nahl,12)

 

Çekirdeğin kütlesi 1,4 Güneş kütlesini aştığı an, artık dejenere elektron basıncı da çökmeyi engelleyemez. Çekirdek çöker ve atomların ötesinde atom çekirdeklerinin sıkıştırıldığı, maddenin çok daha yoğun olduğu bir duruma girer. Bu durumda protonlar, elektron yakalayarak nötronlara dönüşürler. Aynı zamanda nötrinolarla enerji kaybı olur. Enerji kaybı sadece nötronlardan meydana gelen dev bir atom çekirdeğinin oluşumunu hızlandırır. Nötron yıldızı çekirdek yoğunluğuna kadar sıkıştırılmış olup dejenere nötron basıncı tarafından daha fazla çökmesi önlenen bir gaz küresidir.

 

7- SÜPERNOVALAR

                           


Büyük kütleli yıldızlar da tıpkı küçük kütleliler gibi, çekirdeğindeki helyum tükendiğinde dev hatta süper dev bir yıldıza dönüşür. Bununla birlikte, büyük kütleli yıldızı bekleyen son daha dramatiktir. Yüksek kütle çekimi nedeniyle çekirdekteki enerji son damlasına kadar tüketilir. Nükleer füzyon, Güneş kütlesi kadar demir oluştuğunda durur. Demir, tüm termonükleer reaksiyonların sonucunda biriken en kararlı elementtir. Demiri sıkıştırarak ve termonükleer füzyon reaksiyonlarına sokarak hiçbir şekilde yeni enerji üretilemez. Yıldızın çekirdeği çöker ve enerji stokları bir anda tükenir. Sonuç bir nötron yıldızıdır. Demir atomlarının çekirdekleri parçalanarak proton ve elektronlara ayrışır. Bu parçacıklar kendi aralarında kaynaşarak nötronları oluşturur. Bu arada ortaya çıkan fazla enerji de nötrinolar tarafından dışarıya taşınır. Nötrinolar merkeze doğru ~0.1 - 0.2 c (c=3×108 m/sn. ışık hızı), hızlarına ulaşarak düşerler. Bu çökme ~1 saniyeden biraz daha fazla zamanda gerçekleşir. Pauli İlkesi nötronlar için etkin olmaya başlar ve düşen madde o anda durur. Bunun sonucunda nötrinoların bir kısmı bilardo topu gibi dışarıya doğru dağılarak ve birlikteliğinde madde de taşıyarak muhteşem bir patlamayı gerçekleştirirler. Artık bir süpernova doğmuştur. Bir an içinde çok büyük bir enerji salınmıştır. Yıldız, çok hızlı bir şekilde parlaklığını arttıracaktır (bir galaksi parlaklığının tümü kadar!).

 

8- KARANLIK MADDE

                      

Gökbilimciler açısından gündemin en gizemli meselesi ise, "karanlık madde" adı verilmiş olan fenomendir. Önceleri ona "kayıp madde" adı veriliyordu. Çünkü, karanlık madde doğrudan "görülemez": Işığı ne soğurur, ne yansıtır, ne de yayar. Kısacası, elektromanyetik tayfın hiçbir bölgesinde gözlemlenmesi söz konusu değildir. Karanlık maddenin varlığını, yalnızca ve yalnızca, gözlemleyebildiğimiz diğer gökcisimleri üzerindeki etkileri dolayısıyla çıkarsıyoruz. Yıldızların gökadalar içinde sergiledikleri, başka şekilde açıklanamayan hareketler, "kara madde" varsayımı ile açıklanmağa çalışılıyor. Yapılan çalışmalarda, yıldızların gökada içindeki davranışlarını önceden kestirmek için bilgisayarda üretilen modeller ön plana çıkıyor. Ayrıca, veri toplamada uydulardan da büyük yarar sağlanmıştır. 1997 yılında, Hubble Uzay Teleskobu ile elde edilen bir görüntü, uzak bir gökada kümesinden bize ulaşan ışığın, ön planda yer alan bir başka gökada kümesi tarafından "eğildiğini" göstermiştir. Eğilmenin derecesini inceleyen gökbilimciler, aradaki bu ikinci gökada kümesinin toplam kütlesinin, içindeki görülebilir madde kütlesinin 250 katı dolayında olduğu, yani kat kat çok daha fazla olduğu kanısına varmışlardır. Başka bir deyişle, aradaki büyük fark, gökada kümesi içinde yer aldığı düşünülen "karanlık madde" kütlesine bağlanmıştır. Halen, karanlık maddenin tam olarak ne olabileceği konusunda çok çeşitli görüşler vardır. Kimilerine göre, örneğin soğuk gazlar, karanlık gökadalar, yada "MACHO" adı verilen (karadelikler ve kahverengi cüce yıldızlar da içeren) devasa sıkışmış haleli yapılar gibi bildik fenomenlere dayanılarak bir açıklama getirilebilir. Diğer bir grup bilim adamı ise, karanlık maddenin, evrenin başlangıç dönemlerinde oluşmuş, bize garip gelen niteliklere sahip partiküllerden oluştuğu kanısında. Bu partiküller arasında, aksiyon'lar, "WIMP" adı verilen zayıf etkileşimli dev partiküller veya nötrino'lar yer alıyor olabilir. Karanlık maddenin niteliğinin anlaşılması niçin bu derece büyük önem taşıyor? Çünkü böyle bir bilgi, bizlere evrenin boyutları, biçimi ve geleceği hakkında önemli ipuçları verecektir. Evrende mevcut karanlık madde miktarı, evrenin açık uçlu olup olmadığı (yani, genişlemeğe devam edip etmediği); yoksa kapalı bir sistem mi olduğu (yani, bir noktaya kadar genişledikten sonra kendi içine mi çöküşmeğe başladığı); yoksa genişleyerek bir denge noktasını bulduğunda artık hareketine son mu verdiği gibi konulardaki tartışmaların çözülmesine yardım edecektir. Karanlık maddenin niteliğinin açıklığa kavuşması, ayrıca, gökadalar ve gökada kümelerinin oluşumu ve evrimini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır. Şöyle ki, ilk bakışta, bir gökadanın kendi çevresinde dönerken parçalanarak bütünlüğünü yitirmesi gerekir gibi görünürken, bunun gerçekleşmiyor olması, tabiatıyla, onu bir arada tutan "bir şey"in varlığı nedeniyledir. Söz konusu "bir şey" ise, bildiğimiz "çekim" (gravitasyon) gücüdür. Ne var ki, burada söz konusu olan çekim gücü inanılmaz boyutlarda olmak zorundadır ve evrendeki görülebilir madde tarafından tek başına üretilmesi söz konusu olamaz ve bu noktada yine karşımıza nihayetsiz bir güç çıkar ki, bu da gökadayı aynı merkez etrafında tutabilecek kudretin Allah tarafından koordine edildiğinin mükemmel bir ispatıdır:

 

“İşte ben, hem benim, hem sizin Rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”

 (Hud, 56)

Soru: Zaman Kavramı nedir? Kainattan ayrı bir olgu mudur? Yoksa Kainattaki birleşik bir alanın (Kütleçekimi gibi) parçası mıdır?

                     

Cevap: Zaman, iki hareket arasındaki süredir. Hareket ve maddenin nesnel hali zamanla belirir. Zamanın olmadığı yerde , nesnellik de, yani madde de yoktur! Bu nedenle zaman cismin kesinlikle varlığını belirleyici olan faktörüdür.


Hareketin hızı zamanın da hızıdır. Görelilik ve kuantum varsayımlarına göre zaman ile uzay birbirleriyle doğrudan ilişkili ve bağlantılıdır. Zaten zaman ile uzay birlikte anlamlıdır. Biri olmadan diğerinin olması mümkün değildir. Bunu şöyle özetleyelim: elektrik yükünün çevresindeki elektrik alanı, o elektrik yükünün bir bağlantısıdır. Tıpkı bunun gibi, geometri ile kinamatik'den oluşan eğri yada düz uzay-zaman metrik alanı da özdeğin (maddenin içeriğini oluşturan öz enerjisi) bir bağlantısıdır. Elektrik yükü olmadıkca, elektrik alanı nasıl olmaz ise; maddesiz bir ''metrik alan'', eş anlamıyla ''uzay-zaman'' da var olamaz. Dolayısıyla, uzayla zaman, düşünsel farazi kavramlar değil, maddesel nesnenin içinde bulunan nesnel zaman-uzay madde somutluğundan oluşmuş bir bütündür. Böylece uzayın boyutları kadar zaman boyutunun kendisi de uzay boyutlarının bir devamı niteliğinde bir nesnel uzam boyutu olarak var olmaktadır. Madde özünde ışıma kuatlarından oluşan bir yapıdır. Bu ışıma kuantları kendilerini özde zamansal bir var oluş olarak, bir frekans olarak bir zaman yapısı olarak ortaya konur. Zaten Birleşik Alanlar Teoreminin özündeki ana fikir 'de ışık kuantları düzeyinde elektrik alanı -manyetik alanı ve gravitasyon (kütleçekim) alanlarını tek bir alan yapısı altında formüllemekten başka bir şey değildir. Yani doğanın temel bileşenleri ve uzay-zamanı oluşturan maddenin tek bir kudret tarafından, yani tek bir yaratıcı tarafından meydana getirildiğinin fiziksel isbatıdır. Dolayısıyla kuvvetli delil ve bürhanlarla isbat edilecek olan herhangi bir Birleşik Alan Yasası, doğa yasalarının tek bir kudret tarafından yaratıldığının ve düzenlendiğinin mükemmel bir kanıtı olacaktır. Bu ilmi yaklaşım ise, maddenin esas yapısına nüfuz eden temel alan kuvvetlerine yeni bir felsefi yaklaşım getirerek, elektro-gravitasyon alanı denebilecek yeni bir alan anlayışını öngörecektir. Dolayısıyla, felsefi olarak bilimsel metodlarla ve matematiği kullanarak doğa yasalarında bu tür birleşik alan kaynaklarını yakalamak Vahdaniyetin, yani Kainatın Allah tarafından yaratıldığının da önemli bir isbatını teşkil edecek olup, yeni girmiş olduğumuz 21. asırdaki modern fen bilimlerinin yavaş yavaş hedef edindiği felsefi metod bu görüşe doğru gitmektedir. Dolayısıyla, artık eski dönemlerde ayrık gibi duran fizik yasaları birleştirilerek tek bir birleşik yasanın hakim olduğu konjönktüre doğru yönelmektedir ki, bu da big bang ve yaratılış görüşünü destekleyen sonuçlar vermektedir. Eğer elektrik-manyetik ve gravitasyonel alanlar içerisinde zaman kayması, yani boyut değişimi hadiselerini açıklayabilirsek bir Birleşik Alan Kuramı anlayışına sahibiz demektir. Dolayısıyla zaman, mekanı (uzayda bir noktayı) temsil eden enerji dalgasının beşinci boyut çizgisi boyunca dört ve beşinci boyutların yer aldığı hiperbolik yüzey üzerinde bulunan temel alan bileşenleri, zamana ait önceki ve sonraki salınım değerlerin bir toplamıdır. Dolayısıyla uzayla zaman, beşinci boyutta birleşerek; 3+2 boyutlu davranan birleşik bir alan kaynağının parçalarıdır. Geçmiş, gelecek ve şimdi olmak üzere üç zaman dalgası vardır ki, beşinci boyutta üst-üste binen ya da yan yana gelen iki ayrı zaman dilimindeki  iki ayrı olayı üç boyutlu zihnimizle hayal edebilmek oldukça güçtür. Zaman'ı fiziksel bir uzunluk olarak görebilmeyi başaramadığımızdan, onu eğilip bükülerek geçmişin ve geleceğin fiziksel noktalarıyla bitiştirebileceğimiz gerçeği ortaya çıkar. Oysa zaman, çok plastiksi bükülüp-katlanılabilen elektromanyetik dalga yapısında bir akıştır, bir boyuttur ya da bir uzamdır derken 'zaman fenomeninin' enerji alanlarına bağlı bir titreşimsel ritmin yansıması olduğunu bilmeliyiz. Uzaya bağlı bu farklı zaman frekanslarının -birbirine devreden zaman titreşimlerinin- uzayda yaratılacak güçlü elektromanyetik uyaranlar karşısında birbirleriyle senkron hale gelebileceğini ve bu frekansların üst üste binip çatışabileceğini ifade edebiliriz. Bu durumda, dev elektromanyetik düzeneklerce 'uzay-zamanın enerji vakumu' içerisinde yaratılan çatışma alanlarının (Örneğin, CERN’deki LHC, büyük hadron çarpıştırıcısında ışık hızına kadar hızlandırılan atomaltı partiküller gibi) ortasına düşen insanlar ve cisimler, gemiler ve uçaklarda uzay-zamanın makroskopik ölçeklerde kendi üstüne bükülüp-eğrilen çizgilerin boyunca zamanda ya da mekanda kaymalara uğrayabilirler. İşte eski evliyaullahın, tayy-ı mekan, yani uzay-zamandaki yolculuğunu ve bir anda pek çok yerde var olabilmesini mümkün kılan olay da, beşinci boyutta gerçekleşen bu zaman kayması olayıdır. Aslında zamanın bu dalgalı yapısından dolayı, yani zaman boyutlarının beşinci boyutta asılı duran elektromanyetik bir frekanslar bütünü olduğunu kavradığımızda, katı sandığımız, yani gerçek dediğimiz tüm yaşamımızı paylaştığımız her şey de dahil olmak üzere tüm binalar, bu gezegen, yıldızlar, hatta uzay boşluğunun kendisi bile ve hatta tüm bunları yansıtan-içine alan 'Geçmiş-Şimdi-Gelecek' dediğimiz zaman kalıplarının bile dev bir elektromanyetik seraptan, yani sürekli titreşim yaparak bir var olan bir yok olan olaylar zincirinden başka bir şey olmadığını idrak ederiz. Bazı eski hikmet, yani felsefecilerin bazı görüşlerinde de yer alan bu bilgi, bize kendi zaman boyutumuzun nasıl harici etkenlerle (Belirli ve kritik aralıklarla gerçekleşen ilahi müdahaleler gibi) etkileyerek değiştirebileceğimize dair derin bir öngörü sunar! Çünkü bu tür bir felsefi yaklaşım, tüm uzay-zamanın yani sonlu varlık olan evrenin sonu olan Kıyamet süreci ve bu süreçte ortaya çıkacak olan ve zincirleme olarak gerçekleşeceği bildirilen büyük hadiseler için gaybi bir öngörü yapılabileceğinin açık bir isbatıdır. Dolayısıyla, bu da, tarih içerisindeki tüm olayların aslında önceden, Levh-i Mahfuz denilen kader programında Allah tarafından belirlenmiş olduğunu ve bu büyük ana programın bizim evrenimize uygulanması anlamına gelir. Ayrıca zaman'ın, maddeyi oluşturan enerjinin titreşimsel bir ritmi oluşu, zaman'ın maddeden ayrılmaz olması anlamına gelir. Dolayısıyla zaman burada, maddesel oluşumun yapısına karışan bir öğe durumundadır. Öyleyse enerji denetimi ile zaman'ın akışı (ritmi) de denetlenebilir. Örneğin, mu’cizelerle gerçekleşen büyük zaman kaymaları gibi. Ayrıca konuya şöyle bir yaklaşımda da bulunabiliriz; Evren, doğa, insan ve zamanı ayrı ayrı düşünmek yerine, hepsini iç içe düşünmek ve bir bütünün parçaları gibi algılamak gerekir. Öncesiz ve sonrasız zamanı, evrenin yaratılışına paralel olarak düşündüğümüzde ortaya evrensel zaman çıkmaktadır. Bu zaman kavramı, herşeyi içine alan bir karakterdedir. Zaman deyince, geniş anlamada insan aklının sınırlarını zorlayan zaman kavramı budur. Aslında tüm evren tek bir evrensel zaman dalgası kalıbı içerisinde kendini gösterir. Yani temel zaman dalgası harmonik sapmalar ve esnemeler yapmaktadır. Ama hiç bir madde ve enerji olağan koşullar zorlamadıkça temel zaman alanının dışına çıkmaz. Her varlığın yapı ve konumları itibariyle, izafi zamanları vardır. Zaman, evren boyunca ne kadar esneyip kasılsa da ''zaman'ı'' heryerde geçerli olmak üzere genel bir an olarak nitelemek yerinde olur. İşte bu da Allah katında sadece tek bir an olarak yaşanan bölünemez ve parçalanamaz olan üstün ve sonsuz uzunluktaki bir zaman diliminin bulunduğunu, yani ahiret aleminin varlığını ortaya koyar. Buradan hareketle, doğası açısından Allah katında zamanın tekliği ve sabitliğinin mümkün olduğu söylenebilir. Zaman boyutlar içinde farklılıklar gösterse de, bizim için çok önemli olan zaman olgusu, farklı bir boyutta belki hiç önemli olmayacaktır. Haftalar, aylar, yıllar ve yüzyıllar çok kısalacak ve tek bir saniye gibi olacaktır. Oysa şu an yaşanan an,evrenin her yerinde şimdi değildir. Her yerin, her sistemin kendine özgü bir izafi zamanı vardır. Mesela bir hücre organelinde gerçekleşen biyokimyasal reaksiyonlardaki zaman kavramı ile bir gökcisminin yörünge etrafında dolaşma zamanı arasında relatif bir fark vardır. Birisinde olaylar çok kısa bir sürede gerçekleşirken, diğerinde yıllar belki yüzyıllar almaktadır. Oysa o sistemlerin içerisinde bulunan parçalara göre, zaman eşit uzunlukta akıyormuş gibi görünmektedir. Bu nedenle, bir olayla ilgili, her sistemin yaşamakta olduğu zamanı, bu sistemin diğer sistemlere olan relatif, yani izafi durumunu belirlemezsek, o olayın şimdi ve bu anda olduğunu söylememiz imkansız olur. Bizim için şimdi ve sonra kavramları, başka bir boyutta, farklı bir şimdi ve sonra kavramı haline dönüşür. O halde bizim için “an” şimdi olmakla birlikte, başka bir boyutta şimdi değildir. Acaba evren insanın bildiği dört boyuttan mı oluşmuştur? Başka boyutlar var mıdır? Oysa bugün bilim dünyası hala bir beşinci boyutun var olup olmadığını tartışıp dururken, Allah Kur’an’da zamanın izafi olduğunu ve uzay-zamanın çok daha fazla boyutlu olduğunu ve bunların evrenin yaratılış anında bir hikmete binaen saklı kalarak içeriye doğru kıvrıldıklarını, yani gizli olduklarının 1400 sene öncesinden bildirmektedir (Bkz: Birleşik Alan Teorisi):

 

“O (Allah) yedi kat göğü iki günde yarattı ve her göğün işini, kendisine vahyetti. En yakın göğü (1. Kat gök), kandillerle (Yıldız ve Galaksiler) ve bir korumayla (Süpersicim ağ yapısındaki 5-Boyutlu uzay-zaman dokusu) donattı. İşte bu, güçlü olan ve bilenin belirlemesidir.”

 

“O inkarcılar, Gökler ve Yer bitişikken (Büyük patlama öncesi fazlara ayrılmamışken ve tüm uzay-zaman ve kuvvetler biraradayken) onları ayırdığımızı ve bütün canlıları SUDAN (Suyun büyük bir kısmını teşkil eden Tek hidrojen atomundan ve onun çoğaltılarak diğer elementlere dönüştürülmesiyle) yarattığımızı görmediler mi? Öyleyse inanmayacaklar mı?”

 

“Yeri, sizin için yerleşim alanı olarak binanın ilk katı (1. Boyut); Gökleri de çadır gibi (Hiperbolik uzay-zaman yapısına sahip eyer tipi bina) diğer üst katları (Diğer 10 boyut) olarak bina eden ve size sûret veren, sûretinizi de en güzel bir şekilde yaratan ve sizi, tertemiz nimetlerle rızıklandıran ALLAH’tır; İşte sizin RAB’biniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi olan Allah  ne yücedir..”

 

Ancak zaman, mekan içinde bir dördüncü boyuttur. Evet başka zaman/uzay süreklilikleri de vardır. Zaten boyut farkına neden olan şey farklı zaman akış hızları yada farklı zaman fazları denen şeydir. Aslında ne ilginçtir ki, kendi zaman ve mekanlarına sahip farklı boyutlar, örneğin çok küçük mikroskobik varlıklar alemi, burada bizim zamanımızda kesişiyorlar ve onlar da zamanı en az bizim kadar yaşayabiliyorlar diyebiliriz. Çünkü boyutlar küçüldükçe, cisimler daha çok incelmekte ve mana alemine daha çok yaklaşarak, zaman boyutunda nurani pencereler açıp, hakikat alemine ışık tutmaktadır. Yani iç-içe geçmiş olan 18 bin adet farklı boyutsal uzay-zamanlar varlılar ve realiteler vardır ve hepsi de zamanı aynı çerçeve içerisinde yaşıyormuş gibi algılamaktadır ve her boyut bir temel titreşim düzeyini (temel zaman alanını) ifade eder. Buna göre, bu boyutlardan birine ait bir maddenin titreşim frekansının bir şekilde diğer boyutlardan etkilenerek bir anda diğerine atlaması anlaşılmaz bir şey değil! İşte bu olay da, bir boyuttan bir diğerine geçiş anlamına gelen tayy-ı mekan olgusunun temelidir. Dolayısıyla, cisimlerin bir anda başka bir boyuta geçiyor ve sonra yeniden kendi boyutunun frekansına dönüyor olması mümkündür. Zaman frekansları bizim şu anımızdan geçmiş ve geleceğe doğru açılan bir zaman çizgisini oluşturmakla birlikte, Şu an’ın zaman frekası dalgasını genişletecek olursak bizim geçmiş ve geleceğimizde yer almayan farklı bir uzay/zaman sürekliliği içerisine doğru kendimizi kaydırmış oluruz. Bu zamanda yolculuk değildir. Sadece farklı bir paralel bir evrene geçiştir. Oranın da kendine göre farklı bir zaman akış hızı vardır. O boyut bizim zaman/uzay sürekliliğimizden ayrı bir maddesel realitedir. Dolayısıyla bilinmelidir ki geçmiş, gelecek ve şimdi, ard ardına gelen, devreler halinde birbirini takip eden titreşimler serisidir. Şimdi'ki zaman'ı belirleyen titreşim dalgasının genliği-dalga boyu ve salınım genişliği üstünde bir sapma yaratarak zaman frekansları arasında geçiş yaparak bir zaman diliminden diğerine sıçrayabiliriz. Çünkü fiziksel olarak ispatlanmıştır ki, çok güçlü elektromanyetik dalgalarla uzay/zamanın bir noktasında yaratılacak elektromanyetik fırtınalar uzay/zaman geometrisini bozarak başka boyutlara doğru yerçekimsel bir tünel etkisi denen uzay/zamansal bükülmeleri yaratabilir. Yoğun elektromanyetik alanlar altında uzay/zamanın düz çizgileri bir beşinci boyuta doğru ''eğrilip spiralleşerek/bükülerek'' uzay/zaman çizgilerinin burkulmasından oluşmuş yerçekimsel bir girdap etkisi ya da bir çeşit tünel etkisi' ne (solucan deliği) neden olur.

 

Soru: Kainattaki büyük boşluklar niçin vardır?

 

Cevap: Önceki kısımlarda incelediklerimizi kısaca hatırlayalım: Big Bang'den sonra ortaya çıkan evren, öncelikle sadece hidrojen ve helyumdan ibaret bir gaz yığını olmuş, sonrasında ise bu gaz yığını, özellikle tasarlanmış olduğu açık olan nükleer reaksiyonlarla daha ağır elementleri meydana getirmiştir. Ama evrenin yaşam için uygun bir yer haline dönüşmesi, sadece ağır elementlerin varlığıyla mümkün olmaz. Bundan da önemli olan bir nokta ise, evrenin nasıl bir şekil ve düzen aldığıdır. Bu incelemeye, önce evrenin ne kadar büyük olduğuna bakarak başlayalım. Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sistemi'nin bir parçasıdır. Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara göre orta-küçük bir yıldız olan Güneş'in etrafında dönmekte olan dokuz gezegenden ve onların elli dört uydusundan oluşur. Dünya, sistemde Güneş'e en yakın üçüncü gezegendir. Önce bu sistemin büyüklüğünü kavramaya çalışalım. Güneş'in çapı, Dünya'nın çapının 103 katı kadardır. Bunu bir benzetmeyle açıklayalım; eğer çapı 12.200 km. olan Dünya'yı bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak bir küre haline gelir. Ama asıl ilginç olan, aradaki muazzam mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için, misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş'in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sistemi'nin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye taşımamız gerekecektir. Ancak bu kadar dev bir boyuta sahip olan Güneş Sistemi, içinde bulunduğu Samanyolu galaksisine oranla oldukça mütevazi bir büyüklüktedir. Çünkü Samanyolu galaksisinin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar yıldız vardır. Bu yıldızların içinde Güneş'e en yakın olanı Alpha Centauri'dir. Eğer Alpha Centauri'yi az önce yaptığımız ölçeğe, yani Dünya'nın misket büyüklüğünde olduğu ve Güneş ile Dünya'nın arasının 280 metre tuttuğu ölçeğe yerleştirirsek, onu Güneş'in 78 bin kilometre uzağına koymamız gerekir! Modeli biraz daha küçültürsek: Dünya'yı gözle zor görülen bir toz zerresi kadar yapalım. O zaman Güneş fındık büyüklüğünde olacak ve Dünya'ya üç metre mesafede yer alacaktır. Bu ölçek içinde Alpha Centauri'yi ise Güneş'ten 640 kilometre uzağa koymamız gerekir. Samanyolu galaksisi, işte aralarında bu denli inanılmaz mesafeler bulunan 250 milyar yıldızı barındırır. Spiral şeklindeki bu galaksinin kollarının birisinde, bizim Güneşimiz yer almaktadır. Ancak ilginç olan, Samanyolu galaksisinin de uzayın geneli düşünüldüğünde çok "küçük" bir yer oluşudur. Çünkü uzayda başka galaksiler de vardır, hem de tahminlere göre, yaklaşık 300 milyar kadar!... Bu galaksilerin arasındaki boşluklar ise, Güneş ile Alpha Centauri arasındaki boşluğun milyonlarca katı kadardır. Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalardı, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süregiden bu temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece izlediğimiz gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama, bunun yanında çok büyük bir farka da oluşurdu. O da şudur: Bu manzarayı seyredecek olan "biz", yani içindekilerle beraber tüm evren var olmazdı. Peki neden? Uzaydaki gökcisimleri arasındaki bu muazzam uzaklıklarda küçük bir değişimin meydana gelmesi neden evrende var olan hassas dengeyi bozmaktadır. Bunun sebebi, Kur’an’da da belirtildiği gibi oldukça açıktır.Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır. Eğer bu mesafeler biraz daha fazla veya biraz daha az olsaydı tüm kainattaki dengeler altüst olacaktı. Bu gerçeklik Kur’an’da şöyle belirtilir:

 

“Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.”

 

“Eğer hakikat onların arzularına uysaydı, gökler ile yer ve ikisinin arasında bulunanlar elbette bozulur giderdi.”

 

“Allah, her dişinin neye gebe olduğunu, rahimlerin artırdığı şeyi ve eksilttiği şeyi bilir. Her şey O’nun katında bir ölçü iledir.”

 

Dolayısıyla, uzaydaki büyük boşluklar, boşuna değildir, bazı fiziksel değişkenlerin tam insan yaşamına uygun biçimde şekillenmesini sağlamaktadır. Ayrıca Dünya'nın, uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engelleyen etken de, evrendeki gök cisimlerinin arasının bu denli büyük boşluklarla dolu oluşudur. Kısacası evrendeki gök cisimlerinin dağılımı, insanın yaşamı için tam olması gereken yapıdadır. Dev boşluklar, amaçsız yere ortaya çıkmamışlardır; amaçlı bir yaratılışın sonucudurlar.

 

Soru: Paralel Evrenler Teorisi (M-teorisi) nedir? Bu teori ile kainatın yaratılışı arasında bir ilişki var mıdır?

                       

Cevap: Son zamanlarda geliştirilen bu teori, uzayı, içlerinde bizim ikiz evrenimizin (Paralel evrenler veya Alem-i Misal) bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Teoriyi geliştiren bilim adamları, Edward Witten ve Stephen Hawking, bu "Konford veya Konifold evrenler"in yaşayanlarını "gölge insanlar" olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesitini oluşturmaktadır. Stephen Hawking'in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Buna göre, görülebilir evrenlerimiz dışında, iç içe geçmiş ve ikiz görüntülerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var. Eğer Hawking haklıysa daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hawking’in geliştirdiği formül, makroskobik dünyayı tanımlamakla kalmayacak, "Büyük patlama" ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin merkezinde yer alan en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek.

Soru: Kainatta Dünya'nın yerinin özel bir konumu var mıdır? Dünyada hayatın oluşabilmesi hangi şartlar gereklidir ve bu şartlar tesadüf eseri oluşabilir mi?

Cevap: Güneş Sistemi'ndeki bu muhteşem dengenin yanı sıra, üzerinde yaşadığımız Dünya gezegeninin bu sistem ve genel olarak uzay içindeki yeri de, yine kusursuz bir yaratılışın varlığını göstermektedir. Son astronomik bulgular, sistemdeki diğer gezegenlerin varlığının, Dünya'nın güvenliği ve yörüngesi için büyük önem taşıdığını göstermiştir. Jüpiter'in konumu buna bir örnektir. Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter, varlığıyla aslında Dünya'nın dengesini sağlamaktadır. Astrofizik hesaplamalar, Jüpiter'in bulunduğu yörüngedeki varlığının, sistemdeki Dünya gibi diğer gezegenlerin yörüngelerinin istikrarlı olmasını sağladığını ortaya çıkarmıştır. Jüpiter'in Dünya'yı koruyucu ikinci bir işlevini ise, şöyle açıklanabilir: Jüpiter'in bulunduğu yerde eğer bu büyüklükte bir gezegen var olmasaydı, Dünya, gezegenler arası boşlukta gezinen meteorlara ve kuyrukluyıldızlara yaklaşık bin kat daha fazla hedef olurdu. Eğer Jüpiter olduğu yerde olmasaydı, be kez de şu anda biz de dahil olmak üzere tüm güneş sistemi Güneş Sistemi'nin kökenini araştırmak için var olamazdık. Kısacası Güneş Sistemi'nin yapısı, insan için özel bir tasarıma sahiptir. Biraz daha ileri gidelim ve Güneş Sistemi'nin evren içindeki yerinden söz edelim. Güneş Sistemi başta da belirttiğimiz gibi Samanyolu galaksisinin merkezinde değil, dev kollarından birinin kıyısında yer almaktadır. Acaba bu bizim için nasıl bir avantajdır? Son derece çarpıcı olan bir başka gerçek ise, evrenin sadece bizim varlığımıza ve biyolojik ihtiyaçlarımıza olağanüstü derecede uygun olması değil, aynı zamanda bizim onu anlamamıza da son derece uygun olmasıdır. Dolayısıyla, Güneş Sistemimiz'in bir galaktik kolun kıyısında bulunması, bizim geceleri gökyüzünü inceleyerek uzak galaksileri görebilmemizi ve evrenin genel yapısı hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamaktadır. Eğer bir galaksinin merkezinde yer alsaydık, hiçbir zaman bir spiral galaksinin yapısını gözlemleyemez ya da evrenin yapısı hakkında bir fikir sahibi olamazdık. Bir başka deyişle, evrenin fiziksel yasaları gibi Dünya'nın uzaydaki konumu da, bu evrenin insan yaşamı için tasarlanmış olduğunu gösteren kanıtlar içermektedir. Yani evrenin Allah tarafından yaratılmış ve düzenlenmiş olduğu, apaçık bir gerçektir. Kimi insanların bunu kavrayamamalarının nedeni, samimi ve ön yargısız bir biçimde düşünememeleridir. Oysa samimi olarak düşünen her akıl sahibi inanan insan, evrende her şeyin bir amaçla yaratıldığını:

 

"Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır."

 

ayetiyle bildirildiği gibi, insan için yaratılmış ve düzenlenmiş olduğunu anlar. Bu derin kavrayış, bir başka Kuran ayetinde şöyle tarif edilmektedir:

 

“Allah, yeryüzünü sizin için bir karar, gökyüzünü bir bina kıldı; sizi suretlendirdi, suretinizi de en güzel (bir biçim ve incelikte) kıldı ve size güzel-temiz şeylerden rızık verdi. İşte sizin Rabbiniz olan Allah budur. Alemlerin Rabbi Allah ne Yücedir.”

 

“Sizin için, yeryüzüne boyun eğdiren O'dur. Şu halde onun yolunda yürüyün ve O'nun rızkından yiyin. Sonunda dönüş yine O'nadır.”


güneş sİstemİ ve DünyanIn İdeal konumu

Dünya; atmosferi ve okyanuslarıyla, kompleks biyosferiyle, uygun biçimde okside edilmiş kabuğuyla, zengin silisyum yataklarıyla, tortul veya katılaşım kayalarıyla, zengin buz yatakları, çölleri, ormanları, tundraları, otlak alanları, tatlı su gölleri, kömür ve petrol yatakları, yanardağları, hayvanları, bitkileri, manyetik alanı, okyanus dibi şekilleri ve hareketli mağmasıyla… hayranlık uyandıracak derecede kompleks bir sistemdir. Eğer Güneş Sistemi içinde bir yolculuk yapacak olursanız, oldukça ilginç bir tablo ile karşılaşırsınız. Yolculuğa sistemin en dışından başladığınızı varsayalım. İlk karşılaşacağınız gezegen Pluton'dur. Bu küçük gök cismi, oldukça "soğuk" bir yerdir. Yaklaşık - 238°C kadar!.. Bu dondurucu soğukluk içinde gezegenin çok ince bir atmosferi vardır. Ancak atmosfer, sadece, eliptik bir yörüngeye sahip olan gezegenin Güneş'e yakın olduğu dönemlerde gaz halindedir. Diğer zamanlarda atmosfer bir buz kütlesi haline döşünür. Kısaca Pluton, ölü bir buz yığınıdır. Güneş Sistemi'nin merkezine biraz daha ilerlediğinizde, Neptün'le karşılaşırsınız. Bu gezegen de oldukça "soğuk"tur: Yüzey sıcaklığı -218°C civarındadır. Hidrojen, helyum ve metan gazlarından oluşan atmosferi insan için zehirlidir. Dahası gezegenin yüzeyinde, hızları saatte 2000 km'ye varan korkunç fırtınalar eser.  Merkeze doğru biraz daha ilerleyince Uranüs'e varırsınız. Uranüs yapısında yüksek oranda kaya ve buz bulunduran bir "gaz gezegen"dir. Atmosfer sıcaklığı -214°C civarındadır. Hidrojen, helyum ve metan içeren atmosfer yaşama kesinlikle uygun değildir. Yolculuğa devam ettiğinizde Satürn'e varırsınız. Güneş Sistemi'nin bu ikinci büyük gezegeni, etrafındaki halkalarla tanınır. Bu halkalar gaz, buz ve kaya parçalarından oluşmaktadır. Asıl ilginç olan Satürn'ün yapısıdır. Gezegen tam anlamıyla bir gaz gezegendir; kütlesi % 75 oranında hidrojen ve % 25 oranında helyumdan oluşur. Yoğunluğu suyun yoğunluğundan bile düşüktür. Bu nedenle, eğer Satürn'e bir uzay gemisi indirmek isterseniz, bunu yüzebilir bir "şişme bot" olarak tasarlamanız gerekir. Isı yine korkunç derecede düşüktür: -178°C. Biraz daha ilerlediğinizde Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olan Jüpiter'e varırsınız. Kütlesi Dünya'nın 318 katı olan Jüpiter de bir gaz gezegendir. Jüpiter gezegeninin atmosferi, yüzeyi ve iç yapısı arasında ayrım yapmak güç olduğundan "atmosfer sıcaklığı" gibi bir kavramı ifade etmek de aynı oranda zordur. Ancak, gezegenin atmosferi sayılabilecek üst kısımlarındaki ısı -143°C'dir. Jüpiter üzerinde bulunan büyük kırmızı renkli lekenin varlığı, Dünya'daki gözlemciler tarafından yaklaşık 300 yıldır bilinmektedir. Bu kırmızı lekenin, içine iki Dünya alacak kadar büyük olan bir fırtınadan başka birşey olmadığı ise çağımızda anlaşılmıştır. Kısaca Jüpiter, üzerinde hiç kara parçası bulunmayan, delici bir soğuğun hüküm sürdüğü, üzerinde yüzlerce yıl süren korkunç fırtınaların yaşandığı, manyetik alanı ile her canlıyı anında öldürecek korkunç, ürpertici bir gezegendir. Jüpiter'den sonra Mars gelir. Mars'ın atmosferi yoğun karbondioksit içeren zehirli bir karışımdır. Gezegenin üzerinde hiç su yoktur. Yüzeyde büyük göktaşlarının çarpmasıyla meydana gelen dev kraterler dikkat çeker. Çok kuvvetli rüzgarlar ve aylarca süren kum fırtınaları hüküm sürer. Isı – 53°C civarındadır. Hakkında yapılan tüm spekülasyonlara rağmen, Mars ölü bir gezegendir. Mars'tan sonra karşımıza çıkan mavi gezegeni şimdilik bir kenara bırakalım. Bir sonra varacağımız gezegen Venüs'tür. Venüs'te, daha önce rastladığımız dondurucu soğukların aksine, yakıcı bir sıcaklık hüküm sürer. Isı yüzeyde yaklaşık 450°C'ye kadar ulaşır. Bu, kurşunu bile eritmeye yetecek bir ısıdır. Venüs'ün bir diğer korkunç özelliği, yoğun bir karbondioksit tabakasından oluşan ağır atmosferidir. Atmosfer basıncı, yüzeyde 90 atmosferi bulur. Bu, Dünya'da denizin 1 km derinliğindeki basınca eş değerdir. Venüs'ün atmosferinde ayrıca kilometrelerce kalınlığa sahip sülfürik asit katmanları bulunmaktadır. Bu yüzden gezegene sürekli öldürücü asit yağmurları yağar. Cehennemi andıran böyle bir ortamda, hiçbir canlı yaşayamaz. Hala Güneş'e doğru ilerlemeye devam ederseniz, sistemin en başındaki Merkür gezegenine ulaşırsınız. Merkür'ün en ilginç özelliği, kendi etrafında olağanüstü derecede yavaş dönmesidir. Kendi etrafındaki dönüş hızı, neredeyse Güneş'in etrafında yaptığı dönüş kadar yavaştır. Öyle ki Merkür Güneş etrafında iki kez döndüğünde, kendi etrafında sadece üç kez dönmüş olur. Yani iki yılı, üç gününe eşittir. Gece ile gündüzün bu kadar uzun sürmesi, gezegenin bir yüzünü kızartırken, öteki yüzünü ise dondurur. Bu nedenle gece ile gündüz arasındaki ısı farkı yaklaşık 1000°C'yi bulmaktadır. Elbette böyle bir ortam, hiçbir canlıyı barındıramaz. Kısacası, Güneş Sistemi'ndeki bilinen dokuz gezegenin sekizi (ve bunların burada değinmediğimiz 53 uydusu) içinde, yaşama uygun tek bir gök cismi yoktur. Her biri ölü ve sessiz birer madde yığınıdır. Ancak az önce değinip geçtiğimiz mavi gezegen, işte o diğerlerinden çok farklıdır. Çünkü atmosferinden yeryüzü şekillerine, ısısından manyetik alanına, elementlerinden Güneş'e olan mesafesine kadar, her türlü dengesiyle, tamamen yaşam için özel olarak yaratılmıştır.

 

Karbon elementİnİn yaşamsal önemİ

Bir başka yaşamsal olan ve son derece hayati fonksiyonları bulunan Karbon elementindeki özelliklerdeki muazzam düzenlemedir. Yaşamın temelini oluşturan Karbon elementi, periyodik tablodaki altıncı elementtir ve Silisyum gibi yarıiletken bir özelliğe sahip olması hayati fonksiyonlara açısından onun eşsiz bir element olarak, yani özel olarak seçildiği anlamına gelir. Bu element, Dünya üzerindeki yaşamın temelidir, çünkü bütün temel organik moleküller (aminoasitler, proteinler, nükleik asitler gibi) karbon atomunun diğer bazı atomlarla çeşitli şekillerde birleşmesiyle oluşur. Karbon, hidrojen, oksijen ve azot gibi diğer atomlarla birleşerek vücudumuzdaki milyonlarca farklı tür proteini meydana getirir. Karbonun yerini tutabilecek başka bir element yoktur; çünkü başka hiçbir element, karbon gibi sınırsız türde bağ yapma özelliğine sahip değildir. Dolayısıyla evrendeki herhangi bir gezegende hayat var olacaksa, bu mutlaka "karbon temelli" bir hayat olmak durumundadır. Bunun sonucunda, Karbon temelli yaşamın ise değişmez bazı kuralları vardır. Örneğin, karbon temelli organik bileşikler (örneğin proteinler) sadece belirli bir ısı aralığında var olabilirler. 120 °C'den yüksek ısılarda parçalanmaya, -20 °C'den düşük ısılarda donmaya başlarlar. Sadece ısı değil, ışık, yerçekimi, atmosfer bileşimi, manyetik güç gibi etkenlerin de karbon bazlı bir yaşama izin verebilmeleri için çok dar ve belirli bazı sınırlar içinde olmaları gerekmektedir. Dünya, işte tam bu dar ve belirli çerçevedeki sınırlara sahiptir. Eğer bu sınırların herhangi biri bozulsa, örneğin Dünya'nın yüzey ısısı 120°C'yi aşsa, artık Dünya üzerinde yaşam olamaz. Bu yüzden, ne Dünya'nın ne de bir başka gezegenin üzerinde - 238°C derecede terleyen, oksijen yerine helyum soluyan ya da su yerine sülfürik asit içen küçük yeşil adamların yaşaması mümkün değildir. Hayat, ancak çok özel ve belirli şartların yerine getirildiği bir ortamda var olabilir. Bir başka deyişle, canlılar, ancak kendileri için özel olarak tasarlanmış bir mekanda yaşayabilir. Dünya, işte bu şekilde Karbon temelli bir yaşamı destekleyecek şekilde, özel olarak tasarlanmış bir mekandır.


Dünya'nIn IsIsI ve Atmosferİn Özellİklerİ

Dünya'nın yaşam için en gerekli şartlardan bir diğeri de, ısısı ve atmosferidir. Mavi gezegen, canlıların, özellikle de bizim gibi son derece kompleks canlı varlıkların yaşayabileceği bir ısı değerine ve soluyabileceği bir atmosfere sahiptir. Ancak bu iki etken de, birbirinden son derece farklı faktörlerin her birinin ideal değerlerde belirlenmesiyle gerçekleşmiştir. Bunlardan birisi, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığıdır. Elbette ki Dünya Güneş'e Venüs kadar yakın ya da Jüpiter kadar uzak olsaydı, yaşama imkan verecek bir ısı değerine sahip olamazdı. Karbon bazlı organik moleküller, az önce belirttiğimiz gibi, 120°C ile -20°C arasında değişen bir ısı aralığında oluşabilirler. Güneş Sistemi'nde bu ısı değerine sahip olan yegane gezegen ise Dünya'dır. Tüm evren düşünüldüğünde ise, hayat için gerekli olan bu ısı aralığının, gerçekte elde edilmesi çok zor bir aralık olduğunu görürüz. Çünkü evrenin içindeki ısılar, en sıcak yıldızların içindeki milyarlarca derecelik korkunç sıcaklıklardan, "mutlak sıfır" noktası olan – 273.15°C'ye kadar değişebilmektedir. Bu dev ısı yelpazesi içinde karbon-temelli bir hayata izin veren ısı aralığı, çok dar bir aralıktır. Ama Dünya, tam bu ısı aralığına sahiptir. Dolayısıyla, "yaşam sadece çok sınırlı bir ısı aralığında mümkündür" ve bu ısı aralığı Güneş'in ısısı ile mutlak sıfır arasındaki muhtemel ısıların yaklaşık % 1'lik bir bölümünü oluşturmaktadır. İşte, Dünya'nın ısısı, tam bu dar aralıktadır." İşte bu ısı aralığının korunması, elbette Güneş ile Dünya arasındaki mesafe kadar, Güneş'in yaydığı ısı enerjisi ile de yakından ilişkilidir. Hesaplara göre Dünya'ya ulaşan Güneş enerjisindeki %10'luk bir azalma yeryüzünün metrelerce kalınlıkta bir buzul tabakası ile örtülmesiyle sonuçlanacaktır. Enerjinin biraz artması halinde ise tüm canlılar kavrularak öleceklerdir. Dünya'nın ideal olan ısısının, gezegen içinde dengeli olarak dağıtımı da son derece önemlidir. Nitekim bu dengenin sağlanması için çok özel bazı tedbirler alınmıştır. Örneğin, Dünya'nın ekseninin 23°27´lık eğimi, kutuplarla ekvator arasındaki atmosferin oluşmasında engel oluşturabilecek aşırı sıcaklığı önler. Eğer bu eğim olmasaydı, kutup bölgeleriyle ekvator arasındaki sıcaklık farkı çok daha artacak ve yaşanabilir bir atmosferin var olması imkansızlaşacaktı. Dünya'nın kendi etrafındaki yüksek dönüş hızı da ısının dengeli dağılımına yardımcı olur. Dünya sadece 24 saatlik bir süre içinde kendi etrafını dolaşır ve bu sayede geceler ve gündüzler kısa sürer. Kısa sürdükleri için de gece ile gündüz arasındaki ısı farkı çok azdır. Bu dengenin önemi, bir günü bir yılından daha uzun süren ve bu yüzden gece-gündüz arasındaki ısı farkı 1000°C'yi bulan Merkür ile karşılaştırıldığında görülebilir. Yeryüzünün şekilleri de ısının dengeli dağılımına yardımcı olur. Dünya'nın ekvatoru ile kutupları arasında yaklaşık 100°C'lik bir ısı farkı vardır. Eğer böyle bir ısı farkı fazla engebesi olmayan bir yüzeyde gerçekleşmiş olsaydı, hızı saatte 1000 km'ye varan fırtınalar Dünya'yı allak bullak ederdi. Oysa ki yeryüzü, ısı farkından dolayı ortaya çıkması muhtemel kuvvetli hava akımlarını bloke edecek engebelerle donatılmıştır. Bu engebeler, yani sıradağlar, Çin'de Himalayalar'la başlar, Anadolu'da Toroslarla devam eder ve Avrupa'da Alplere kadar sıradağlar halinde uzanarak batıda Atlas Okyanusu, doğuda Büyük Okyanus'la birleşir. Okyanuslarda ise ekvatorda oluşan fazla ısı, sıvıların ısı farkını dereceli bir şekilde dengelemesi sayesinde kuzeye ve güneye doğru aktarılır. Bu arada Dünya'nın atmosferinde ısıyı sürekli dengeleyen birtakım otomatik sistemler de vardır. Örneğin bir bölge çok fazla ısındığında su buharlaşması artar ve bulutlar çoğalır. Bu bulutlar ise Güneş'ten gelen ışınların bir kısmını geri yansıtarak aşağıdaki havanın ve yüzeyin daha fazla ısınmasını engeller.


Yerkürenİn Kütlesİ ve Manyetİk AlanI

Dünya'nın Güneş'e olan mesafesi, dönüş hızı ya da yeryüzü şekilleri kadar, büyüklüğü de önemlidir. Dünyamız'ı, Dünya'nın kütlesinin sadece % 8'i kadar bir kütleye sahip olan Merkür'le, ya da Dünya'dan 318 kat daha büyük bir kütleye sahip olan Jüpiter'le karşılaştırdığımızda, gezegenlerin çok farklı büyüklüklere sahip olabileceklerini görürüz. Peki acaba bu kadar farklı büyüklükteki gezegenler içinde, Dünyamız'ın büyüklüğü tesadüfen mi belirlenmiştir? Hayır! Yerkürenin özelliklerini incelediğimizde, üzerinde yaşadığımız bu gök cisminin tam olması gerektiği büyüklükte olduğunu görürüz. Amerikalı jeologlar Press ve Siever, Dünya'nın bu yönden "uygunluğu" hakkında şu bilgileri verirler: Dünya'nın büyüklüğü tam olması gerektiği kadardır. Daha küçük olsa yerçekimi çok zayıflayacak ve atmosferi Dünya'nın etrafında tutamayacaktı, daha büyük olsaydı bu kez de yerçekimi çok artacak ve bazı zehirli gazları da tutarak atmosferi öldürücü hale getirecekti. Dünya'nın kütlesinin yanısıra, iç yapısı da yaşam için özel bir tasarıma sahiptir. Bu iç yapıdaki tabakalar sayesinde, Dünya bir manyetik alana sahiptir ve bu manyetik alan yaşamın korunması için çok önemlidir. Dünya'nın çekirdeği ise, çok büyük bir hassasiyetle dengelenmiş ve radyoaktivite tarafından beslenen bir ısı motorudur. Eğer bu motor daha yavaş çalışsaydı, kıtalar şu anki yapılarına ulaşamazlardı. Demir hiçbir zaman erimez ve merkezdeki sıvı çekirdeğe inmezdi ve böylece Dünya'nın manyetik alanı hiçbir zaman oluşmazdı. Eğer Dünya'nın daha fazla radyoaktif yakıtı olsaydı ve dolayısıyla daha hızlı bir ısı motoru bulunsaydı, volkanik bulutlar Güneş'i kapatacak kadar kalın olur, atmosfer aşırı derecede yoğun hale gelir ve Dünya yüzeyi de hemen her gün volkanik patlamalar ve depremlerle sarsılırdı. Dolayısıyla dünyanın manyetik alanı, yaşamımız için büyük öneme sahiptir. Bu manyetik alan, yukarıda belirtildiği gibi, yerkürenin çekirdeğinin yapısından kaynaklanır. Çekirdek, demir ve nikel gibi manyetik özelliği olan ağır elementleri içerir. İç çekirdek katı, dış çekirdek ise sıvı haldedir. Çekirdeğin bu iki katmanı birbiri etrafında hareket eder. Bu hareket ağır metaller üzerinde bir çeşit mıknatıslanma etkisi yaparak bir manyetik alan oluşturur. Atmosferin çok daha dışına kadar uzanan bu alan sayesinde Dünya, uzaydan gelebilecek olan tehlikelere karşı korunmuş olur. Güneş dışındaki yıldızlardan kaynaklanan öldürücü kozmik ışınlar, Dünya'nın etrafındaki bu koruyucu kalkanı geçemezler. Özelikle de Dünya'nın on binlerce kilometre uzağında manyetik halkalar çizen Van Allen Kuşakları, Dünya'yı bu öldürücü enerjiden korur. Söz konusu plazma bulutlarının, kimi zaman Hiroşima'ya atılan gibi 100 milyar atom bombasına eş değer olduğu hesaplanmıştır. Aynı şekilde kozmik ışınlar da çok şiddetli olabilirler. Ama Dünya'nın manyetik alanı, tüm bu öldürücü ışınların sadece % 0.1'ni geçirmekte ve kalan bu binde birlik ışınlar da atmosfer tarafından emilmektedir. Bu manyetik alanı üretmek için kullanılan elektrik enerjisi bir milyar amperlik bir akımdır ki, insanlığın tüm tarihi boyunca ürettiği elektrik enerjisinin toplamına yakındır. Eğer Dünya'nın bu manyetik kalkanı olmasa, yeryüzündeki yaşam sık sık öldürücü ışınlarla tahrip edilecek, belki de hiç var olmayacaktı. Oysa, yerkürenin çekirdeği tam olması gerektiği gibi olduğu için, Dünya bu şekilde korunur. Bir başka deyişle, gökyüzünde, Kuran'daki:


"Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise O’nun ayetlerinden yüz çeviriyorlar."

ayetiyle dikkat çekildiği gibi, bizler için kurulmuş özel bir koruyucu kalkan vardır.


Atmosferİn Uygunluğu

Dünya, şimdiye kadar incelediğimiz gibi, hem yaşam için gerekli sıcaklığa, hem gerekli kütleye, hem de yaşamı koruyan özel kalkanlara sahiptir. Ama bunlar Dünya üzerinde canlılığın var olması için yeterli şartlar değildir. Çok önemli bir başka şart, atmosferin yapısıdır. Bilimkurgu filmleri, önceki sayfalarda da değindiğimiz gibi, insanları kimi zaman yanlış yönlendirirler. Bunun bir örneği, bu filmlerde sık sık rastlanan "kolay atmosfer uygunluğu"dur. Uzay gemisiyle uzak bir gezegene yaklaşan insanlar, gezegene inmeden önce atmosferinin solunabilir olup olmadığına bakarlar. Genellikle de solunabilir bir atmosfer çıkar. Bu senaryolar, insanoğlunun kolaylıkla ve tesadüfen uygun atmosferler bulabileceği gibi bir izlenim vermektedir. Oysa eğer gerçekten uzay gemileri ile evrenin derinliklerinde gezinseydik, Dünya dışındaki bir başka gezegende solunabilir bir atmosfer bulmak, neredeyse imkansız olurdu. Çünkü Dünya'nın atmosferi, yaşam için gerekli son derece özel şartları biraraya getirerek tasarlanmış olağanüstü bir karışımdır. Dünya atmosferi, % 77 azot, % 21 oksijen ve %1 oranında karbondioksit ve argon gibi diğer gazların karışımından oluşur. Öncelikle bu gazların en önemlisi ile, oksijenle başlayalım. Oksijen çok önemlidir, çünkü insan gibi kompleks bedenlere sahip canlıların enerji elde etmek için kullandıkları çoğu kimyasal reaksiyon oksijen sayesinde gerçekleşir. Karbon bileşikleri oksijenle reaksiyona girerler. Reaksiyon sonucunda su, karbondioksit ve enerji açığa çıkar. Hücrelerimizde kullandığımız ve ATP (adenosin trifosfat) adı verilen enerji paketçikleri, bu reaksiyonla ortaya çıkarlar. İşte biz de bu nedenle sürekli olarak oksijene ihtiyaç duyarız ve bu ihtiyacı karşılamak için solunum yaparız. İşin ilginç yanı, soluduğumuz havadaki oksijen oranının, son derece hassas dengelerle tespit edilmiş oluşudur. Atmosferimiz daha fazla oksijen içerebilir ve buna rağmen hayatı destekleyebilir miydi? Hayır! Oksijen çok reaktif bir elementtir. Şu anda atmosferde bulunan okijeninin oranı, yani yüzde 21, yaşamın güvenliği için aşılmaması gereken sınırların tam ideal noktasındadır. Yüzde 21'in üzerine artan her yüzde birlik oksijen oranı, bir yıldırımın orman yangını başlatma olasılığını % 70 artıracaktır. Yüzde 25'lik bir oksijen oranının daha yukarısında, şu anda kullandığımız bitkisel besinlerin çok azı, tüm tropik ormanları ve arktik tundraları yok edecek olan dev yangınlardan korunabilirdi. Dolayısıyla, atmosferin şu anki oksijen oranı, tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakamdadır. Atmosferdeki oksijen oranının dengede kalması da, mükemmel bir "geri dönüşüm" sistemi sayesinde gerçekleşir. Hayvanlar devamlı olarak oksijen tüketirler ve kendileri için zehirli olan karbondioksiti üretirler. Bitkiler ise bu işlemin tam tersini gerçekleştirir, ve karbondioksiti hayat verici oksijene çevirerek canlılığın devamını sağlarlar. Her gün bitkiler tarafından milyarlarca ton oksijen bu şekilde üretilerek atmosfere salınır. Bu iki canlı grubu, yani bitkiler ve hayvanlar, eğer aynı reaksiyonu gerçekleştirselerdi Dünya çok kısa sürede yaşanılmaz bir gezegene dönüşürdü. Örneğin hem hayvanlar hem de bitkiler oksijen üretselerdi, atmosfer kısa sürede "yanıcı" bir özellik kazanır ve en ufak bir kıvılcım dev yangınlar çıkarırdı. Sonunda da Dünya dev bir "tüp patlaması"yla yanarak kavrulurdu. Öte yandan eğer hem bitkiler hem de hayvanlar karbondioksit üretselerdi, bu kez atmosferdeki oksijen hızla tükenir ve bir süre sonra canlılar nefes almalarına rağmen "boğularak" toplu halde ölmeye başlarlardı. Ancak canlılığın dengesi öylesine kusursuzca kurulmuştur ki, atmosferdeki oksijen oranı hep canlılık içinde en ideal olan oranda, Lovelock'ın ifadesiyle "tehlikenin ve yararın çok iyi bir biçimde dengelendiği bir rakamda" durmaktadır. Atmosferin çok iyi bir biçimde dengelenmiş bir başka yönü ise, onu solumamızı sağlayan ideal yoğunluğudur.


Fotosentez ve IşIk

Fotosentez, herkesin ortaokul ya da lise derslerinde öğrendiği kimyasal bir işlemdir. Ama çoğu insan ders kitapları arasına sıkışmış olan bu konunun bizim yaşamımız için ne kadar hayati bir önem taşıdığını fark etmez. Önce bu lise bilgilerini bir hatırlayalım ve fotosentezin formülüne bakalım:

                                      

 

            

Bu kimyasal reaksiyonda altı su molekülü ile altı karbondioksit molekülü, Güneş ışığının enerjisi sayesinde birleşmektedir. Ortaya çıkan ve glukoz olarak adlandırdığımız molekül, yüksek enerji içeren bir yapıdır ve tüm besinlerin temel taşını oluşturur. Kısacası bitkiler fotosentez yaptıklarında, Güneş'ten gelen enerjiyi kullanarak besin üretmiş olurlar. Dünya üzerindeki tek besin üretimi, bitkilerin gerçekleştirdiği bu olağanüstü kimyasal işlemdir. Diğer tüm canlılar bu kaynaktan beslenir. Otobur hayvanlar bitkileri yediklerinde bu Güneş kaynaklı enerjiyi almış olurlar. Etobur hayvanlar ise bitkileri yemiş olan otobur hayvanları yemekle, yine Güneş kaynaklı enerjiyi elde ederler. Biz insanlar da hem bitkiler hem hayvanlar aracılığıyla yine aynı enerjiyi alırız. Bu nedenle, yediğimiz her elma, patates, çikolata ya da biftek, aslında bize Güneş'ten gelen enerjiyi verir. Fotosentezin çok önemli bir başka sonucu daha vardır. Üstteki formüle dikkat ederseniz, fotosentezin glukoz yanında bir de altı oksijen molekülü açığa çıkardığını görürsünüz. Bitkiler bu şekilde hayvanlar ve insanlar tarafından sürekli "kirletilen" atmosferi temizlerler. İnsanlar ve hayvanlar, atmosferdeki oksijeni yakarak enerji elde ettikleri için, her nefes alışlarında atmosferdeki oksijen oranını biraz daha azaltırlar. Ama bu azalan oksijen, bitkiler tarafından yerine konur. Kısacası, fotosentez olmasa, bitkiler olmaz, bitkiler olmadığında ise havyanlar ve biz insanlar da var olamayız. Üzerine bastığınız çimlerin, pek önemsemediğiniz ağaçların ya da salata malzemesi yaptığınız bitkilerin derinliklerinde gerçekleşen —ve henüz hiçbir laboratuarda taklit edilemeyen— bu kimyasal reaksiyon, yaşamın temel şartlarından biridir. Konunun dikkat çekici yanı ise, fotosentezin son derece iyi tasarlanmış bir işlem oluşudur. Dikkat ederseniz, bitkilerin gerçekleştirdikleri fotosentez ile, hayvanların ve insanların enerji tüketimleri arasında tam bir denge vardır. Bitkiler bize glukoz ve oksijen verirler. Biz ise hücrelerimizde glukozu oksijenle birleştirip "yakar", böylelikle bitkilerin glukoza eklemiş oldukları Güneş enerjisini açığa çıkarıp kullanırız. Yaptığımız şey, aslında fotosentezi tersine çevirmektir. Bunun sonucunda atık madde olarak karbondioksit çıkarır ve bunu ciğerlerimizle atmosfere veririz. Ama bu karbondioksit hemen bitkiler tarafından yeniden fotosentez için kullanılır. Bu mükemmel çevirim böylelikle sürer gider. Şimdi bu işlemin ne kadar kusursuz bir uyumla yaratıldığını görebilmek için, işlemin içindeki faktörlerden yalnızca bir tanesinin üzerinde biraz yoğunlaşalım: Güneş ışığına. Güneş ışığının Dünya üzerindeki yaşam için özel olarak tasarlandığını az önce incelemiştik. Acaba Güneş'in ışığı fotosentez için de özel olarak ayarlanmış mıdır? Yoksa bitkiler, kendilerine ne tip ışık gelirse gelsin, bu ışığı değerlendirip ona göre fotosentez yapabilecek bir esnekliğe sahip midir? Fotosentezi gerçekleştiren molekül, klorofildir. Fotosentez mekanizması, bir klorofil molekülünün Güneş ışığını absorbe etmesiyle başlar. Ama bunun gerçekleşebilmesi için, ışığın doğru renkte olması gerekir. Yanlış renkteki ışık, işe yaramayacaktır. Bu konuda örnek olarak televizyonu verebiliriz. Bir televizyonun, bir kanalın yayınını yakalayabilmesi için, doğru frekansa ayarlanmış olması gerekir. Kanalı başka bir frekansa ayarlayın, görüntü elde edemezsiniz. Aynı şey fotosentez için de geçerlidir. Güneş'i televizyon yayını yapan istasyon olarak kabul ederseniz, klorofil molekülünü de televizyona benzetebilirsiniz. Eğer bu molekül ve Güneş birbirlerine uyumlu olarak ayarlanmış olmasalar, fotosentez oluşmaz. Ve Güneş'e baktığımızda, ışınlarının renginin tam olması gerektiği gibi olduğunu görürüz. Işığın absorbe edilmesi işlemi, moleküllerin içindeki elektronların yüksek enerji seviyelerine olan duyarlılıklarıyla ilgilidir ve hangi molekülü ele alırsanız alın, bu işi gerçekleştirmek için gereken enerji aynıdır. Işık, fotonlardan oluşur ve yanlış enerji seviyesinde foton, hiçbir şekilde absorbe edilemez. Kısacası yıldızların fiziği ile, moleküllerin fiziği arasında çok iyi bir uyum vardır. Bu uyum olmasa, yaşam imkansız olurdu. Dolayısıyla, herhangi bir bitkinin fotosentez yapabilmesi, sadece ve sadece çok belirli bir ışık aralığında mümkündür. Bu aralık ise tam olarak Güneş'in yaydığı ışığa karşılık gelmektedir. "Yıldızların fiziği ile moleküllerin fiziği arasındaki bu uyum", asla rastlantılarla açıklanamayacak kadar olağanüstü bir uyumdur. Güneş'in 1025'te 1 ihtimalle bizim için gerekli olan ışığı vermesi ve yeryüzünde bu ışığı kullanacak kompleks moleküllerin bulunması, elbette söz konusu uyumun yaratılmış olduğunu göstermektedir.

Suyun yaratılış için en uygun ortam ve element olması:

Yaşamın oluşabilmesi için mutlaka sıvı maddelerin varlığı zorunludur. Eğer, evrenin kanunları sadece maddenin katı ve gaz haline izin vermiş olsaydı, hayat hiçbir zaman var olamayacaktı. Çünkü katı maddelerde atomlar birbirleri ile çok iç içe ve durgundurlar ve canlı organizmaların gerçekleştirmek zorunda oldukları dinamik moleküler işlemlere kesinlikle izin vermezler. Gazlarda ise, atomlar hiçbir istikrar göstermeden serbestçe uçuşurlar ve böyle bir yapı içinde canlı organizmaların kompleks mekenizmalarının işlemesi mümkün değildir. Kısacası, hayat için gerekli işlemlerin gerçekleştirilmesi için, sıvı bir ortamın varlığı zorunludur. Sıvıların en ideali -daha doğrusu tek ideal olanı- ise sudur. Suyun hayat için olağanüstü derecede uygun özelliklere sahip olduğu, eskiden beridir bilim adamlarının dikkatini çekmiştir. Bu konudaki ilk detaylı çalışma ise, İngiliz doğabilimci William Whewell'in 1832 yılında yayınlanan Astronomy and General Physics Considered with Reference to Natural Theology (Doğal Teoloji Işığında Astronomi ve Genel Fizik) adlı kitabı oldu. Whewell suyun özellikle termal (ısıyla ilgili) özelliklerini inceledi ve suyun genel doğa kanunlarına aykırı gibi duran bazı termal özelliklerinin, bu maddenin yaşam için özel yaratıldığına delil sayılması gerektiğini anlattı. Dolayısıyla, çevre, temel özellikleriyle (yani canlıları oluşturan çeşitli kimyasallar ve fiziko-kimyasal işlemler ile hidrosferin fiziksel ve kimyasal özellikleri yönünden) yaşam için olabilecek en uygun çevredir.

Suyun muazzam Termal Özellikleri:

Hayat için gerekli organik fonksiyonların başında, üzerinde durulan en önemli konulardan biri, suyun termal (ısıyla ilgili) özellikleridir. Suyun termal özellikleri ise, beş ayrı yönden çok ilginç önemlilikte özellikler gösterir. Bunlar sırasıyla şöyledir:

1) Bilinen tüm maddeler ısıları düştükçe büzüşürler. Bilinen tüm sıvılar da yine ısıları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Hacim azalınca yoğunluk artar ve böylece soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Ama su, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir ısıya (+ 4°C'ye) düşene kadar büzüşür, ama sonra birdenbire genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Yani buz, aslında "normal" fizik kurallarına göre suyun dibine batması gerekirken, su üstünde yüzer.

2) Buz eridiğinde ya da su buharlaştığında, etraftan ısı çekilir. Bunun tersi gerçekleştiğinde ise, dışarıya ısı verilir. Bu "gizli ısı" olarak bilinen kavramdır. Tüm sıvıların gizli ısıları vardır. Ancak suyun gizli ısısı, bilinen tüm sıvıların en yükseği sayılabilir. Normal ısılarda, sadece amonyak sudan daha yüksek bir donma gizli ısısına sahiptir. Buharlaşma gizli ısısında ise hiçbir sıvı, su ile boy ölçüşemez.

3) Suyun "termal kapasitesi", yani suyun ısısını bir derece artırmak için gereken ısı miktarı, bilinen diğer sıvıların çok büyük bölümünden daha yüksektir.

4) Suyun termal iletkenliği, yani ısıyı iletebilme yeteneği, bilinen diğer herhangi bir sıvıdan en az dört kat daha yüksektir.

5) Buzun ve karın termal iletkenlikleri ise düşüktür.


Teknik birer fiziksel özellik gibi duran yukarıdaki beş maddenin ne gibi bir öneme sahip olduğunu merak edebilirsiniz. Bunlar çok büyük birer öneme sahiptir, çünkü dünya üzerindeki yaşam ve bizim hayatımız, bu üstteki özelliklerin tam tamına bu şekilde olması sayesinde mümkündür.


Şimdi sırasıyla bu özelliklerin etkilerini inceleyelim:


Üstten Donmanın Etkisi:

Suyun yukarıdaki birinci maddede anlatılan özelliği, Dünya üzerindeki denizler açısından çok önemlidir. Eğer bu özellik olmasa, yani buz suyun üzerinde yüzmese, Dünya üzerindeki suyun çok büyük bir bölümü tamamen donacak, göllerde ve denizlerde hiçbir yaşam kalmayacaktı. Bu gerçeği biraz detaylı olarak inceleyelim. Dünya'nın pek çok yerinde soğuk kış günlerinde ısı 0°C'nin altına düşer. Bu soğuk elbette denizleri ve gölleri de etkiler. Bu su kütleleri giderek soğurlar. Soğuyan tabakalar dibe doğru çöker, daha sıcak kısımlar yüzeye çıkar, ama bunlar da havanın etkisiyle soğur ve yine dibe doğru çöker. Ancak bu denge sıcaklık 4°C'ye gelince birden değişir, bu kez ısının her düşüşünde, su genleşmeye ve hafiflemeye başlar. Böylece 4°C'lik su en altta kalır. Daha yukarıda 3°C, onun üstünde 2°C, böylece devam eder. Suyun yüzeyi ise 0°C'ye vararak donar. Ama sadece yüzey donmuştur. Yüzeyin altında kalan 4°C'lik bir su tabakası, balıkların ve diğer su canlılarının yaşamlarını sürdürmeleri için yeterlidir. (Bu arada suyun yukarıdaki beşinci maddede değindiğimiz özelliği de çok büyük bir işlev görmektedir: Bu özellik, buzun ve karın termal iletkenliklerinin düşük olmasıdır. Yani buz, havadaki soğuğu, altındaki su tabakasına çok az iletir. Böylece dışarıdaki hava –50°C'yi bulsa bile, denizin üstündeki buz tabakası bir-iki metreyi geçmez. Foklar, penguenler ve diğer kutup hayvanları, bu sayede denizin üstündeki buzu delip alttaki suya ulaşabilirler.) Eğer böyle olmasa ne olurdu? Su "normal" davransaydı, tüm diğer sıvılar gibi onun da ısı kaybına paralel olarak yoğunluğu artsaydı, yani buz suyun dibine batsaydı ne olurdu? Bu durumda okyanuslar, denizler ve göllerde, donma alttan başlayacaktı. Alltan başlayan donma, yüzeyde soğuğu kesecek bir buz tabakası olmadığı için, yukarı doğru devam edecekti. Böylece Dünya'daki göllerin, denizlerin ve okyanusların çok büyük bölümü dev birer buz kütlesi haline gelecekti. Denizlerin yüzeyinde sadece birkaç metrelik bir su tabakası kalacak ve hava sıcaklığı artsa bile, dipteki buz asla çözülmeyecekti. Böyle bir Dünya'nın denizlerinde hiçbir canlı yaşayamazdı. Denizlerin ölü olduğu bir ekolojik sistemde kara canlılarının varlığı da mümkün olamazdı. Kısacası Dünya, eğer su "normal" davransaydı, ölü bir gezegen olacaktı. Suyun neden "normal" davranmadığı, yani 4°C'ye kadar büzüştükten sonra neden birdenbire genleşmeye başladığı ise, hiç kimsenin cevaplayamadığı bir sorudur.


Terleyerek Soğumanın etkisi:

Yukarıda suyun termal özelliklerinden söz ederken sıraladığımız ikinci ve üçüncü maddeler, yani suyun gizli ısısının ve termal kapasitesinin tüm diğer sıvılardan yüksek olması da, bizim için çok önemlidir. Bu özellik, çoğu insanın neye yaradığını bilmediği çok önemli bir vücut işlevimizin temel anahtarıdır. Bu işlev, terlemedir. Gerçekten de, terleme neye yarar? Bunu incelemek için hikayeyi konuyu biraz daha baştan almak gerekir. Bütün memeli canlılar, aşağı yukarı aynı vücut sıcaklığına sahiptirler. 35-40°C arasında değişen bu sıcaklık, insanlarda da normal şartlarda 37°C civarındadır. Bu çok hassas bir ısıdır ve mutlaka sabit tutulması gerekir. Vücut sıcaklığı birkaç derece düştüğünde donma tehlikesi ile karşı karşıya geliriz. Birkaç derece yükseldiğinde ise ciddi biçimde güçten düşeriz. Vücut ısısının 40°C'nin üzerine çıkması ise, ölüm tehlikesi anlamına gelir. Kısacası vücudumuzun ısısı ancak birkaç derece oynayabilecek kadar hassas bir dengeye sahiptir. Ama vücudumuzun bu noktada önemli bir sorunu vardır: Sürekli olarak hareket etmektedir. Bütün fiziksel hareketler, makinaların çalışmaları da dahil, enerji üretimi gerektirirler. Enerji üretimi de her zaman için ısı açığa çıkarır. Bu ısıyı kolaylıkla hissedebilirsiniz de. Bu kitabı bir kenara bırakıp, kızgın Güneş'in altında 10 kilometre koşup geri gelirseniz, vücudunuzun ısındığını çok açık olarak hissedersiniz. Ama aslında yine de fazla ısınmazsınız. Isının birimi kaloridir. Normal bir insan 10 kilometrelik yolu bir saat içinde koştuğu zaman, yaklaşık 1000 kalorilik bir ısı açığa çıkarır. Eğer koşu sırasında bu ısı vücuttan atılmasa, koşan kişinin vücut ısısı o kadar artacaktır ki, koşucu daha birinci kilometrenin içinde komaya girecektir.  İşte bu büyük tehlike, suyun sahip olduğu iki özellik sayesinde engellenir. Bu özelliklerin birincisi, suyun yüksek termal kapasitesidir. Yani suyun ısısını artırmak için çok yüksek kalori gerekir. Bu sayede, % 70'i sudan oluşan vücudumuz çok hızlı bir şekilde ısınmaz. Örneğin bizim vücut ısımızı 10°C arttıracak olan bir hareket, eğer vücudumuz temel olarak alkolden oluşsa, ısımızı 20°C arttıracaktır. Diğer maddeler daha da vahimdir: Tuz 50°C, demir 100°C, kurşun ise 300°C'lik artışlar yaşatacaktır. Ama suyun yüksek termal kapasitesi, bizi bu gibi korkunç ısı değişimlerinden korur. Ancak başta da belirttiğimiz gibi 10°C'lik bir artış bile bizim için ölümcüldür. Bunu gidermek içinse, suyun diğer bir özelliği, yani gizli ısısının yüksekliği devreye girer. Vücut, açığa çıkan ısı karşısında kendisini serinletmek için terleme mekanizmasını kullanır. Terleme sırasında deriye yayılan su, hızla buharlaşır. Bu buharlaşma sırasında ise, gizli ısısı çok yüksek olduğu için, yüksek ısıya ihtiyaç duyar. Bu ısıyı vücudumuzdan çekip alır ve böylece bizi soğutmuş olur. Bu soğutma o kadar etkilidir ki, bazen üşütmeye bile neden olabilir. Bu sayede, üstte ele aldığımız 10 kilometre koşucusu, sadece bir litre terinin buharlaşması sayesinde, vücut ısısını 6°C düşürür. Ne kadar fazla enerji harcarsa vücut ısısı o kadar artacak, buna karşılık o kadar fazla terleyip-soğuyacaktır. Vücudun bu mükemmel termostat sistemini mümkün kılan etkenlerin başında ise, suyun termal özellikleri gelmektedir. Başka hiçbir sıvı su gibi iyi terletemez. Eğer su yerine başka bir sıvı, örneğin alkol kullanılsa, sıcaklık 6°C değil, sadece 2.2°C düşecektir. Amonyak ise 3.6°C'lik bir düşüş sağlayabilir. Olayın çok önemli bir başka yönü daha vardır: Eğer vücudun içinde oluşan ısı, yüzeye, yani deriye aktarılamazsa, suyun sözünü ettiğimiz bu iki özelliği ve buna dayalı terleme sistemi yine de bir işe yaramayacaktır. Bu nedenle, vücudun yapısının, ısıyı çok hızlı iletebilir olması gerekir. İşte bu noktada suyun bir diğer özelliği devreye girer: Su, diğer bilinen tüm sıvıların aksine, çok yüksek bir termal iletkenliğe, yani ısıyı iletebilme yeteneğine sahiptir. Bu sayede vücut, içinde oluşan yüksek ısıyı hızla deriye taşır. Hatta bunun için deriye yakın olan kan damarları genişler ve biz de bu yüzden ısındığımız zaman kızarırız. Eğer suyun termal iletkenliği birkaç kat kadar daha az olsa, vücutta oluşan ısının yüzeye taşınması çok yavaşlayacak, bu da yine memeliler gibi kompleks canlıların yaşamını imkansız hale getirecektir. Tüm bunlar, suyun birbirinden farklı üç termal özelliğinin ortak bir amaca, yani insan gibi kompleks canlıların serinletilmesine hizmet ettiğini göstermektedir. Su, bu iş için seçilmiş özel bir sıvıdır.

Dünya’nın ortalama sıcaklığı:

Suyun, hayati fonksiyonlar için çok önemli olan beş farklı termal özelliği, aynı zamanda Dünya'nın ılık ve dengeli bir iklime sahip olmasında da büyük rol oynar.

Suyun gizli ısısının ve termal kapasitesinin diğer sıvılara göre çok yüksek olması, denizlerin karalara göre daha geç ısınıp daha geç soğumalarını sağlar. Bu nedenle Dünya'da kara üzerindeki ısı farklılıkları en sıcak yer ile en soğuk yer arasında 140°C'ye kadar çıkarken, denizlerin ısı farklılığı en fazla 15-20°C arasında değişir. Aynı durum gece-gündüz arasındaki ısı farkında da yaşanır. Karada gece ile gündüz arasındaki fark kurak ortamlarda 20-30°C'ye kadar çıkarken, denizlerde en fazla birkaç derecelik bir ısı farkı olur. Sırf denizler değil, atmosferdeki su buharı da çok büyük bir denge sağlamaktadır. Gece-gündüz arasındaki ısı farkının, su buharının çok az bulunduğu çöllerde çok fazla, deniz iklimi yaşayan yerlerde ise çok daha az olması, bunun bir sonucudur. Suyun bu kendine özgü termal özellikleri sayesinde, kış ile yaz ya da gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı daima insanların ve diğer canlıların dayanabileceği bir sınırda kalmaktadır. Dünya üzerindeki su miktarı karalara oranla daha az olmuş olsaydı, gece ile gündüz sıcaklıkları arasındaki fark çok artacak, karaların büyük kısmı çöle dönecek ve yaşam imkansızlaşacak ya da en azından çok zorlaşacaktı. Ya da suyun termal özellikleri farklı olsaydı, yine yaşama son derece elverişsiz bir gezegen ortaya çıkacaktı. Özetlemek gerekirse, suyun bu özelliği üç yönden büyük önem taşımaktadır.

 

Birincisi; Öncelikle, Dünya'nın ısısını düzenlemeye ve dengelemeye yarar.

 

İkincisi; Canlıların bedenlerinin ısı dengesinin mükemmel bir biçimde korunmasını sağlar.

 

Üçüncüsü; Meteorolojik çevirimleri destekler. Tüm bu etkiler, olabilecek en yüksek uygunlukta gerçekleşmektedir ve başka hiçbir madde bu yönden su ile karşılaştırılamaz.

 

Yüksek Yüzey Gerilimi:

Suyun şimdiye dek ele aldığımız tüm özellikleri, termal, yani ısıyla ilgili özelliklerdir. Ancak suyun diğer bazı önemli fiziksel özellikleri de vardır ve bunlar da yaşam için yine olağanüstü derecede uygundur. Bu özelliklerin biri, suyun son derece yüksek olan yüzey gerilimidir. Yüzey gerilimi, ansiklopedik kaynaklarda "sıvıların yüzeyinin gerilmiş bir zar gibi davranması özelliği" diye tarif edilir. Bunun nedeni, sıvıyı oluşturan moleküllerin birbirlerini çekmeleridir. Yüzey geriliminin örneklerini en çok suda görürüz. Suyun yüzey gerilimi çok yüksek olduğu için, birtakım ilginç fiziksel olaylar yaşanır. Örneğin bir su kabı, kabın yüksekliğinden biraz daha yüksek bir su kütlesini taşırmadan taşıyabilir. Ya da metal bir iğne suyun üzerine dikkatli bir biçimde yatay olarak konduğunda, batmadan yüzebilir.  Suyun yüzey gerilimi, bilinen diğer sıvıların hemen hepsinden daha yüksektir ve bunun çok önemli bazı biyolojik etkileri vardır. Bitkilerdeki etki, bunların başında gelir. Bitkilerin, hiçbir pompaları, kas sistemleri vs. olmadan, toprağın derinliklerindeki suyu metrelerce yukarı taşıdıklarını düşündünüz mü? Bu sorunun cevabı, yüzey gerilimidir. Bitkilerin köklerindeki ve damarlarındaki kanallar, suyun yüzey geriliminden yararlanacak şekilde tasarlanmışlardır. Yukarı doğru gidildikçe daralan bu kanallar, suyun yukarı doğru "tırmanmasına" neden olurlar. Bu üstün tasarımı mümkün kılan şey, biraz önce belirttiğimiz gibi suyun yüksek yüzey gerilimidir. Eğer suyun yüzey gerilimi diğer sıvıların çoğu gibi düşük düzeyde olsa, geniş karasal bitkilerin yaşaması fizyolojik olarak imkansız hale gelecektir. Yüksek yüzey geriliminin bir başka önemli etkisi ise, kayaların parçalanmasıdır. Su, yüksek yüzey gerilimi nedeniyle, kayaların içinde bulunan küçük çatlakların en derinliklerine kadar sızar. Daha sonra havalar soğur ve sular donar. Donup buza dönüşen su, olağanüstü bir etki gösterip genleştiği için, kayaları zorlar ve zamanla parçalar. Bu, kayaların içindeki minerallerin doğaya kazandırılması ve aynı zamanda toprak oluşumu açısından hayati bir öneme sahiptir.

 

Suyun Kimyasal Özellikleri:

Suyun tüm bu fiziksel özelliklerinin yanısıra, kimyasal özellikleri de yaşam için olağanüstü derecede idealdir. Bu özelliklerin başında, suyun çok iyi bir çözücü olması gelir. Neredeyse tüm kimyasal maddeler, suyun içinde uygun bir biçimde çözünürler. Bunun yaşam için çok önemli bir etkisi, suda çözünen sayısız yararlı mineral ve benzeri kimyasalların, nehirler aracılığıyla denizlere aktarılmasıdır. Bu şekilde denizlere, yılda 5 milyar ton kimyasal madde taşındığı hesaplanmaktadır. Bu maddeler, sudaki yaşam için zorunludurlar. Su, neredeyse bilinen tüm kimyasal reaksiyonları hızlandırır (katalize eder.) Suyun bir başka kimyasal özelliği ise, kimyasal reaktifliğinin ideal düzeyde olmasıdır. Su ne sülfürik asid gibi aşırı derecede reaktif ve dolayısıyla parçalayıcı bir bileşim, ne de argon gibi hiçbir reaksiyona girmeyen durgun bir maddedir. Dolayısıyla, "suyun reaksiyona girme düzeyi, onun hem biyolojik hem de jeolojik görevleri açısından olabilecek en uygun değerdedir." Suyun kimyasal özelliklerinin yaşam için uygunluğu, su hakkında yapılan her yeni araştırma ile biraz daha detaylı bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Son yıllarda, suyun daha önceden bilinmeyen bir özelliğinin anlaşılmasına yarayan gelişmeler olmuştur. Bu özelllik (Crebs çemberi veya Calvin öngüsü de olarak adlandırılan ve vücudun ihtiyaç duyduğu enerji üretimini gerçekleştirem ATP üretimi için son derece önemli olan proton iletkenliği), sadece suya has bir özellik olarak gözükmektedir ve biyolojik-enerji transferi ile hayatın kökeni açısından çok büyük öneme sahiptir. Bilgilerimizde arttıkça, doğanın (yaşam için) kusursuz uygunluğuna olan hayranlığımız da artmaktadır.

 

Suyun İdeal Akışkanlık Değeri:

Sıvı dendiğinde hepimizin gözünün önünde son derece akışkan bir madde canlanır. Oysa gerçekte sıvıların akışkanlıkları birbirinden çok farklı olabilir. Örneğin katran, gliserol, zeytinyağı ve sülfürik asit arasındaki akışkanlık farklılıkları çok yüksektir. Bu sıvılar su ile karşılaştırıldıklarında ise, ortaya çok daha büyük farklar çıkar. Çünkü su, katrandan 10 milyar kat, gliserolden bin kat, zeytinyağından yüz kat ve sülfürik asitten de 25 kat daha akışkandır. Su, üstteki karşılaştırmadan da anlaşıldığı gibi, çok yüksek bir akışkanlığa sahiptir. Hatta, eter ve sıvı hidrojen gibi normal formu gaz olan maddeler bir kenara bırakılırsa, suyun tüm sıvılar içinde akışkanlık değeri en yüksek madde olduğunu söyleyebiliriz. Peki acaba suyun bu akışkanlık değerinin bizim için bir önemi var mıdır? Bu hayati sıvı, biraz daha az ya da fazla akışkan olsa, bizim için fark eder miydi? Eğer akışkanlığı daha yüksek olsaydı, su, hayat için uygun bir temel olma özelliğini kesinlikle yitirirdi. Örneğin akışkanlığı sıvı hidrojen kadar yüksek olsaydı, canlıların yapıları, tahrip edici etkiler karşısında çok daha şiddetli hareketlere maruz kalacaktı. Hassas moleküler yapıların su tarafından desteklenmesi mümkün olmayacak,  canlı hücresinin son derece hassas olan yapısı yaşamını sürdüremeyecekti. Öte yandan, suyun akışkanlığı biraz daha az olsaydı, (proteinler, enzimler gibi) makromoleküllerin ve özellikle mitokondri gibi özelleşmiş yapılar ile küçük organellerin kontrollü hareketleri imkansız hale gelecekti. Aynı şekilde hücre bölünmesi de imkansızlaşacaktı. Hücrenin tüm yaşamsal faaliyetleri fiili olarak donacak ve bizim bildiğimize benzer bir hücre yaşamı mümkün olmayacaktı. Hücrelerin embriyogenez (anne rahmindeki gelişim) sırasındaki hareket etme ve sürünme yeteneklerine bağlı olan daha yüksek organizmaların gelişimi ise, suyun akışkanlığının çok az bile daha düşük olması durumunda, kesinlikle gerçekleşemeyecekti. Suyun akışkanlık değeri, sadece hücre içindeki hareketler bakımından değil, aynı zamanda dolaşım sistemi açısından da çok önemlidir. Bir milimetrenin çeyrekte birinden daha büyük bir vücuda sahip olan tüm canlılar, merkezi bir dolaşım sistemine sahiptirler. Çünkü bu büyüklükten sonra, besinlerin ve oksijenin "difüzyon" yoluyla, yani doğrudan hücre içindeki sıvıya bırakılıp alınarak taşınması mümkün değildir. Vücudun içinde çok sayıda hücre vardır ve dışarıdan alınan havanın ve enerjinin, hücrelere birtakım "kanallar" yoluyla pompalanması, artıkların da başka birtakım "kanallar" tarafından toplanması gereklidir. Bu kanallar, damarlardır. Kalp ise bu damarlardaki akışı sağlayan pompadır. Damarların içinde akan şey ise, "kan" olarak bildiğimiz sıvıdır ki, aslında temel olarak sudan oluşur. (Kanın içindeki hücre, protein ve hormonlar çıkarıldığında geriye kalan ve "plazma" adı verilen sıvının % 95'i sudur.) İşte bu nedenle, suyun akışkanlığı, dolaşım sisteminin verimli çalışabilmesi açısından çok önemlidir. Örneğin eğer suyun akışkanlığı katranınkine benzer bir değerde olsa, elbette hiçbir kalp bunu pompalayamayacaktır. Katranınkinden 100 milyon kat yüksek bir akışkanlık değerine sahip olan zeytinyağına benzer bir su bile, kalp tarafından pompalansa dahi, vücudun her tarafını kaplayan milyarlarca kılcal damarın içine giremeyecek ya da çok büyük bir akış zorluğu ile karşılaşacaktır. Bu kılcal damarlar konusunu biraz daha yakından ele alalım. Kılcal damarların amacı, vücudun dört bir yanındaki hücrelerin her birine gerekli oksijen, enerji, besin, hormon gibi maddeleri taşıyabilmektir. Bir hücrenin bir kılcal damardan yararlanabilmesi için de, ondan en fazla 50 mikronluk bir mesafe kadar uzak olması gerekir. (Bir mikron, milimetrenin binde biridir.) Daha uzakta kalan hücreler, beslenemeyerek öleceklerdir. İşte bu nedenle insan vücudu öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, kılcal damarlar vücudun her bir parçasını ağ gibi sarar. Vücudumuzdaki ortalama 5 milyar kılcal damarın toplam uzunluğu 950 km. yi bulur. Bazı memelilerde, tek bir santimetrekarelik bir kas alanı içinde, 3000 tane açık kılcal damar yer alır. Eğer insan vücudunun en küçük kılcal damarlarının 10 bin tanesini yan yana getirirsek, toplam kalınlıkları ancak bir kurşun kalemin kurşun kısmı kadar olur. Bu kılcal damarların çapı, 3-5 mikron arasında değişir. Bu, milimetrenin binde üçü ya da beşi demektir. Ancak elbette kanın bu kadar daracık damarlar arasında tıkanmadan ve ağırlaşmadan hareket edebilmesi, suyun yüksek akışkanlığı sayesinde mümkün olmaktadır. Dolayısıyla, bu akışkanlığın birazcık bile daha düşük olması durumunda hiçbir kan dolaşımı sisteminin işe yaramayacağını şöyle açıklayabiliriz: Bir kılcal damar sistemi, ancak kanalların içine pompalanan sıvının yüksek bir akışkanlığa sahip olması durumunda çalışır. Yüksek akışkanlık çok önemlidir, çünkü sıvının damar içindeki hareketi, sıvının akışkanlığına doğru orantı ile bağlıdır. Buradan açıklıkla görmek mümkündür ki, eğer suyun akışkanlığı sadece birkaç kat daha fazla olsa, kılcal damarlardaki kan akışı için çok büyük bir pompalama basıncı gerekecek ve herhangi bir kılcal damar sistemi işlemez hale gelecektir. Eğer suyun akışkanlık değeri biraz az olmuş olsa ve en küçük kılcal damarın çapı 3 mikron yerine 10 mikron olmak zorunda kalsa, bu kılcal damarlar, yeterli oksijen ve glikoz oranını ulaştırabilmek için (beslemeleri gereken) kas dokusunun neredeyse tamamını kaplayacaklardır. Açıktır ki, (bu durumda) geniş yaşam formlarının dizaynı imkansız hale gelecek ya da olağanüstü derecede sınırlanacaktır. Dolayısıyla, suyun hayata uygun bir temel olabilmesi için, akışkanlığının şu anda sahip olduğu değere çok çok yakın olması, zorunludur. Bir başka deyişle, suyun tüm diğer özellikleri gibi akışkanlığı da, yaşam için olabilecek en ideal değerdedir. Sıvıların akışkanlıkları arasında milyarlarca kat farklılıklar vardır. Ama su, bu milyarlarca farklı akışkanlık değeri içinde tam olması gereken değerle yaratılmıştır.

Soru: Dünyada Yaşamın oluşabilmesi için gerekli olan diğer Dengeler nelerdir?


Cevap: Buraya kadar değindiklerimiz, Dünya'daki yaşam için gerekli dengelerin sadece bir kısmıdır. Yerküreyi incelediğimizde, neredeyse bitmeyecekmiş gibi duran çok daha büyük "yaşam için gerekli dengeler" listesi oluşturabiliriz: 


Yerçekimi;

 

-Eğer daha güçlü olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla amonyak ve metan biriktirir, bu da yaşam için çok olumsuz olurdu.

 

-Eğer daha zayıf olsaydı: Dünya atmosferi çok fazla su kaybeder, canlılık mümkün olmazdı.

 

Güneş'e uzaklık;

 

-Eğer daha fazla olsaydı: Gezegen çok soğur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, gezegen buzul çağına girerdi.

 

-Eğer daha yakın olsaydı: Gezegen kavrulur, atmosferdeki su döngüsü olumsuz etkilenir, yaşam imkansızlaşırdı.


Yer kabuğunun kalınlığı;


-Eğer daha kalın olsaydı: Atmosferden yerkabuğuna çok fazla miktarda oksijen transfer edilirdi.


-Eğer daha ince olsaydı: Hayatı imkansız kılacak kadar fazla sayıda volkanik hareket olurdu.

 

Dünya'nın Kendi Çevresindeki Dönme Hızı;

 

-Eğer daha yavaş olsaydı: Gece gündüz arası ısı farkları çok yüksek olurdu.

 

-Eğer daha hızlı olsaydı: Atmosfer rüzgarları çok çok büyük hızlara ulaşır, kasırgalar ve tufanlar hayatı imkansızlaştırırdı.

 

Ay ile Dünya Arasındaki Çekim Etkisi;

 

-Eğer daha fazla olsaydı: Ay'ın şiddetli çekiminin, atmosfer şartları, Dünya'nın kendi eksenindeki dönüş hızı ve okyanuslardaki gelgitler üzerinde çok sert etkileri olurdu.


-Eğer daha az olsaydı: Şiddetli iklim değişikliklerine neden olurdu.


Dünya'nın Manyetik Alanı;


-Eğer daha güçlü olsaydı: Çok sert elektromanyetik fırtınalar olurdu.


-Eğer daha zayıf olsaydı: Güneş Rüzgarı denilen ve Güneş'ten fırlatılan zararlı partiküllere karşı Dünya'nın koruması kalkardı. Her iki durumda da yaşam imkansız olurdu.


Aurora Etkisi (Yeryüzünden Yansıyan Güneş Işığının, Yeryüzüne Ulaşan Güneş Işığına Oranı);


-Eğer daha fazla olsaydı: Hızla buzul çağına girilirdi.


-Eğer daha az olsaydı: Sera etkisi aşırı ısınmaya neden olur, Dünya önce buzdağlarının erimesiyle sular altında kalır daha sonra kavrulurdu.


Atmosferdeki Oksijen ve Azot Oranı;


-Eğer daha fazla olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde hızlanırdı.


-Eğer daha az olsaydı: Yaşamsal fonksiyonlar olumsuz şekilde yavaşlardı.


Atmosferdeki Karbondioksit ve Su Oranı;


-Eğer daha fazla olsaydı: Atmosfer çok fazla ısınırdı.


-Eğer daha az olsaydı: Atmosfer ısısı düşerdi.


Ozon Tabakasının Kalınlığı;


-Eğer daha fazla olsaydı: Yeryüzü ısısı çok düşerdi.


-Eğer daha az olsaydı:Yeryüzü aşırı ısınır, Güneş'ten gelen zararlı ultraviole ışınlarına karşı bir koruma kalmazdı.

 

Sismik (Deprem) Hareketleri;

 

-Eğer daha fazla olsaydı: Canlılar için sürekli bir yıkım olurdu.

 

-Eğer daha az olsaydı: Okyanus zeminindeki besinler suya karışmaz, okyanus ve deniz yaşamı dolayısıyla bütün Dünya canlıları olumsuz etkilenirdi.

 

Dolayısıyla, burada sayılanlar Dünya'da yaşamın oluşabilmesi ve canlılığın devam edebilmesi için gereken, son derece hassas dengelerden sadece birkaçıdır. Yalnızca burada sayılanlar bile evrenin ve Dünya'nın tesadüfler sonucunda, rastgele olayların ardı ardına gelmesiyle oluşamayacağını kesin olarak ortaya koymak için yeterlidir. Tüm bu bilgiler, apaçık bir gerçeği bir kez daha teyit eder niteliktedir: Tüm evreni, yıldızları, gezegenleri, dağları ve denizleri kusursuzca yaratan, insana ve tüm canlılara hayat veren, her şeyi yoktan var etmeye güç yetiren, yarattıklarını insanın emrine veren, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Allah'tır. Allah'ın bu kusursuz yaratışı bazı Kur’an ayetlerinde şöyle anlatılmaktadır:


“Yaratmak bakımından siz mi daha güçsünüz yoksa gökler mi? (Allah) Onu bina etti. Boyunu yükseltti, ona belli bir düzen verdi. Gecesini kararttı, kuşluğunu açığa-çıkardı. Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi. Ondan da suyunu ve otlağını çıkardı. Dağlarını dikip-oturttu; size ve hayvanlarınıza bir yarar (meta) olmak üzere.”


Soru: Madde-Antimadde ikilisi mevcut mudur? Kainatın yaratılış anında bu iki cevher birleşik miydi?


Cevap: Ünlü fizikçi Richard Feynman, antimaddelerin zaman içinde geriye doğru hareket ettiğini gösterdi. Bir antimadde, zaman içinde geriye doğru hareket ederken, özellikleri önemli ölçüde tersine çeviriliyordu. Örneğin bir elektron, negatif yüklü geçmişten geleceğe hareket ettiriyorsa, geriye doğru olan elektronun onu gelecekten geçmişten hareket ettirmesi gerekiyor. Bu aslında artı yüklü bir parçacığın davranışıdır; yani zaman içinde geriye doğru hareket eden bir elektron bize artı yüklü görünecektir. Feynman’a göre bir pozitron, zaman içinde geriye doğru hareket eden bir elektrondur, Dolaysıyla madde ve antimadde arasında zaman tersinmesi ilişkisi vardır. Feynman bu konuyu şöyle anlatıyor:

 

“Şimdi diğer bir olaya bakalım. Bir foton ve bir elektrondan başlayıp bir foton ve bir elektronla bitirelim. Bir foton, bir elektron tarafından soğurulur, elektron biraz ilerler ve yeni bir foton ortaya çıkar. Bu sürece ışığın saçılması denilir. Burada özgün oluşlar söz konusudur. Örneğin, elektron foton soğurmadan önce diğerini salabilir. Daha da acayibi elektronun bir foton salıp, sonra zamanda geri giderek bir başka fotonu soğurarak zamanda yeniden ilerlemesidir. Böylesine “geriye doğru giden” elektronun yolu, laboratuvarda yapılan bir deneyde, gerçekmiş gibi görülebilecek kadar uzun olabilir..”

 

Geri giden bir elektron, ilerleyen zaman içinde gözlendiğinde olağan bir elektron gibi görünür; yalnız bu elektron olağan elektronlara doğru çekilir- dolaysıyla buna “artı yüklü” deriz. Bu tür elektrona pozitron denir.  Pozitron, elektronun kardeş parçacığı ve bir “karşıt-parçacık” örneğidir. Dirac,”karşıt-elektroların” gerçekliğini 1931’de önerdi. Ertesi yıl Carl Anderson bunları deneysel olarak buldu ve onlara “pozitron” adını verdi. Bugün pozitronlar kolaylıkla yapılabilmekte (örneğin, iki fotonun birbiriyle çarpıştırılmasıyla) ve haftalarca bir manyetik alanda saklanabilmektedir. Bu olgu, yani karşıt parçacık olgusu, geneldir. Doğadaki her taneciğin zamanda ileri gitmek için bir genliği, dolaysıyla bir karşıt parçacığı vardır. Yani doğadaki her madde, Parity (çiftler halinde) yaratılmıştır. Bu gerçek Kur’an’da şöyle bildirilir:

 

“Allah, yeryüzünü size beşik yapan, orada size yollar açan ve size gökten yağmur indirendir.” Böylece onunla sizin için yerden türlü türlü bitkileri çift çift çıkardık.”

 

“Şüphesiz O, iki eşi, erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.”

 

“Sizleri (erkekli dişili) eşler hâlinde yarattık.”

 

“Öyle kudret ki O, yeri yayıp onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana getirmiş; yeryüzünde her türlü meyve ve ürünü çift çift yaratıp var kılmış; geceyi gündüze bürümüştür. İşte bunlarda iyice düşünen bir millet için işaretler, ibretler ve öğütler vardır.”   

 

Bir parçacık kendi karşıtıyla karşılaştığında birbirilerini yok ederek başka parçacıklar yaratır. Pozitron ve elektronların yok olmasından genellikle bir veya iki foton çıkar. Peki fotonların durumu nedir? Fotonlar zamanda ters yöne gittiklerinde, daha önce de görmüş olduğumuz gibi, her bakımdan aynı görünürler; dolayısıyla fotonlar kendi kendilerinin karşıt parçacıklarıdır. Elektron ile zıt yönde giden foton belli bir anda birdenbire iki parçacığa ayrılıyor: bir pozitron ve bir elektron. Fakat Pozitronun ömrü fazla değildir: hemen bir elektrona rastlar ve bunlar yok olarak yeni bir foton yayarlar. Bu arada baştaki fotonun daha önce yaymış olduğu elektron da uzay/zamanda yoluna devam eder.

 

Soru: Evrenin Genişlemesi devam etmekte midir?

 

Cevap: 1929 yılında California Mount Wilson gözlemevinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kaymaktaydı. Yani yıldızlar her an bizden uzaklaşmaktaydılar. Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha buldu; yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Herşeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu. Aslında bu gerçek daha önce de teorik olarak keşfedilmişti. Albert Einstein, 1915 yılında ortaya koyduğu genel görecelik kuramıyla yaptığı hesaplamalarda evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Kendi buluşu karşısında son derece şaşıran Einstein bu uygunsuz sonucu ortadan kaldırmak için denklemlerine 'kozmolojik sabit' adı verilen bir faktör eklemişti.

 

Burada değişik galaksilerin uzaklıkları ile kızıla kaçış miktarları görülmektedir. En yukarıdaki düşey ok tayfın üzerindeki belirli bir noktayı göstermektedir. Bu nokta diğer tayflarda yatay oklar kadar sağa yani kızıla kaçmaktadır. Görüldüğü hızın bir belirtisi olan bu kızıla kaçma galaksi dünyamızdan uzaklaştıkça artmaktadır.

 

Çünkü o sıralar, Kozmolojide Newton’cu görüş hakimdi ve astronomlar evrenin statik olduğunu söylüyorlardı, dolayısıyla Einstein da kuramının bu modele uymasını istemişti. Ancak sonradan kendisinin de 'kariyerimin en büyük hatası' sözleriyle itiraf edeceği bu görüş, gelişen bilimsel bulgular sonucunda çürüyüp gidecekti. İlk olarak 1922 yılında Rus Alexandre Friedmann, genel göreceliğe göre evrenin değişken olduğunu ve en ufak bir etkileşimin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını buldu. Friedmann bu sonuca ulaşırken, Einstein'ın 1917 tarihli makalesindeki hatayı da (kozmolojik sabiti) düzeltmiş oldu. Friedmann'ın bulduğu çözümleri kullanan ilk kişi Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre (1894-1966) idi. Lemaitre, bu çözümlere dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini öngördü. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan ışımanın da saptanabileceğini belirtti (ileride, kozmik fon radyosyonu olarak adlandırılacak bu ışıma gözlemlerle de tespit edilecekti). 20. yy'ın son on yılında çağdaş evren bilimi bu iki fikrin etkisi altındadır. Burada değişik galaksilerin uzaklıkları ile kızıla kaçış miktarları görülmektedir. En yukarıdaki düşey ok tayfın üzerindeki belirli bir noktayı göstermektedir. Bu nokta diğer tayflarda yatay oklar kadar sağa yani kızıla kaçmaktadır. Görüldüğü hızın bir belirtisi olan bu kızıla kaçma galaksi dünyamızdan uzaklaştıkça artmaktadır. Kur’an’da ise, henüz yaklaşık 1300 yıl sonra tüm bu buluşlar gerçekleşirken, şu ifadelerin yer alması dikkat çekici bir başka mu’cizedir:

 

“Göğü Biz çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genİşleten de Biziz.”


Soru: Evrenin geleceği ve sonu nasıl olacaktır? Hangi Astronomik parametrelere bağlıdır?


Kritik Yoğunluk


• Evren genişlemesini sürekli koruyacak mı yoksa genişleme duracak ve çökecek mi?


• Eğer madde yoğunluğu:

   o büyük ise sonunda çökecek (sonlu)

  o küçük ise genişlemeyi sürdürecek (sonsuz)


Kritik yoğunluk, sonlu ve sonsuz durumları ayıran çizgidir.


• Gerçek yoğunluğun, kritik yoğunluğa oranı olarak Ω'yı tanımlayalım:

 

Ω =gerçek yoğunluk/kritik yoğunluk

 

Ω =>     Ω <1     => açık evren

Ω =>      Ω >1     => kapalı evren

 

Uzayın Geometrisi

 

• Genel Görecelik, uzayın "eğri" olacağını öngörür.

 

• Evrenin eğriliği (geometrisi), onun sonlu, kritik yada sonsuz olup olmamasına bağlıdır.

 

Ω =>     Ω <1     => negatif eğrilik

Ω =>      Ω >1     => pozitif eğrilik

Ω =>     Ω =1     => düz (Euklidean) evren

 

Kapalı Evren ( omega > 1)

 

• >1 değeri için, uzay kendi üzerine kavis yaparak döneceğinden ve evren boyut olarak sonlu olacağından, kapalı bir evren elde

edilir.

 

• Uzay pozitif eğriliğe (bir küre gibi) sahiptir.

 

• Hacim sonludur ancak sınırlı değildir!

 

• Bir doğrultuda giden ışık sonuçta ters yönden dönerek geri gelir.

                                                                   

Kapalı Evren ile Küre Benzerliği

 

• Paralel düz çizgiler kesişir!

 

Kapalı (Sonlu) Evren ile Küre Benzerliği

 

Açık Evren (omega< 1)

 

• <1 için, bir açık evren elde ederiz.

 

  o Uzay "dışa doğru" eğrilir.

  o Evren boyut olarak sonsuzdur.

 

• Uzay negatif eğriliğe sahiptir (eyer yada semere benzer).

 

• Sonsuz hacim

 

Açık Evren ile Eyer Benzerliği

 

• Paralel düz çizgiler birbirlerinden uzaklaşırlar!

Açık Evren ile Eyer Benzerliği

Evrenin Geleceği

 

• Evrenin kütle yoğunluğu için, "karanlık madde"yi de içeren, en iyi tahminler ~1 değerini vermektedir.

 

• Evren, gelecekte genişlemesini sürdürecek, yavaşça soğuyacak.

 

• Tüm yıldızlar yok olacak.


Soru: Evrenin sonu demek olan Kainatın ölümüyle ilgili diğer önemli senaryolar nelerdir? Doğal afetler neden oluşmaktadır? Kıyamet nasıl gelecektir?


Cevap: Dünyanın sonunu getirecek doğal afetlerin neler olabileceği konusunda düşünmeye başlamadan önce, küçük bir soruya yanıt bulmak gerekiyor: İnsanlık, kendisiyle birlikte dünyadaki öteki yaşam biçimlerini yok edebilir mi? Bu sorunun yanıtını insanlığın artan enerji ihtiyacında aramamız gerekiyor.


Soru: Doğal afetler ve Kıyamet arasındaki ilişki nedir?


Cevap: İnsanların artan ölçüde enerjiye ihtiyaç duydukları, kaynağı ne olursa olsun bu enerjinin kullanılmasının da çevreyi tehdit ettiği bir gerçektir. Hem de tartışılmaz bir gerçek. Enerji ihtiyacını karşılamak için kullanılan fosil yakıtlarının havadaki karbon dioksit yoğunluğunu artırdığı, oysa yerküresinin Venüs kadar sıcak (425 santigrad) olmasını önlemek için, yoğunluğun belli bir düzeyin altında tutulması gerektiği biliniyor. Bilim adamlarının birleştikleri nokta, yerküresi ısısının 5-10 derece santigrad yükselmesinin bile ölümcül tehlikeler getireceği yönünde. Yerküresi ısısında meydana gelebilecek böylesi geçici bir yükselmenin bile Kuzey ve Güney kutuplarındaki buzulları çözeceğini, dünyadaki su düzeyinin 100-120 metre yükseleceğini, böylece dünyanın en büyük gökdelenleri dışındaki çok büyük bölümünün sular altında kalacağını söylüyorlar ki, önümüzdeki 200 yıl içerisinde böyle bir sürecin yaşanması, Kur’an’da yer alan pek çok gaybi işaretten anlaşıldığına göre oldukça mümkün görünmektedir. Bu konuda detaylı bilgi edinmek isteyenler için, Kıyamet Gerçekliği isimli eserimizde yeterli bilgi verildiğinden oraya havale ederek burada detaylarına girilmeyecektir.


Soru: Yeni bir buzul devri başlayabilir mi?


Cevap: Yerküresinin dönüş ekseni Kuzey Yıldızı'na baktığı için, Kuzey yarımkürenin kuzey bölgelerinde yazlar sıcak, kışlar soğuk olmaktadır. Bunun anlamı, kuzey ekseninin, yaz aylarında güneşe dönük, kış aylarındaysa karşı yöne dönük olması. Ama, ilginçtir ki, dünyanın güneşe en yakın olduğu mevsim kış, en uzak olduğu mevsim de yazdır. Milyarlarca yıldır durum böyle. Üstelik çok az değişiyor. Ama, kim bilir, belki birkaç on yıl sonra durum öylesine değişmiş olacak ki, kışlar daha soğuk, yazlar da serin olacak. Yazların serin geçmesi yeni bir Buzul Çağı'nın habercisi olabilir. Kaldı ki, bu "serinleşme" yeryüzü tabakalarının temasa geçerek yeni yükseltiler oluşturdukları, dolayısıyla buzların erimesinin güçleştiği bir döneme rastlayabilir. O zaman da dünyayı ince bir buz tabakası kaplar.

 

Soru: Meteorlar nedir? Tehlikeleri nelerdir?

                            

Cevap: Diyelim ki, yukarıda sıraladığımız bu doğal afetlerin hiç biri meydana gelmedi. O zaman da, gökyüzü cisimlerinden herhangi birinin yeryüzüne çarpması tehlikesi sürüyor. Dünyaya her gün çarpan meteorların sayısı milyonları bulmaktadır. İrili-ufaklıdır bunlar. Kimi atmosfere girerken sürtünmenin etkisiyle parçalanıyor, unufak oluyor. Kimi de (sayıları günde 25 kadar) yerkabuğuna ulaşıyor. Yapılan saptamalara göre, yeryüzüne zarar verebilecek büyüklükte meteorların sayısı her yüzyılda 2 tane kadardır. 1908 yılında Rusya’nın Sibirya civarındaki Tunguska gölgesindeki ormanlık alana çarpan bu tür meteorlardan biri, 1 kilometre çapında, 300 metre derinliğinde bir çukur açmış ve 80 kilometre yarı çapında, bir daire içinde tek bir canlı bile bırakmamıştır. Bu büyüklükte bir meteorun yeryüzüne çarpması ihtimali 50 milyonda birdir. Fakat, Dünyanın yörüngesinde dönerken bir göktaşına çarpması ihtimali, ancak 80 milyon yılda 1 kere gerçekleşebilir bir hadisedir. Dünyanın başka gezegenlerle çarpışması ihtimali ise, yerçekimi yasaları vb. nedeniyle çok küçük olsa da (sıfıra yakındır) imkansız da değildir.


Soru: Gel-Git olayı: yani 24 saatte bir gerçekleşen Ay’ın kütleçekim dalgalanmaları dünyanın Jeolojik, Elektromanyetik ve Coğrafi yapısını etkiler mi?

 

Cevap: Bilim adamlarının saptamalarına göre, gel-git olayları, dünyayla ay arasındaki ilişkileri er ya da geç etkileyecektir. Şöyle ki, suların sürekli çekilmesi ve yükselmesi, yörüngesi etrafında dönen dünyanın dönüş hızını frenlemekte, böylece her yüzyılda günler birkaç saniye uzamaktadır. Dünyanın dönüşündeki bu yavaşlama esas itibariyle ayın etkilerinden kaynaklandığı için, Newton’un III. Yasasında belirtilen etki-tepki yasalarının işleyişi sonucu, dünyanın yitirdiğini çekim gücü etkisiyle ay bir parça ivme kazanmakta ve bu uydu ağır ağır dünyadan uzaklaşmaktadır. Bunun sonucunda hem günler, hem aylar uzayacak ve ancak birkaç milyar yıl sonra "gün" ve "ay" süreleri, bugün kullandığımız "gün" birimi üstünden, 60 günde eşitlenecektir. Bunun sonunda ay artık ne doğacak, ne batacak, dünyanın yalnızca bir cephesinden görülecektir. Öte yandan, güneş de dünyada suların yükselip alçalmasını sağlamaya başlayacaktır. Güneş gelgitlerinin etkisiyle günler, aylardan uzun duruma gelecek, dünyanın kendi ekseni etrafında dönüş hızı ayın yörüngesindeki dönüşünden daha yavaş olacaktır. Gelgit hareketine uyabilmek için, ay, bu kez de, daha daralan bir yörüngeyle dünyaya yaklaşacak ve dünyayla uydusu birlikte güneşten uzaklaşmaya başlayacaklardır. Eğer Kıyametin daha önce gelmeyeceğini farzetsek bile ve birkaç milyar yıl sonunda dünyanın merkeziyle ayın merkezi arasındaki mesafe 150.000 kilometreye inecek olsa, ayın gelgit etkisi de bugünkü düzeyinin 15.000 katına çıkacaktır ve tüm bu olay da tüm dünyayı sular altında bırakmaya yetecektir. Yüzlerce metre yükseklikte dalgalar, saatte 8-10 bin kilometreye yaklaşan hızlarla karaların üstünden geçip gidecekler, sürtünmenin etkisiyle de kaynamaya başlayacaklardır. Dünya, bir anda, kaynar sulu bir girdaba dönüşecektir. Yeryüzündeki bu gelgit etkisi artık çok yakınlaşırken bu gel-git kuvveti ay üstünde de etkiler yapacak ve ay un ufak olacaktır. Bugün bildiğimiz ayın yerini, ay parçalarından oluşan ve dünya çevresinde dönen küçük zerrecikler alacaktır. Kısacası, ya ay-dünya sistemi kendiliğinden parçalanacak, ya da güneşin beklenen ölümüyle aynı sonuç ortaya çıkacaktır. Yani sonuçta dünyanın ve güneş sisteminin sonu bir gün mutlaka gelecektir.


Soru: Güneşteki 100 milyon santigrad derecelik sıcaklık nerede ve ne zaman oluşmaktadır?


Cevap: Güneş, yapılan hesaplara göre, 5 milyar yıldır vardır. O günden bu yana geçen süre içinde, güneşin özgün çekirdek hidrojeninin yüzde 50'si helyuma dönüşmüştür. Güneşin çekirdeğinde hidrojenin helyuma dönüşmesiyle birlikte çekirdek daralmakta, yerçekimi enerjisini boşaltmakta, güneş de serinleyip parlaklaşmaktadır. Eğer yukarıda sıraladığımız olasılıkların hiçbirisi gerçekleşmeyecek dahi olsa, ortalama Beş milyar yıl sonra güneş çekirdeğinin tamamı helyum olacak, yoğunlaşacak ve sonra birdenbire ısınmaya başlayarak 100 milyon derece santigrada ulaşacaktır. Bu arada halen, güneşin genleşmesi de sürmektedir. "Kızıl bir dev" durumuna dönüşecek olan bu sürecin sonunda, bugünkü parlaklığının bin katına ulaşacak, Merih, Venüs, Ay ve Dünyayı yutacaktır.

Soru: Diğer kıyamet senaryoları nelerdir?

Cevap: Bu mesele de oldukça tafsilatlı olup, şimdilik benzer senaryolara numune olması için yalnız üç tanesini örnek vereceğiz: 

1- YILDIZ DEPREMLERİ RİSKİ:

Çok güçlü bir manyetik alana sahip olan bu yıldızlar, kütlesi geniş sönmüş yıldızlarda meydana gelen patlamalar sonucu oluşur. Deprem sırasında yıldızın çekirdeği devasa yoğunlukta bir maddeye dönüşür, enerji yüklü parçacıklar evrene yayılır. Bu sırada gama ışınlarının oluşturduğu yıldırımlar meydana gelir. Dolayısıyla, çok güçlü bir gama yıldırımı dünya açısından tehdit oluşturabilir.


2- SÜPERNOVA VE NÖTRON YILDIZI

PATLAMALARI RİSKİ:


İki nötron yıldızının çarpışması, ya da bir nötron yıldızının bir karadelikle çarpışması sonucunda bir süpernova patlaması meydana gelebilir. Böyle bir çarpışmada, tıpkı bir top gibi dünyaya yönelen bir ateş topu oluşur.


3- KARADELİKLER RİSKİ:


Yoğun çekim alanı oluşturan bu görünmeyen noktalar gezegenlerin rotasını değiştirebilir. Böylesine güçlü bir çekim kuvvetinin, dünyayı güneşe doğru fırlatması olası bir kıyameti getirir.


Soru: Big Bang (Büyük patlama) bitmiş midir?


Cevap: Kıyamet teorisyenlerinin bir bölümü de, evreni oluşturan büyük patlamanın (Big Bang) henüz tamamlanmadığı görüşündedir. Bu nedenle evrende ‘‘sanal vakum’’ oluştuğunu belirten kozmologlar, gerçek vakuma doğru bir geçiş olacağını ve büyük patlamanın tamamlanacağını öne sürüyorlar. Bu durumda, bildiğimiz anlamdaki evrenin genişlemesi de durmuş olur. Fakat bu durumda da, evren statik bir hale geçip merkezcil kütleleçekim etkisini kaybedeceği için, yani termodinamiğin ikinci yasasına göre sürekli enerji kaybedeceğinden dolayı, kendi üzerine çökmesi mümkün olabilir.

 

Soru: Kainat başlangıçta nasıl yaratılmıştır? Mutlak bir sonu var mıdır? Büyük Patlama (Bing Bang) Teorisi nedir? Bu teori Kainatın yaratılışını açıklamakta yeterli midir?

 

Cevap: Big Bang teorisinin felsefi sonuçlarını daha iyi anlayabilmek için öncelikle bu teori ortaya konmadan önce felsefe tarihinde ileri sürülen fikirleri incelemek faydalı olacaktır. Böylelikle, bu teorinin insanlık tarihi boyunca ortaya konan fikirlerden hangilerini desteklediği, hangilerini geçersiz kıldığı anlaşılabilecektir. Big Bang’in temel ve yan delilleri ile karşıt delillerini ele alarak ardından, şimdi kısaca özetleyeceğimiz fikirler çok detaylı bir şekilde ele alınacaktır. Felsefe tarihinin en önemli sorunlarının başında bir Yaratıcı’nın var olup olmadığı gelir. Yine bu sorunla çok alakalı olduğunu göreceğimiz maddenin ve evrenin ezeli olup

olmadığı meselesi de felsefe tarihinin en önemli sorunlarının başında gelmektedir. Materyalist felsefenin en temel tezi olan bu görüşe göre, yalnız madde gerçektir ve onun dışında hiçbir şey yoktur. Madde yaratılmamıştır, yok edilemez, kendiliğinden varlığını sürdürür, evrenin tek yapıtaşıdır. Materyalizmin bu inancından çıkarttığı sonuca göre Allah yoktur, dolayısıyla Allah’ın varlığı fikri üzerine inşa edilmiş dinlere inanç da yanlış görülür. Dolayısıyla, maddenin ezeliliği fikri, materyalist felsefenin dışında da savunulmuştur. Örneğin, Budizm’de (kuruluşu M.Ö. 5. yy), Yaratıcı’nın hiçbir müdahalesi olmadan, var olan herşeyin mekanik yasalara uygun olarak maddeden meydana geldiği söylenir. Budizm’in bazı kollarında Allah’ın varlığı kabul edilmiş olabilir, fakat temel metinlerde Allah’dan hiç bahsedilmediği ve evren ezeli kabul edildiği için; Budizm, bir Yaratıcı’yı yok sayan ve maddeyi ezeli kabul eden başlığın altında incelenebilir. Hint felsefesinin (kuruluşu M.Ö. 20. yy’a kadar uzanır) önemli bir bölümü de evreni ezeli kabul eder ve Allah’a yer vermeden evreni açıklamaya çalışır. Çin düşüncesindeki Taoizm ve Brahmanizm’de de (kuruluşu M.Ö. 6. yy) her şeyin kendiliğinden oluştuğu ve evrenin ezeli olduğu fikrine rastlanır. Bu konu ileride daha ayrıntılı işlenirken Uzakdoğu’nun bu felsefelerinden ve dinlerinden kaynaklanan fikirler ele alınacak, Big Bang’in tüm bu felsefeler ve dinler için doğurduğu sonuçlar gösterilecektir. Eski Yunan’ın atomcuları Demokritos (M.Ö. 460-370) ve O’ndan felsefesinin ana çizgilerini alan Epikuros (M.Ö. 341-270), günümüz materyalist görüşlerinin babası kabul edilirler. Onlar da evreni ezeli (öncesiz) ve ebedi (sonsuz) kabul ediyorlardı ve Yaratıcı’ya yer vermiyorlardı. Bu durum, Eski Yunan2ın en büyük felsefecileri olan Platon ve Aristo için de geçerli olsa da, onların ileri sürdüğü görüşler tabiatta mutlak güç sahibi bir hakimiyetin ve kudretin, kendi sanat faaliyetini işlettirdiği fakat bu yüksek sanatın beş duyuyla ve var olan bilimsel ve deneysel metodlarla anlaşılamayacağı yönündeydi. Yani bir derece, günümüzün bilim dünyasına yakın da diyebiliriz. Fakat, o dönemde, yani Hz. İsa’nın getirdiği hak din olan İsevilikten önce, tüm batı dünyası, Allah’ı açıkça inkar ederek evreni ezeli kabul etme ilk olarak Lucretius’ta (M.Ö. 98-55) kendini gösterir. İlk olarak O’nda apaçık gözüken ateizmden dolayı, O’nu, materyalist felsefenin ilk temsilcisi olarak kabul edenler de vardır. Felsefe tarihindeki matematikçi D’Alembert, iktisatçı Turgot, ayrıca Condorcet, Baron d’Holbach da materyalist felsefenin temsilcileridir. Fakat hiç şüphesiz ki, materyalist felsefenin en ünlü ve en etkili olmuş temsilcileri Karl Marks (1818-1883) ve Friedrich Engels’tir (1820-1895). Felsefelerini eylemle birleştiren Marksçılar, Marks’ın ölümünden 70 yıl sonra Dünya’nın üçte birini yanlarına almışlardır. Karl Marks’ın dışında düşünceleri bu kadar kısa bir zamanda bu denli büyük etki yaratmış bir düşünürün olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Marks’ın ve Engels’in yazılarını okuyanlar, onların felsefenin en temel sorununu şu şekilde ortaya koyduklarına tanık olacaklardır ki, bu görüşlerin tamamı iki kısımdan müteşekkildir:

 

1- Ya madde ve doğa öncedir, Allah yoktur (Haşa!),

 

2- Ya da Allah öncedir, madde ve doğa Allah’ın eseri ve sanatıdır.

 

Dolayısıyla, onlara göre felsefenin en temel sorunu budur. Fakat onlar felsefenin en temel sorununu ortaya koyarken, birinci maddenin doğruluğunu savunmuşlardır. Materyalist felsefenin en ünlü ideologları bilimi kutsamışlar, dinlerle berabar agnostikliğin (bilinemezciliğin) her türlüsüne de karşı çıkmışlardır. Bilimi kutsayan bu kişilerin görüşlerinin, Big Bang teorisi tarafından bilimsel bir merkezde ele alınması gerçekten de ilginç olacaktır. Çünkü onlar bilimin hakemliğini kabul etmişlerdi ki, büyük bir kısmı bu yüzden bilimin felsefi sonuçlara yol açacağını savunuyordu. Bakalım bilim (Big Bang örneği ile) onların felsefesini nasıl yargılayacak! Bu ilerleyen kısımda ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır ki, bu mesele de aslında iki kısımdan müteşekkildir:

 

BİRİNCİSİ: MATERYALİST, YANİ BİR YARATICININ VAR OLMADIĞINI VE MADDENİN KENDİ KENDİNE VAR OLDUĞUNU SAVUNAN GÖRÜŞ

 

Materyalistlerin de kabul ettiği gibi iki temel görüş vardır. Ya madde ezelidir ve Yaratıcı yoktur, ya da Allah ezelidir ve madde sonradan yaratılmıştır. Fakat felsefe tarihinde çok geniş bir yer kaplayan felsefecilerden Platon’un (M.Ö. 427-347) ve Aristo’nun (M.Ö. 384-322), hem Allah’ın hem de maddenin varlığını ezeli kabul eden görüşte olmaları, bu fikrin de özel bir bölüm olarak ele alınmasının sebebidir. Evrenin ezeliliği fikri Aristo’da kendini daha da açık bir şekilde gösterir. Ona göre, yıldızlar ezeli bir yakıtla yanarlar ve ebedidirler. Platon her şeyin “kaos” tan, yani ilkel bir kargaşadan türeyerek çıktığını söylerken, onun bu açıklamasının yoktan yaratılışa daha yakın olduğu söylenebilir, fakat Platon yorumcularının çoğunluğuna göre Platon da maddenin ezeliliği fikrine inanmaktadır. Bu görüşün tarihteki en önemli savunucuları Platon ve Aristo olmakla beraber, onlardan sonra gelip onlardan etkilenen filozoflar da benzeri görüşleri savunmuşlardır. Örneğin, Farabi ve İbn-i Sina’nın bu görüşlerden etkilenmesi ve Gazali’nin onlara getirdiği eleştiriler İslam dünyasında çok ünlüdür. Platon ve Aristo, Hristiyan dünyasında adeta Hristiyanlık öncesi azizler olarak kabul edilmelerine rağmen, tek Tanrılı vahiy dinleriyle en büyük farklılıklarından biri maddenin ezeliliği konusunda olmuştur. Bu yüzden Big Bang’in bu konuda söyleyecekleri tarihin bu önemli tartışmasına da ışık tutacaktır. Acaba kim haklıydı? Platon ve Aristo mu? Yoksa tek Tanrılı Tevhid dinleri mi? Bakalım Big Bang ne karar verecek? Şimdi onu inceleyelim.

 

İKİNCİSİ: VAHDANİYYETÇİ, YANİ ALLAH’IN VARLIĞINI VE MADDENİN YARATILMIŞ OLDUĞUNU KABUL EDEN GÖRÜŞ

Bu görüşü savunan tarihteki en önemli aktör, hatta tek aktör tek Tanrılı Vahiy dinleridir. Tek Tanrı’ya, yani Allah’a inanan dinler, kendilerinin dışındaki herkese karşı Allah’ın var olduğunu, maddenin ve evrenin yaratılmış olduğunu savunmuşlardır. Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın mezhepleri arasında birçok farklar olmakla beraber, Allah’ın ezeli varlığı ve maddenin yaratılmış olması konusunda üç büyük din bütün mezheplerinde aynı ortak görüşe sahiptir. Bu dinler, bu görüşlerini kutsal kitaplarına (Kur’an, Tevrat ve İncil) dayandırarak temellendirirler. Maddeci ateizmin, maddenin ezeliliği konusundaki ortak görüşüne karşın, tek Tanrı’ya inanan dinlerin maddenin yaratılmışlığı ve dolayısıyla başlangıcı olduğu konusundaki ortak görüşü çok önemlidir. Çünkü bu vahiy dinlerini, kendileri dışındaki her görüşten ayıran temel bir konudur. Vahiy dinlerinde Allah’ın yüceliği ve kudreti en temel kavramlardır. Bu yüzden Allah’ın yüceliğine ve kudretine ters düşecek bütün izahlar reddedilir. Allah’a eksiklik atfeden anlatımlar, görüşler dışlanır. Yaratılmamış, kendi kendine var olma fikriyle madde, Allah’ın gücü ve kudretinden bağımsız bir varlık kazanmış olur. Bu yüzden yaratılmamış madde fikri, Tevhid dinlerinin kesinlikle karşı çıktıkları bir kavramdır. Tevhid dinlerinin ortaya koydukları çok önemli dört tane iddia önemlidir. Çünkü bu dört nokta – ileride ayrıntılı bir şekilde görüleceği gibi – Big Bang’in ortaya koydukları açısından çok önemlidir. İnsanlık tarihinde bu dört tane iddianın hepsini birden sadece ve sadece tek Tanrılı Tevhid dinleri ortaya koyup savunmuşlardır. Dolayısıyla bu da gösterir ki, hepsi de aynı kaynaktan, yani Allah tarafınmdan gönderilen Peygamberlerden ve onlara verilen kitaplardan, yani semavi vahiylerden alınmıştır. Şimdi aşağıda vereceğimiz şu dört tane iddianın incelenmesi; “Tek Tanrılı dinler, kendileri dışındaki sistemlerle bu çok temel görüş ayrılıklarında haklılar mı, haksızlar mı?” sorusunun cevabını verecektir. Dolayısıyla, bu dört iddianın doğru olup olmadığında hakemliği Big Bang yapacak, ilerleyen sayfalarda kararı o verecektir. Şimdi, Tevhid dinleri tarafından ileri sürülen şu dört iddiaya:

 

1- Evren yoktan yaratılmıştır. Dolayısıyla madde ezeli değildir, yani başlangıcı vardır.

 

2- Evrenin yaratılışı belli aşamaların gerçekleşmesiyle, aşamalı-gelişmeci bir süreç takip edilerek gerçekleşmiştir.

 

3- Evren amaçsal olarak yaratılmış ve tasarımlanmıştır.

 

4- Evrenin başlangıcı olduğu gibi sonu da vardır. Günü gelince evren Kıyamet denilen son sürecini yaşayacaktır.

 

bir bakalım ve tarihin seyri boyunca bilimsel veriler hangi sonucu veriyor, yukarıdaki maddeleri doğruluyor mu? Big Bang’in ilk anlarından başlayarak sırasıyla inceleyelim:

 

Soru: Kainatın başlangıç aşamasını teşkil eden ilk üç dakikada neler olmuştur? Evrenin genişlemesi ve açılması nasıl gerçekleşmiştir?

 

Cevap: Evrenin başlangıcından yaklaşık bir saniye sonra evrenin her yerinde sıcaklığın yaklaşık on milyar derece olduğu matematiksel yöntemlerle hesaplanabilmektedir. Bu, matematiğin en yüksek uygulamalarıyla mümkün olmaktadır. Fizikle ve matematikle fazla ilgilenmeyenler, evrenin ilk saniyesi hakkında insanların hangi cüretle konuştuklarını pek anlayamamaktadırlar. Fakat atomaltı dünyanın en meşhur kitapları bu oluşumları saniyeden daha küçük dilimlerden başlayarak aktarmaktadır. İyi bir teoriden beklenen öngörülerde bulunma gücü Big Bang’de en mükemmel şekilde vardır. Evrendeki maddenin aşamalı gelişimini anlatan “İlk Üç Dakika” kitabının (bu konunun belki de en ünlü kitabı) yazarı Steven Weinberg anlatımlarına şöyle bir giriş yapmaktadır: “Artık evrimin ilk üç dakika içerisindeki kozmik akışını izlemeye hazırız. Olaylar önceleri, sonraya göre çok daha hızlı aktığı için olağan bir filmdeki gibi, resimleri eşit zaman aralıklarına dizilmiş göstermek yararlı olmayabilir. Bunun yerine filmimizin hızını evrenin sıcaklığının düşmesine uyacak şekilde ayarlayacağız; her seferinde sıcaklığın üçe bölümü kadar düşüş oldukça kamerayı durdurup bir resim çekeceğiz.” Weinberg altı film karesiyle bu aşamaları anlatır. Big Bang’in matematiksel modelinin bir sonucu olan öngörüde bulunma gücünü gösterebilmek için bu altı kareyi kısaca özetleyerek aktaracağız:

 

Birinci Film Karesi: Evrenin sıcaklığı 100 milyar Kelvin’dir. Evren, madde ve ışınımdan oluşmuş ayrılmaz bir çorba gibidir. Bu çorba içinde her bir parçacık diğer parçacıklarla çok hızlı bir şekilde çarpışır. Birinci film karesinde çok az sayıda çekirdek parçacığı vardır. Yaklaşık olarak her bir milyar fotona ya da elektrona, ya da nötrinoya karşılık bir proton, ya da bir nötron. Bu film karesinin alındığı zaman ölçüsünün, saniyenin yüzde biri kadar olduğunu hatırlatmakta fayda vardır.

 

İkinci Film Karesi: Evrenin sıcaklığı 30 milyar Kelvin’e düşer. Birinci film karesinden beri 0.11 saniye geçmiştir. Az sayıdaki çekirdek parçacıkları hala çekirdekleri oluşturmak üzere bağlanmamışlardır. Çekirdek parçacıklarının dengesi yüzde 38 nötron ve yüzde 62 proton şeklinde bir kayma göstermiştir.

 

Üçüncü Film Karesi: Evrenin sıcaklığı 10 milyar Kelvin’e düşer. Birinci kareden beri 1.09 saniye geçmiştir. Evren hala nötronların atom çekirdeklerini oluşturmak üzere bağlanmalarına meydan vermeyecek kadar çok sıcaktır. Azalan sıcaklık nedeniyle, proton ve nötron dengesinden yüzde 24 nötron ve yüzde 76 proton olmak üzere bir kayma olmuştur.

 

Dördüncü Film Karesi: Evrenin sıcaklığı 3 milyar Kelvin’e düşer. İlk kareden beri 13.82 saniye geçmiştir. Nötronlar öncesinden çok daha yavaş olmakla birlikte hala protonlara dönüşmektedirler, şimdi denge yüzde 17 nötron ve yüzde 83 protondur. Evren, artık helyum gibi çeşitli kararlı çekirdeklerin oluşmasına yetecek kadar soğuktur, fakat bu hemen gerçekleşmez.

 

Beşinci Film Karesi: Evrenin sıcaklığı 1 milyar Kelvin’e düşer. Beşinci kareden kısa bir zaman sonra çarpıcı bir olay olur. Sıcaklık, döteryum (hidrojen elementinin izotopu) çekirdeklerinin artık parçalanmadığı bir noktaya düşer. Ne var ki, helyumdan daha ağır çekirdekler sezilir sayıda oluşamazlar. İlk kareden bu yana 3 dakika 46 saniye geçer (Bu noktada Weinberg, 46 saniye için okuyucudan özür diler. Kitabın ismini 3 dakika 46 saniye koysaydı kulağa hoş gelmeyeceğini vurgular).

 

Altıncı Film Karesi: Beşinci karede arzulanan noktaya ulaşılmıştır, temel elementler artık oluşmuştur. Fakat ne olacağını göstermek için Weinberg filmi bir kare ileriye götürür. Bu karede sıcaklık 300 milyon Kelvin’dir. İlk kareden beri 34 dakika 40 saniye geçmiştir. Çekirdek parçacıkları artık helyum veya hidrojen şeklinde bağlıdır (bir önceki bölümde bu konuya değindik). Fakat evren hala o kadar sıcaktır ki henüz kararlı atomlar oluşamamaktadır.

 

PLANCK ZAMANI

 

Görüldüğü gibi matematiğin yüksek uygulamaları ve parçacık hızlandırıcılarda yapılan deneyler sayesinde, Big Bang ile açıklanan evrenin, ilk saniyesinde olanlar anlaşılmaya çalışılmaktadır. Ancak evrenin 10-43 saniyelik (1 saniyenin, 1’in arkasına 43 tane sıfır yazacağımız sayıya bölünmüş kısmı) bölümü için konuşulamamaktadır. Bu zamana Planck zamanı denmektedir, bu zaman diliminde çekim kanunu gibi fizik kanunları işlemediği için, bu zaman dilimi tarif edilememektedir. 1032 Kelvin derece (Planck çağı) üzerine konuşulamaz, bu Planck zamanındaki evrenin sıcaklığıdır. Planck zamanından sonra sıcaklığın ve yoğunluğun düşüşü ve evrenin genişlemesi çerçevesinde atom-altı dünyadan galaksilere evrenin oluşumunun bu kadar detaylı anlatılabilmesi, Big Bang’in bilgimizi ne kadar arttırdığını gösterir. Bir saniyeden çok çok daha kısa olan Planck zamanı, artık tartışma konusudur. Oysa binlerce yıl bilim dünyası, bilimsel anlamda bir kozmogoniden (evrenin oluşumunun açıklamasından) yoksundu. Dolayısıyla, atomaltı dünya ile ilgili tüm deneyler ve hesaplar Big Bang’i desteklemektedir. Kuarklardan gluonların oluşumuna, protonlardan, nötronlardan ve elektronlardan nötrinolara kadar tüm parçacıklar, Big Bang’in modelinde yerini bulmaktadır. Bu parçacıklar kadar bunların karşı parçacıklarının oluşumu ve birbirleriyle etkileşimleri ve bugünkü duruma aşamalı bir süreç sonunda gelinmesi de Big Bang’in anlatımlarında yerini bulmaktadır.

 

YILDIZLARIN AŞAMALI GELİŞİMİ

Big Bang’in atomaltı dünyanın oluşumunu aşamalı-gelişmeci bir süreçte anlatması

gözlemle ve deneyle desteklendiği gibi, yıldız kümeleri hakkındaki aşamalı-gelişmeci anlatımları da gözlemle desteklenmektedir. Astronomlar yıldızları

 

1. Popülasyon,

2. Popülasyon ve

3. Popülasyon yıldızlar

olarak üçe ayırırlar. Bunlardan ilk ortaya çıkan yıldızlar 1.Popülasyon yıldızlardır (Bazıları yıldızların keşfine dayanarak numaralandırma yaptıkları için, popülasyon numaralandırmaya, yaptığımızın tersinden başlarlar).

 

1. Popülasyon yıldızlar evrenin maddesinin daha yoğun olduğu dönemde ortaya çıktıkları için, bu yıldızlar “süperdev yıldızlar” olarak adlandırılır. Bu yıldızların ömrü kısadır ve büyük bir patlamayla bütün maddelerini uzaya saçarlar. Teorisyenler, bu yıldızların ancak çok az bir kısmının gözlemlenebileceği kanaatindedirler.

 

2. Popülasyon yıldızlar ise, Big Bang’in aşamalı-gelişmeci süreçlerine dayanılarak şöyle tarif edilmişlerdir:

 

a) En büyük yıldız grubu bunlardır,

b) Belli bölgelerde daha yoğundurlar (genç yıldızların oluşma bölgeleri gibi),

c) Her kütlede büyük ve küçük yıldızları beraberce barındırırlar.

Bu üç öngörü de astonomların son yıllarda yaptıkları gözlemlerle uyumludur.

 

3. Popülasyon yıldızlar ise (Güneş’imiz dahil), 2. Popülasyon yıldızların dağılmış tozlarından oluşmuştur. Vücudumuzdaki karbon, kalsiyum gibi elementlerden altın ve demir gibi elementlere kadar birçok element, 2.Popülasyon yıldızlarda üretilmiştir. Bu bilgi, canlıların, evrenin yaratılışından neden 15 milyar yıl sonra yaratıldığının da bir sebebini göstermektedir. Çünkü canlılık için mutlaka gerekli olan karbon atomu gibi atomlar, 2. Popülasyon yıldızlarda üretilmiştir. Bizim içinde bulunduğumuz bölge, bu yıldızların dağılmış tozlarındaki bu atomlar sayesinde canlılık için gerekli ham maddelere kavuşmuştur.

 

Yıldızların aşamalı-gelişmeci süreci gözlemlerle doğrulanmış, bu da Big Bang’i destekleyen ek bir delil olmuştur. Big Bang, atom-altı dünyadan, ayrı yıldız popülasyonlarına kadar tüm evreni aşamalı-gelişmeci bir süreçle açıklamaktadır; bu, evreni, binlerce yıldır statik modellerle açıklayan görüşlere tamamen ters, dinamik bir anlatımdır. Gözlem ve deney, bu anlatımlarda matematiksel hesaplarla birleşmiş ve evrenin, bilim tarihinde hiç olmadığı kadar anlaşılır olması mümkün olmuştur.

 

Soru: Big Bang’in doğru olduğunu destekleyen başka deliller var mıdır?

 

Cevap: Big Bang’in yan delilleri, doğrudan Big Bang’i ispatlamadan, evrenin bir başlangıcı olduğunu; yani ezeli olmadığını ortaya koyarak, teoriyi dolaylı yoldan desteklemektedir. Big Bang teorisinin en temel, en önemli felsefi sonucu evrenin bir başlangıcı olduğunu ortaya koymasıdır. Bu yüzden evrenin başlangıcı olduğunu ortaya koyan her delil, Big Bang teorisini dolaylı yoldan desteklemektedir. Şimdilik bu delillerin fizik bilimine ait olanlarına değineceğiz. Bölümün sonunda ise, evrenin bir başlangıcı olduğu görüşünün, daha önceden felsefi olarak nasıl temellendirildiğini kısaca göstereceğiz. Böylece Big Bang’le ilgili delillerin, diğer fiziki ve felsefi delillerle, evrenin başlangıcı olduğu noktasında nasıl birleştiğine tanıklık edeceğiz.

 

1- ENTROPİ DELİLİ

 

ENTROPİ YASASI KIYAMET HAKKINDA NE DİYOR?

 

Entropi kavramının temelini ilk olarak Benjamin Thompson 1854’de attı. Fakat Entropi Yasası’nı ilk olarak Hermann Von Helmhotz 1856’da keşfetti. Entropi Yasası, termodinamiğin ikinci yasası olarak da anılır. Bu yasa, bize, evrenin sonunun her an yaklaştığını ve fizik kuralları açısından bu sonucun kaçınılmaz olduğunu söyler. Buna sebep olan; ısının tek yönlü, geri çevrilmesi mümkün olmayan akışıdır. Örneğin bir odanın içinde sıcak su dolu bir kova bıraktığımızı düşünelim. Sıcak su kütlesindeki ısı enerjisi odaya yayılır, fakat hiçbir zaman için bu ısı akışı aksi yönde olmaz; bir kere ısı enerjisi odaya yayıldıktan sonra, bu ısı enerjisi dönüp de kovadaki suyu eski sıcaklığına getirmez. Kapalı bir sistemdeki enerji akışı tek yönlüdür ve bu akış tam bir denge noktasına ulaşıncaya kadar devam eder. Bu denge noktasına “termodinamik denge” denir ve bu durumda entropi en yüksek değerine kavuşur. Tersine çevrilmesi mümkün olmayan bu fiziki sürecin varlığı, evrenin de, tıpkı insanlarda olduğu gibi, asla geri dönüşü olmayan bir yaşlanma sürecine sahip olduğunu gösterir. Gerek bizim Güneş’imizde, gerekse evrendeki diğer yıldızlarda, ısının bu tek yönlü hareketine

dayalı termodinamik yasa hüküm sürmektedir. Güneş, soğuk uzaya ısı yayarak entropiyi sürekli arttırır. Fakat uzaydaki bu ısı toplanıp da Güneş’e geri dönmez. Termodinamik yasa, entropinin sürekli arttığını ve bu sürecin kesinlikle tek taraflı olduğunu söyler.

 

ENTROPİ YASASI’NIN FELSEFİ SONUÇLARI

 

Entropi ile ilgili bilgileri birçok kişi salt fiziksel bir konu olarak algılamakta ve ele almaktadır. Oysa Entropi Yasası, bizi çok önemli felsefi sonuçlara da ulaştırmaktadır. Bu, maddelenerek şöyle gösterilebilir:

 

1- Evrendeki ısı akışı tek yönlüdür ve bu akış geri çevrilemez (Termodinamiğin ikinci kanunu).

 

2- Buna göre evrende bir gün termodinamik denge oluşacak ve “ısı ölümü” yaşanacaktır. Kısacası evren ebedi değildir, evrenin bir sonu vardır.

3- Eğer evren sonsuzdan beri var olsaydı, aradan geçen zamanda evren çoktan termodinamik dengeye gelip “ısı ölümü”nü yaşıyor olacaktı. Ölümlü bir evren, sonsuzdan beri var olamaz.

 

4- Evren sonsuzdan beri var olamıyorsa demek ki evrenin bir başlangıcı vardır. Bu başlangıç durumundaki (t=0) evren, düşük entropili bir halden yüksek entropili duruma doğru gitmektedir. Entropinin sürekli olarak artıp hiç azalmaması, evrenin başlangıcının çok düşük entropili olduğunu gösterir.

 

ENTROPİ’NİN VAHİY DOĞRULTUSUNDA DEĞERLENDİRİLMESİ

 

Daha önce felsefecilerin bir kısmı Entropi Yasası’nın, evrenin ebedi olmadığına ilişkin sonucu üzerinde durmuşlar ve evrenin başlangıcı olduğuna dair sonucunu göz ardı etmişlerdir. Örneğin Bertrand Russell, insanlığın tüm ürünlerinin ve evrenin yok oluşunun kendisinde uyandırdığı karamsarlığı yazılarında açıklamıştır. Bilim adamı ve felsefecilerin, entropinin, evreni yok oluşa götürdüğüne odaklanıp, evrenin başlangıcı olduğu sonucunu göz ardı etmelerine Paul Davies şaşırmaktadır: “19. yüzyıl bilimcilerinin bu derin anlamlı sonucu (evrenin başlangıcı olduğunu) kavrayamamış olmaları çok ilginçtir.” Entropi Yasası’nın insanlığı ümitsizlik yerine ümide sevkedecek sonuçları vardır. İnsanoğlu ölümlü olması nedeniyle, zaten Entropi Yasası olmasa da, insanlığın ürünlerini ve evrenin

güzelliğini, sürekli algılamaktan mahrum kalacağını bilmektedir. İnsanoğlunun karamsarlığını yenmesini sağlayacak unsur, kendi öldükten sonra evrenin ebedi var olması değil, kendisinin ebedi yaşayabilmesidir. İnsanoğlunun bunu yapmaya gücünün yetmediği ortadadır. Öyleyse insanoğluna ümidi verecek olan, bu gücü keşfedebilmesidir. Entropi Yasası, evrenin başlangıcı olduğunu ortaya koyarak, evrenin kendisi dışında bir Güç’e olan ihtiyacını temellendirmekte ve Tavhid inancının evrenin başlangıcı olduğu konusundaki iddialarını desteklemektedir. Maddeyi ezeli kabul eden kimselerin ezeli ve ebedi olarak değerlendirdikleri evrenin ölüme gittiğini öğrenmeleri karşısında karamsarlığa kapılmaları doğaldır. Fakat evrenin başlangıcı ve sonu olduğundan, Allah’ın varlığını ve ilahi dinlerin mesajının doğruluğunu delillendiren ve ümidi Allah’a imanda bulanlar için “Entropi Yasası” karamsarlığa sebebiyet vermez.

 

ENTROPİ VE BIG BANG BULUŞMASI

 

Evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğu fikri, bilimsel deliller temelinde detaylı olarak Big Bang teorisi ile ortaya koyulmuştur. Termodinamiğin kanunları (Entropi Yasası), daha önceden ortaya koyulmuştu, bunların bizi ulaştırdığı sonuç da görüldüğü gibi tamamen aynıdır. Sonuç olarak termodinamik kanunlar, astronomik gözlemler ve izafiyet teorisinin formülleri; evrenin başlangıcı ve sonu olduğu sonucunda birbirlerini desteklemektedirler. Entropi Yasası, Big Bang’den ayrı bir fiziksel yasa olup, ulaştığı sonuçlar ile Big Bang’i onayladığı için, bu yasayı, Big Bang’in yan delillerinden biri olarak değerlendirdik. Fakat bu yasa aslında bir yönüyle Big Bang’in doğrudan delillerinden de biridir. Evrendeki entropi miktarı çok yüksektir ve bu yüksek entropiyi ancak sıcak ortamdaki bir Big Bang başlangıcı ile açıklayabiliriz (Entropi miktarı, ışığın en küçük parçası fotonların, proton ve nötron gibi baryonlara oranıyla ölçülebilir). Süpernova patlaması gibi, en çok entropiye sebep olan olaylardan biri olmasına rağmen sebep olduğu entropi, evrendeki entropiden çok daha azdır. Bilinen hiçbir evrensel oluşum, evrendeki bu yüksek entropiyi açıklayamaz. Oysa Big Bang ile bu yüksek entropi oranı tamamen uyumludur.

 

2- IŞIĞIN SON BULMASINDAKİ DELİL

 

DEĞİŞMEYEN (STATİK) EVREN YANILGISI


Yıldızlarla dolu evren, birçok insanda sabit ve değişmez bir evren hissi uyandırmaktadır. Aristo gibi felsefeciler, yıldızların ezeli ve ebedi olduğuna kanaat getirmiş, yıldızların hiç tükenmeyen bir yakıta sahip olduklarını ileri sürmüştür. Geceleyin, gökyüzüne çıplak gözle bakan birçok kişi durağan evren fikrine kapılmış, evrendeki dinamizmi, sürekli var oluş ve yok oluş sürecini gözden kaçırmıştır. Yıldızların yapısı keşfedilmeden önce, yıldızların sonsuzdan beri var olduğunu, sonsuza dek var olacağını, yıldızların tükenmez bir kaynak olarak sonsuza dek ışık vereceğini, aşağı yukarı tüm materyalistler savunuyordu. Oysa yıldızların belirli bir ömrü olduğunu, yıldızların (Güneş dahil hepsinin) hidrojeni helyuma çevirerek varlıklarını sürdürdüğünü, yakıtları bitince ise varlıklarının sona erdiğini öğrendik. Bu anlaşıldıktan sonra ölen yıldızların yerine yeni yıldızların oluştuğunu, bunun sonsuza dek böyle gideceğini zannedenler oldu. Fakat bunun da yanlış olduğu artık bilinmektedir. Bir gün gelecek uzayda hiçbir yıldız kalmayacak, hiçbir ışık var olmayacaktır. Var olan yıldızların ölümünü yeni oluşan yıldızlar takip etmektedir. Bu süreç yıldızları oluşturacak kadar gaz olduğu sürece devam edecektir. Bu gazların kaynağı, evrenin başlangıç süreci olduğu gibi, süpernovalardaki ve diğer yıldızlardaki patlamalar ve püskürmeler de evrendeki gaz oluşumunun kaynağıdır. Bu gazlar kütle çekimi kuvvetinin etkisi ile sıkışır, çöker ve yıldızların oluşumuna sebebiyet verir. Bu yıldızlar belirli bir ömür yaşadıktan sonra kara deliklere, nötron yıldızlarına, beyaz cücelere, kırmızı devlere dönüşüp ölürler. Yeni yıldızların oluşumu için yeterli ham madde (gazlar) gittikçe azalmaktadır. Bu ham madde tükenince, artık hiç yıldız oluşmamaya başlayacaktır. Yaşayan son yıldızların ölümüyle ise evren sürekli bir karanlığa gömülecektir (Eğer evrenin sonunu getiren başka bir olay daha önce yaşanmazsa).

 

IŞIĞIN SON BULACAK OLMASININ FELSEFİ ÇIKARIMLARI

 

Mevcut bilimsel verilere göre bu süreç milyarlarca yıl sürecektir. Bu kadar uzakta gözüken bir süreç, birçok kişiyi pek fazla ilgilendirmeyecektir. Oysa bu süreç felsefi açıdan önemli bilgiler vermektedir. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

 

1- Evrendeki ışık belirli bir zaman sonra yok olacaktır.

2- Işık olmadan yaşam mümkün olmadığına göre bu evrende yaşam ebedi olamaz.

3- Eğer ki evrende var olan ışık belli bir zaman sonra yok oluyorsa, demek ki ışık sonsuzdan beri var olamaz, ışığın bir başlangıcı vardır.

 

Işığın (veya yıldızların), belli bir zaman sonra yok olacağının ve başlangıcı olduğunun gösterilmesi, ezeli ve ebedi evren fikrinin yanlışlığını göstermektedir. Bu da Entropi Yasası ile ve Big Bang’in delilleriyle tamamen uyumlu bir sonuçtur.

Artık yıldızların ezeli varlıklar olduğu fikri geçersiz olmuş, yerini en hatasız ölçümle yıldızların yaşını saptama çabası almıştır. Yapılan hesaplara göre en yüksek adette olan 2. Popülasyon yıldızlar, evrenin başlangıcından 1,5 ile 5 milyar yıl kadar sonra oluşmuşlardır. Gözlemlenebilen 2. Popülasyon yıldızların yaşı bu sayıya eklenirse evrenin yaşı bulunabilir. Buna dayanarak yapılan ölçümlerde evrenin yaşı yaklaşık 15 milyar yıl olarak tahmin edilmektedir. Bu sonuç “Hubble sabitine” dayanarak yapılan tahminlerle çok yakındır. Yıldızlar ve saçtıkları ışık, ezeli evren modellerini yalanlamakta, evrenin bir başlangıcı ve sonu olduğunu ise doğrulamaktadır.

 

3- RADYOAKTİF ELEMENTLERİN YAŞINDAKİ DELİL

 

RADYOAKTİF ELEMENTLERİN YARI ÖMRÜ

 

Radyoaktif elementler günümüzde lise öğrencileri tarafından bile öğrenilmektedir. Oysa radyoaktifliğin bulunması insanlık tarihinin son dönemlerinde olmuştur. Radyoaktiflik, Fransız bilim adamı Henry Becquerel tarafından 1896 yılında bulunmuştur. Radyoaktiflik kısaca, bir atom çekirdeğinin tanecik ya da elektromanyetik ışıma yayarak parçalanmasıdır. Böyle bir parçalanmada radyoaktif atomların hepsi birden parçalanmaz. Radyoaktif maddenin etkisi zamana bağlı olarak gittikçe azalır, çünkü zamana bağlı olarak sürekli atom sayısı azalmaktadır. Radyoaktif maddedeki atomların belirli bir bölümünün ayrışması için geçen süre her zaman aynıdır. Buna binaen radyoaktif maddedeki atomların yarısının parçalanması için geçen süre hesaplarda kullanılmaktadır. Bu süreye “radyoaktif maddenin yarı ömrü” denmektedir ve bu süre her radyoaktif maddede farklıdır. Bazı radyoaktif elementlerin yarı ömrünü aşağıdaki tablodan öğrenebilirsiniz.


Radyoaktif Element

Yarı Ömrü

Uranyum 238

4.510.000.000 yıl

Uranyum235 (İzotop)

707.000.000 yıl

Toryum 232

14.100.000.000 yıl

Neptünyum 237

2.250.000 yıl

Karbon 14 (İzotop)

5600 yıl

Radyum 226

1622 yıl

Aktinyum 227

21.6 yıl

Berkelyum 249

314 gün

Polonyum 210

138 gün

Einsteinyum 253

20 gün

Radon 222

3.8 gün

Fermium 251

7 saat

 

 

RADYOAKTİF ELEMENTLERLE TARİHLENDİRME

 

Radyoaktif izotop listesinde gördüğümüz Uranyum235’i örnek olarak ele alalım. Belli bir miktarda var olan Uranyum 235, 707 milyon yılda bu miktarın yarısına düşecektir. Daha sonraki 707 milyon yılda geriye kalan miktar yine yarıya düşecektir, bu her 707 milyon yıllık dönemde bu şekilde tekrarlanır. Sonuçta, ortamda dönüşmüş maddeler ve Uranyum 235 atomları hesaplanarak, kaç yıl önce ne kadar Uranyum 235 atomu olduğu matematiksel yöntemlerle belirlenebilir. 1960’ta Nobel Kimya Ödülü’nü kazanan ABD’li atom fizikçisi Willard Frank Libby, Karbon14 radyoaktif atomunu, radyoaktif elementlerin bu özelliğine dayanarak, tarihlendirme amacıyla jeolojide kullanmıştır. Bu da radyoaktif elementlerin bilim dünyasındaki önemini daha da arttırmıştır. Modern gözlem teknikleri, kimyasal elementlerin yaşını, mevcut radyoaktif elementlerden ve onların, yarı ömürleri sonucunda oluşan radyoaktif elementlerin miktarlarından anlamamıza olanak vermektedir. 1997 yılında İngiliz ve Amerikan astro-fizikçileri; Margaret ve Geoffrey Burbidge, William Fowler ve Fred Hoyle atom ağırlığı yüksek olan elementlerin, sadece süpernovaların içindeki süreçlerle oluşabileceğini ortaya koydular. Onların çalışması ve sonraki çalışmalar bize Toryum 232, Uranyum 238 ve Uranyum 235 gibi elementlerin ilk süpernovalardan kaldığını göstermektedir. Bu elementlerin mevcut miktarı ve yarı ömre dair önceden değindiğimiz hesaplar, ilk süpernovaların yaşını bize vermektedir.

 

RADYOAKTİF ELEMENTLERE GÖRE EVRENİN YAŞI

 

Toryum 232’nin Uranyum 238’e ve Uranyum 235’in Uranyum 238’e oranına dayanarak, Avrupalı fizikçiler Thielemann, Metzinger ve Klapdor 1983’te ilk süpernovaların 16.8-22.8 milyar yıl aralığında oluştuğunu söylediler. Sonra 1987 yılında William Fowler, bu hesapları düzeltmeye çalıştı ve daha evvelki Thielemann’ın hesaplamalarının 3 milyar yıl ile 9 milyar yıl arasında azaltılması gerektiğini söyledi. Daha sonra ise Thielemann ve iki arkadaşı Cowan ile Truran yeniden hesaplamalar yaptılar ve 12.4-14.7 milyar yıl aralığına ulaştılar. Bunlardan sonra Amerikalı fizikçi Donald Clayton, sekiz ayrı metot kullanarak, ilk süpernovaların tarihi için 12 milyar yıl ile 20 milyar yıl geniş aralığını ileri sürdü. Evrenin başlangıç safhasında maddenin çok yoğun olduğu dönemde ilk süpernovalar oluşmuştur ve bu evrenin başlangıcına çok yakın bir zamandır. Bu yüzden radyoaktif elementlerin ilk süpernovanın oluşumuna dair verdiği tarihler yaklaşık olarak evrenin yaşını vermektedir. Gerek bu tekniklerle, gerek yıldızların yaşına bağlı olarak, gerek Hubble sabiti kullanılarak yapılan hesaplar hep aynı zaman aralıklarını vermektedir. Bu hesapların hiçbirinde evrenin yaşı; bir trilyon yıl, 200 milyar yıl veya bir milyar yıl, 10 milyon yıl, 5 milyon yıl gibi birbiriyle alakasız sonuçlar vermemektedir. Bazı güçlüklerden dolayı tam ve kesin bir hesap yapılamamaktadır ama tüm farklı hesaplarda evrenin yaşı 15-16 milyar yıl civarında çıkmaktadır. Hesap yöntemlerinin hep farklı kriterlere dayanmasına karşın sonuçlar hep yaklaşık aralıklarda gerçekleşmektedir. Radyoaktif elementlerin sahip olduğu özelliklerin kullanılması görüldüğü gibi bu hesap yöntemlerinden birini oluşturmaktadır. Evrenin ezeli olup olmadığı tartışması artık yerini evrenin başlangıcının tam olarak ne zaman olduğu tartışmasına bırakmıştır. Ayrıca protonları oluşturan kuarkların çok uzun bir süre içinde (1031 yıl olarak tahmin ediliyor) elektronlara dönüşmesi bekleniyor. Bu ise protonların ve atomların sonu demektir. Proton bozulmasına dair bu beklenti de, sabit ve yok olmadığı zannedilen kararlı protonların bile, dolayısıyla atomların ezeli olmadığının bir delilidir. Eğer bunlar ezeli olsalardı şu anda var olamayacaklardı, demek ki Big Bang için bu da bir “yan delil”dir. Fakat üzerinde çok spekülasyonlar yapılan ve bilimsel kesinliğe sahip olmayan bu konuya girmiyor ve “bilimsel yan delilleri” burada noktalıyoruz.

 

4- EVRENİN BAŞLANGICI OLDUĞUNUN FELSEFİ DELİLLERİ

 

EVRENİN BAŞLANGICININ FELSEFİ KANITLARI

 

Astronomi ve fizik alanında incelediğimiz gelişmelerin yaşanmadığı dönemde; kozmik fon radyasyonun bilinmediği, evrenin genişlemesinin gözlenmediği, entropiden ve radyoaktif elementlerden insanların haberinin olmadığı zamanda evrenin bir başlangıcı olduğu akılcı argümantasyonlarla savunulmuştur. Yahudi filozof Sadia, Hristiyan filozof Bonaventure, Müslüman filozof Kindi ve daha birçok filozof bunun örneklerini vermişlerdir. Geniş bir kitap olabilecek bu konuya çok kısaca değinmeye çalışacağım. Bu argümantasyonlar kurulurken özellikle evrenin, evrendeki hareketin ve evrendeki zamanın sonsuz olamayacağının üzerinde durulmuştur. Evrenin başlangıcının sebepsiz olamayacağı vurgulanmış ve evrenin kendi dışında bir Sebep’e ihtiyacı olduğu gösterilmiştir. Bunu özetle şöyle gösterebiliriz:

 

1- Her var olmaya başlayan, başlangıcı için bir sebebe muhtaçtır.

 

2- Evrenin bir başlangıcı vardır.

 

3- O halde evrenin var olmaya başlamasının bir sebebi vardır.

 

İkinci madde argümantasyonun merkezini oluşturmaktadır. Bu argümantasyona itiraz edenler de bu maddeye itiraz etmişlerdir. Big Bang’in temel delilleri ve yan delilleri bu maddenin bilimsel yönden ispatını oluşturmaktadır. Fakat bilimsel deliller olmadan sırf felsefi açıdan da bu argümantasyon savunulabilir. Buna göre evrendeki hareket ve evrendeki zaman sonsuz olamaz, zaman kavramının başlangıcı evrenin de başlangıcıdır. Evrendeki zaman, evrendeki hareketin ölçüsüdür, hareket eden evrenin parçaları, yani evrenin kendisidir. Hareketin olmadığı bir evren düşünülemez. Öyleyse evrenin zamanının başı varsa, bu başlangıç evrendeki hareketin ve evrenin kendisinin de başlangıcıdır. Bu başlangıç, evrenin kendi dışında bir Yaratıcı Sebep’e olan ihtiyacını doğurur.

 

Soru: SÜREKLİLİK OLARAK SONSUZ KAVRAMI NEDİR?

 

Cevap: Zihinsel kurgu ile evrenin gerçeğinin en çok karıştırıldığı kavramların başında “sonsuz” gelmektedir. Matematikte “sonsuz”u adeta gerçek bir sayı gibi algılayanlar olmuştur. Oysa “sonsuz” diye bir sayı yoktur, “sonsuz” bizim hiç durmaksızın, sürekli olarak ilerleyeceğimizi söyler. Örneğin, doğal sayı dizisini ele alalım: {0,1,2,3,4.....}. Bu sayı dizisinin sonsuza gittiğini söylerken aslında bu sayı dizisinin bir hedefe gittiğini söylemiyoruz, bu sayı dizisinin 1 arttırılmak suretiyle sürekli ilerlediğini söylüyoruz. Bu yüzden sayı dizilerinin hiçbiri sonsuzu tamamlamaz, sürekli ilerlerler, eğer bir yerde bu sayı dizisi duruyorsa zaten “sonsuz” kavramının tanımına aykırıdır demektir, çünkü “sonu” vardır. Bu tariften sonra, evrenin zamanının geçmişte ve gelecekte sonsuz olduğunu iddia edenlerin iddiasını birbirinden ayırmalıyız. Evrenin geçmiş ve geleceğini Cantor’un sayı dizileri gibi düşünenler, bu söylemi çok düşünmeden kabul edebilirler. Evrenin sonsuza gittiğini söyleyenler evrendeki zamanın sürekli olarak hiç durmadan ilerlediğini söylemiş olurlar. Bu yüzden geleceğe doğru ilerlemeye “potansiyel sonsuz” diyenler olmuştur. Bu tanım açıkladığımız sonuç açısından bir şey değiştirmez. Fakat ben, bu tanımı kullanmayı bile uygun bulmuyorum. Çünkü potansiyel kelimesi gerçekleşme gücüne sahip olmayı çağrıştırabilir. Oysa sonsuza giden bir süreç, sonsuzun tanımı gereği hiçbir zaman durmaz, sonsuza hiçbir zaman ulaşmaz, zaten sonsuz diye bir nokta yoktur, “sonsuz” varılacak bir hedef değildir, o ancak hiç durmadan ilerlemeyi ifade eder. Bu yüzden evrenin gelecek zamanının “gerçek sonsuz” (gerçekleşip, tamamlanabilen sonsuz) olduğunu söyleyenler hata yaparlar. Sürekli ilerlemenin neresinde durursak duralım bu sonsuz değildir. Oysa evrenin geçmişinin sonsuz olduğunu söyleyenler, sonsuzun tamamlandığını, evrenin yaşının “gerçekleşmiş sonsuz” olduğunu söylerler. Görüldüğü gibi burada “sonsuz”un tanımı, artık süreklilik dışında, bir bitmişlik, bir tüketilmişlik ifade eder. Gelecek zamanın sonsuz olmasıyla bu çok farklıdır, bu çok önemli fark, birçok kişinin gözünden kaçmıştır.

 

Soru: SONSUZUN BAŞLANGICI OLUR MU ve SONSUZ GEÇİLEBİLİR Mİ?

 

Cevap: Bizim sonsuz zaman geçtikten sonra bu noktada olduğumuzu söylemek; sonsuz+1’in olabileceğini, sonsuzun geçilebileceğini söylemek demektir ki, bu sonsuzun tanımına aykırıdır. “Sonsuz” kavramını kurgusal olarak kullananlar bunu gözden kaçırmışlardır. Bunu kısaca şöyle gösterebiliriz:

 

1- Sonsuz sürekli olarak ilerleyen ve ilerlemeyle tamamlanmayan demektir.

 

2- Evrendeki geçmiş zamanın sonsuz olduğu söylenmektedir.

 

3- O zaman bizim bu noktada var olabilmemiz için sonsuzun geçilmiş olması lazımdır (2. maddeye göre).

 

4- Sonsuz geçilemeyeceğine göre (1. maddeye göre) ve bizim var olmamız inkar edilemeyeceğine göre, evrendeki geçmiş zaman sonsuz olamaz.

 

5- Öyleyse evrendeki zamanın başlangıcı vardır.

 

Sonsuz kavramının yanlış kullanılması düzeltilirse görüldüğü gibi evrenin zamanının bir başlangıcı olduğu da anlaşılacaktır. Bir kere daha belirtmeliyim ki matematiğe, evrende var olmayan kurgusal unsurlar katılması değil, bu “kurgu” ile evrendeki “gerçeğin” karıştırılması yanlıştır. Matematiğin paradokslarının, bu hataları düzeltmede önemli bir yardımcımız olacağı görüşündeyim. Şu cümle sloganımız olabilir: “Matematik olan bitenin (evrendeki gerçeğin) matematiği olduğu müddetçe hiçbir paradoksu olamaz.” Eğer matematiğin ontolojik statüsünde (matematiksel kavramların kurgusal mı, gerçek mi olduğunda) hata yapılmazsa, paradokslar oluşmayacaktır. Nitekim bilimlerin ilerlemesinde matematiğin doğru uygulamalarının tartışılmaz bir yeri vardır. Kurgusal olarak tasarlanıp evrendeki gerçekliğe uymayan matematiğin ise bu ilerlemede hiçbir katkısı olmamıştır. Bu matematik ancak bir oyalanma, bir fikir jimnastiği ve bir paradoks üretme kaynağı olmuştur. Matematikle uğraşanlar kurgusal düzenlemelerden çekinmemelidirler, fakat kurgusal olanı evrenin gerçeği ile karıştırmaktan çekinmelidirler. Örneğin Pamela Huby, Cantor’un sonsuz sayı dizilerini ele aldığında, bunların “gerçek sonsuz” hakkında hiçbir şey söylemediklerinin tespitini yapabilmektedir. Veya Robinson bu sayı dizilerinin gerçekten kopukluğunu tespit edebilmiştir. Fakat herkesin “kurgu” ile “evrenin gerçeği” ni ayırt etmede bu kadar başarılı olmadığı anlaşılmaktadır. William Lane Craig bu konuyu çalışmalarında detaylıca irdelemekte ve evrenin sonsuz zamandan beri var olamayacağını şu argümantasyonla özetlemektedir:

 

1- Kainatta “Gerçek sonsuz” var olamaz.

 

2- Zamanda sonsuza dek geri gitmek “gerçek sonsuz” oluşturur.

 

3- Öyleyse zamanda sonsuza dek geri gitmek mümkün değildir.

 

Soru: EVRENİN SONU VE KIYAMET ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?

 

Cevap: Daha önce gördüğümüz gibi evren sürekli genişlemektedir. Buna göre iki senaryonun birinin gerçekleşmesi kaçınılmazdır. Ya evren geriye kapanmadan sürekli genişleyecek ve ısı ölümüyle Büyük Donma (Big Chill) süreci yaşanacaktır, ya da genişleme belli bir seviyeye geldikten sonra çekim gücü geriye kapanmayı başlatacak ve Büyük Çöküş (Big Crunch) yaşanacaktır. Eğer böyle bir çöküş yaşanırsa, evrenin olmadığı noktada zamanın da önemi kalmadığı için, evren-zamanının da sonu gelecektir. Big Bang’in felsefi sonuçlarına daha önce değinenler, Big Bang’in, evrenin başlangıcı olduğunu göstermesinin felsefi sonucu üzerinde durmuşlar, evrenin sonunu göstermesinin felsefi sonucunu yüzeysel geçmişlerdir. Bu kitapta yapmaya çalıştığım şeylerden biri de bu önemli felsefi sonuca da dikkatleri çekebilmektedir. Bilimsel verilerle evrenin sonsuza dek var olamayacağı anlaşılmadan önceki binlerce yıllık zaman zarfında ateistler, hep evrenin sonsuza dek var olacağını savunmuşlardır. Anlaşılıyor ki, materyalistlerin en azından bir kısmı, kendi varlıklarının ölümle son bulmasına karşın evrenin ebedi var oluşunda kısmen de olsa teselli aramışlardır. Fakat hepsi, her şeyin açıklamasının içinde olduğunu ileri sürdükleri maddi evrenin sonsuzluğunu ısrarla savunmuşlar ve evrenin bir kıyamet sureciyle yok olacağını savunan dinlere karşı çıkmışlardır. Big Bang, felsefe tarihini yargılarken, ateistlerin binlerce yıldır savundukları bu tezi de mahkum etmiştir. Kısacası Big Bang beş önemli noktada, materyalist felsefelerin her şeklini geçersiz kılmaktadır. Bu felsefelere dayanarak inanç, eylem ve ahlak sistemlerini oluşturanlar; hem inanç, hem eylem, hem de ahlak sistemlerini baştan ele almalıdırlar. Bu beş madde şunlardır:

 

1- Evren ezeli değildir. Böylece evreni, maddeyi tek ve asli unsur kabul eden materyalist felsefeler en temellerinden geçersiz olmuşlardır.

 

2- İzafiyet teorisinin formülleri evreni ve zamanı birbirine bağladı. Böylece evrenin başlangıcının ispatı, zamanın başlangıcının ispatı anlamına da gelmektedir. Zamanı sonsuza dek geriye giden bir süreç olarak tasarlayan materyalist düşünürler yanılmışlardır.

 

3- Big Bang ile oluşan süreçler evrende bilinçli bir tasarımın var olduğunu gösterir. Evreni sırf kendiyle açıklayan, bilinçli bir Yaratıcı’nın müdahalesini kabul etmeyen materyalist felsefeler bu açıdan da geçersiz olmuşlardır.

 

4- Materyalizm doğası gereği, değişmeyen ve bozulmayan, zamanın geçmesiyle aşınmayan bir evren ve madde tasarımı yapmıştır. Evrendeki aşamalı süreçler bunun tam tersini ispatlamıştır. Evrenin genişlemesi, entropi, yıldızların ve ışığın son bulacak olmasının anlaşılması; değişmeyen tek şeyin sürekli ve kesintisiz değişim olduğunu göstermektedir.

 

5- Evren ezeli olmadığı gibi ebedi de değildir. İnsanlar gibi evrenimiz de bir gün ölüm sürecini yaşayacaktır. Materyalizm bu en temel tezinde de geçersiz olmuştur.

 

Soru: Big Bang’in sonuçları ve Vahiy kaynaklı veriler üzerindeki etkisi nedir?

 

Cevap: Bundan önceki kısımda Big Bang’in sonuçlarının, diğer görüşleri nasıl yanlışladığı incelendi ve bu bölümlerin sonunda Big Bang’in sonuçlarının, incelenen görüşleri geçersiz kılışı beşer maddede özetlendi. Bu kısımda ise, Big Bang’in ortaya koyduğu sonuçların, Allah tarafından gönderilen Vahiy dinlerinin, yani İslamiyet, Hristiyanlık ve Yahudiliğin tarih boyunca ortaya koydukları tezleri desteklediği beş maddede özetlenecektir. Tek Tanrılı dinler dışında bu maddelerin hepsini beraber savunmuş hiçbir dini ve felsefi sistem gösterilemez. Tek Tanrılı semavi dinler, kendileri dışındaki herkese karşı bu tezlerini tarih boyunca savunmuşlardır.

 

1- EVREN VE MADDE SONRADAN YARATILMIŞLARDIR, BAŞLANGIÇLARI VARDIR:

 

Big Bang’in ortaya koyduğu veriler ile evrenin ezeli olup olmadığı tartışması yerini evrenin başlangıcının ne zaman olduğuna bırakmıştır. Evrenin yaşını hesaplamada kullanılan değişik yöntemlerin hepsi yaklaşık olarak 15 milyar yıl öncesini göstermektedir. Big Bang’in sonuçları içerisinde en önemlisi evrenin başlangıcı olduğunu göstermesidir. Tarih boyunca aşağı yukarı tüm ateistler, evrenin ezeliliğini, Allah’ın varlığına alternatif olarak göstermişlerdir. Fred Hoyle gibi astronomlar, Big Bang’e bu yüzden karşı çıkmışlardır. Hoyle, Big Bang’in olmadığını iddia ediyordu ve eğer bu teori doğru olsaydı yoktan yaratılışa karşılık geleceğini kabul ediyordu. Hoyle’ye göre Big Bang, zamanda geriye doğru gidildiği takdirde, herşeyin başlangıç noktasında yokluğa kapanması sonucuna götürür. Kısacası Big Bang’in düşmanları bile, O’nun yoktan yaratılışın açıklaması olduğunu görmüşlerdir. Yokluk tarif edilemeyen demektir, öyleyse evrenin başlangıcı yokluk ise, evrenin başlangıcının tarif edilemez olması lazımdır. Fizik kuralları ile yapılan hesaplar, evrenin başlangıcında fizik kurallarının çöktüğünü göstermektedir. Bu, fizik kurallarına dayanarak, fizik kurallarının çöktüğü anı tespit etmek demektir ki bilimin bizi böyle bir sonuca götüreceğini hiç kimse tahmin etmiyordu. William Lane Craig bunu şöyle açıklamaktadır:

 

Başlangıçtaki tekillik, bir varlık değildir. Yani bu tekilliğin pozitif ontolojik (varlıksal) bir statüsü yoktur. Eğer uzayın genişlemesini zamanda geriye doğru götürürseniz, tekillik, evrenin varlığının kesildiği noktayı temsil eder. O, evrenin bir parçası değildir, fakat geriye döndürülmüş, zamanda büzülen evrenin, yok olduğu noktayı temsil etmektedir. Evrenin, tekilliğin yanında var olan hiçbir anı yoktur. Başlangıçtaki tekilliğin ontolojik statüsü yokluğa denk gelmektedir. Tekillikte fizik kurallarının durması ve mevcut tahmin edilemezlik, yokluğun hiçbir fiziki kural gerektirmemesinin ışığı altında anlaşılırdır.

 

İzafiyet teorisi, uzayı, zamanı ve maddeyi birbirine bağlayarak, maddenin başlangıcının yokluğa denkliğini gösterir. Evrenin başlangıcına geri gittiğimizde tüm uzayın kapanması, maddeyi de bahsedilir olmaktan çıkarmakta, yani maddenin yokluğunu göstermektedir. Ateizmin binlerce yıllık tezi evrenin ezeliliğidir. Big Bang’in reddedilemeyeceği anlaşıldıktan sonra, Big Bang’e uydurulmaya çalışılan ateist yaklaşımların, zorlama olduğunu ve tarih boyunca savunulan ateizm ile alakasının olmadığını, ne olursa olsun ateizmden vazgeçmemek adına psikolojik bir çırpınma olduğunu daha evvel gördük. Big Bang binlerce yıldır savunulan ateist tezleri darmadağın etmiş ve ateizmi yargılayarak saçmalığa mahkum etmiştir. Böylece Allah’ın varlığının evreni açıkladığı yaklaşımı, alternatifsiz kalmış, tevhid dinlerinin binlerce yıldır savunduğu bu açıklama desteklenmiştir. Böylece Allah’ın varlığı kadar, en temel tezleri Allah’ın varlığı ve evrenin yaratılması olan Tevhid inancı da güvenilirlik kazanmıştır.

 

2- ZAMAN DA SONRADAN YARATILMIŞTIR:

 

Vahiy dinleri asıl olarak evrenin yaratıldığının üstünde durmuşlardır. Bu yüzden zamanın yaratılıp yaratılmadığı tartışması, Allah’a inananlar ile ateistler arasında temel bir ayrılık noktası olmamıştır. Fakat yine de zamanın da yaratılmış olduğu dinlerdeki hakim görüştür. “Allah ezelidir” derken, bunun zamanda sonsuz bir geriye gidişte Allah’ın var olduğu anlamına geldiğini söyleyenler olduysa da, hakim olan görüş Allah’ı “zaman-dışı”, “zaman-üstü”, “zamanın yaratıcısı” olarak tarif etmektir. Bu tarzdaki yaklaşımlar ise, uzay-zamanın veya Allah’ın yaratacağı herhangi bir evrendeki zamanın, aynen evren gibi yaratılmış olmasıdır. Zaman hareket ile vardır, hareket ise değişimdir. Mükemmel olan Yaratıcı’nın içinde bir değişim düşünülemez, bu yüzden de O’nu “zaman-dışı”, “zaman-üstü”, “zamanın yaratıcısı” olarak gören yaklaşımlar daha isabetlidir. Zamanın yaratılması ve Allah’ın zamanlı evren ve zamanlı varlıklarla ilişkisinin olması, O’nun “zaman-üstü” konumunda bir şey değiştirmez. Big Bang ve izafiyet teorisi, Tevhid dinlerinin bu hakim görüşüne bilimsel destek sağlamıştır. İzafiyet teorisi, uzayı, maddeyi, hareketi ve zamanı birbirine bağlamış, bunların birinin yokluğunda diğerlerinden söz edilemeyeceğini göstermiştir. Big Bang evrenin başlangıcının uzayın kapandığı bir durum olduğunu, bu durumda hareketin durup, fizik kurallarının çöktüğünü göstermiştir. Bu ise zamanın da yokluğu demektir. Nitekim Penrose’un çalışmaları, bunun, matematiksel formüllerle detaylı ispatını da içermektedir.

 

3- EVRENİN YARATILIŞI FARKLI AŞAMALARIN GERÇEKLEŞMESİYLE OLMUŞTUR:

 

Üç büyük tek Tanrılı dinin, kutsal kitaplarına dayandırdıkları ortak bir iddia da evrenin altı günde (dönemde) yaratıldığıdır. Tevrat’ta geçen “gün” (dönem) kelimesinin İbranicesi “yovm” dur. Bu kelimenin İbranicesi hem 24 saatlik bir günü, hem de “zamansal bir dönemi” ifade eder. Birçok Tevrat yorumcusu, Tevrat’ın Tekvin (yaratılış) bölümünde geçen bu kelimenin “uzun zaman dönemleri” ifade eden anlamında anlaşılmasının doğru olduğunu söylemişlerdir Kur’an’da da aynı şekilde, evrenin altı günde (dönemde) yaratıldığı söylenir. Kuran’da geçen altı gün (dönem) kelimesinin Arapça karşılığı, İbranice ile aynı kökten geldiği hemen belli olan “yevm” kelimesidir. Aynı şekilde Arapça dilinin uzmanları, bu kelimenin hem gece ve gündüzün birleşiminden oluşan güne, hem de bir zaman dilimini ifade eden devire karşılık geldiğini, evrenin altı “yevm” de yaratılmasından “altı devirde” yaratılmasını anlamanın daha doğru olduğunu söylemişlerdir. Gece ve gündüzden oluşan gün, Dünya’nın yaratılmış olmasına ve Dünya’nın içindeki süreçlere bağlıdır. Dünya’nın var olmadığı bir durumda, Dünya’daki günden bahsedilemeyeceği için; “yevm” kelimesini “devir” olarak anlamanın daha doğru olduğu açıktır. Sonuç olarak vahiy dinlerinin kutsal metinlerinde evrenin bir kerede yaratıldığı ve yaratma faaliyetinin bittiği söylenmez. Evrenin farklı aşamalardan geçerek yaratılmış olduğu söylenir. Big Bang, evrenin farklı aşamalar geçirerek yaratıldığını en mükemmel şekilde ortaya koyar. Big Bang’in başlangıcında evren çok yoğun ve çok sıcak durumdadır, evrenin genişlemesiyle yoğunluk ve sıcaklık düşmüş ve buna bağlı olarak farklı aşamalar yaşanmıştır. Bu süreçlerde ilk patlamadan atomaltı parçacıklara, atomaltı parçacıklardan ilk atomlara, ilk atomlardan yıldızların farklı evrelerine kadar süreçler yaşanmıştır. Tüm bu oluşumlarda aşamalı bir süreç vardır ve her süreçteki oluşumlar diğerlerinden farklıdır. Big Bang’in verileri, tevhid dinlerinin, evrenin farklı dönemlerden geçerek yaratıldığını söyleyen izahlarıyla uyumludur. Önceden gördüğümüz Aristo’nun ezeli yakıtla yanan yıldızlarının durağanlığı veya Durağan Durum modelinin savunduğu gibi hep aynı süreci yaşayan evren tasarımı, farklı aşamalar geçiren evren tasarımı ile uyuşmaz. Big Bang’in ve diğer modern fiziğin verileri, vahiy ile bu konuda da uyumludur. Bu yüzden Yaratıcı’nın evreni bir saat gibi kurmasına ve saatin sürekli aynı hareketleri tekrarlamasına benzer bir model, tevhid inancının Yaratıcı’sıyla, farklı dönemlerin yaşandığı bir evren modeli kadar iyi uyuşmaz. Gerek evrenin genişlemesindeki dinamizm, gerekse evrensel oluşumlardaki farklı aşamalar, Allah’ın, evrenin farklı dönemlerinde, evren üzerindeki faalliğini göstermektedir. Farklı dönemlerin olduğu bu model, Yaratıcı’yı, evrenin sadece başına koymaya çalışan ve Allah’ın etkenliğini görmezden gelen “deist” yaklaşımı geçersiz kılar. Bu modelin her aşamasındaki farklı yaratılışlar, evrenin bilinçli bir tasarımla yaratıldığının delilidir; bu, bir sonraki maddede ve ileride müstakil bir bölümde incelenecektir. Dolayısıyla, Big Bang’in felsefi sonucunu inceleyenlerin çoğu, Big Bang’in “evrenin başlangıcını” gösteren ilk maddede incelediğimiz felsefi sonucunu -ki en önemli felsefi sonucu budur- detaylıca incelemişler, bu maddede belirtilen sonuç üzerinde pek durmamışlardır. Oysa ki bu sonuç Big Bang’in ortaya koydukları ile, tek Tevhid inancının binlerce yıldır savundukları iddiaların uyumunu göstermesi açısından önemlidir.

 

4- EVREN BİLİNÇLİ BİR ŞEKİLDE TASARLANMIŞTIR:

 

Tevhid inancı, Allah’ı bilinçli, bilgi sahibi, kudretli, maddi evren üzerinde istediği düzenlemeyi yapan bir Güç olarak tanımlarlar. Bunlar Allah’ın en önemli olmazsa olmaz sıfatlarındandır. Bu yüzden, Evrendeki bilinçli tasarım, Allah’ın varlığını ispatlamada tasarım delili, teleolojik delil, gaye ve nizam delili veya marifetullah gibi adlarla anılmıştır ve bununla Allah’ın varlığının yanında en önemli sıfatları da temellendirilmektedir. Güneş sistemimizden atomaltı dünyaya, elementlerin kimyasından canlılar dünyasına kadar birçok yerde bu delilin (veya deliller ailesinin) sayısız verileri bulunmaktadır. Big Bang ile oluşan süreçler de bu sayısız verilere destekte bulunmaktadır. Örneğin, Big Bang başlangıcındaki patlamanın şiddeti, evrenin genişleme hızını belirler. Çünkü bu, olayın hızını belirleyen ve kontrol eden bir bilincin, yani bir yaratıcının varlığını gerektirir. Bu genişleme biraz daha yavaş olsaydı bütün madde çekim gücüyle yeniden kapanacaktı ve evren oluşamayacaktı. Eğer genişleme daha şiddetli olsaydı evrenin maddesi tamamen dağılacak ve hemen Büyük Donma (Big Chill) sürecine girilecek ve evren artık oluşamayacaktı. Anlaşılıyor ki, evrenin genişleme hızı inanılmayacak kadar hassas bir şekilde tasarlanmıştır. Dolayısıyla, Big Bang rastgele bir patlama değil, bilinçli bir şekilde bir amaca göre (teleolojik) tasarlanmış, çok iyi hesaplanmış ve gerçekleştirilmiş bir patlamadır. Evrenin başlangıç anının düşük entropili başlatılması ve böylece galaksi sistemlerinin, yıldızların ve canlılığın ortaya çıkmasına olanak verilmiş olması da çok önemlidir. Evrenin her aşamasında kritik değerler gözetilmiş ve bu, canlılığın ileride ortaya çıkmasının sebebi olmuştur. Atomaltı dünyada ortaya çıkan parçacık ve karşı parçacıkların oranında, atomun içindeki nükleer kuvvetin ve elektromanyetik kuvvetin değerinde, protonların ve elektronların birbirlerine göre oranlarında hep bu kritik değerler gözetilmiştir. Tüm bu kritik değerlerin sağlanması ise ancak Big Bang başlangıcındaki tasarım ve ayarlamayla mümkündür. Big Bang’in sunduğu bu delillerin birçoğunu olasılık hesapları çerçevesinde matematiksel olarak ifade etmek mümkündür. Bunu şöyle bir örnek benzetme ile de daha ayrıntılı bir şekilde açıklayabiliriz:

 

“Örneğin, büyük bir şehre gittiniz. Her tarafta mükemmel bir düzenleme ve tasarımın olduğunu gördünüz. Numune olarak o şehirdeki bir fabrikaya girdiniz. Gördünüz ki, fabrikanın içerisinde birbirinden karmaşık ve birçok fonksiyonu bulunan pek çok makine var. Fakat ortada hiçbir usta ve işçi görünmüyor. Fakat fabrika, mükemmel bir tarzda ürettiği ve paketlediği ürünleri imal edip tüm şehre gerekli miktarlarda dağıtıyor. Her bir üründen gerekli miktarda alınıyor, ne bir fazla ne bir eksik ve ihtiyaca göre kontrollü olarak sarf ediliyor. Üstelik, her seferinde tek bir kez kullanılan ürünler fabrikaya geri getirilip daha farklı ve daha karmaşık bir sanat içeren ürünler meydana getiriliyor. Sanki sanat içerisinde daha girift bir sanat işlettiriliyor. Şimdi siz, numune olarak o fabrikadaki makinelerdeki acayipliği ve tasarıma daha iyi dikkat etmek için bir makineyi açıp içerisini incelediniz. Bir de gördünüz ki, her makinede yüzlerce aksam, kontrol paneli, program, düğme, somun, vida ve civata benzeri kısımlar bulunuyor. Üstelik, o makinenin her bir parçası üretilen ürünlerden daha sanatlı ve mükemmel görünüyor. Şimdi siz şöyle hükmedebilir misiniz ki, tüm o makineleri, fabrikaları ve koca o bütün şehri, üretilen küçücük basit bir ürün idare etsin ve yönlendirsin. İşte, kainatın yaratılış anındaki durum da aynen böyledir. Elbette hiçbir akıl sahibi insan böyle uzak bir muhali kabul etmeyecek ve içindekilerle beraber tüm şehrin mükemmel bir sanat sahibi mimar, usta ve mühendisler tarafından inşa edildiğini anlayacaktır. Fakat bu arada, şu aklımıza gelebilir: şehri inşa eden tüm o işçiler ustalar ve mühendisler nerede? Niçin görünmüyorlar? Eğer göremiyorsam ustaya da iman etmem diyebilisiniz; fakat Şehir içerisinde cereyan eden tüm bu antika sanat eserlerini inkar edebilir misiniz? Edemezsiniz! Yapılan sanat ve eser ortada, yani göz önündedir. İşte yukarıdaki benzetmede ele aldığımız, şehir ve fabrika örneği gibi, tıpkı bir şehir hükmündeki tüm evren gibi, onun içerisinde yaratılmış olan her bir canlı varlık da, tıpkı bir makine veya o makineden yüz kat daha sanatlı olan bir parçası hükmündeki tek bir hücresi gibi, belki kainattan daha sanatlı ve harika tarzda inşa edilen birer şehir hükmündedir ki, içerisinde yukarıda örneğini verdiğimiz tek bir üründen binlerce kat daha karmaşık ve kompleks olan çok daha fazlası, o fabrikalarda üretilir, işlenir, dağıtılır ve toplanır. Fakat bu kompleks aşamaların hiçbirisinde en ufak bir yanlışlık ve kontrol dışı olay gerçekleşmez. Dolayısıyla, elbette ki, böyle muhteşem bir faaliyet kendi kendine ve tesadüfler eseri olması mümkün değildir. Harici bir yaratıcının varlığı, gözle görülmese bile mevcut olması gerektiğini bildirir. Çünkü ortaya konulan sanat ve icraat O’nun varlığını isbatlamak için yeterli bir delildir ve belki bunun için, yani maharetini ve sanatını dikkatli gözlemcilere, yani insanoğluna göstermek için ve kendi varlığını bildirmek için bu kainat şehrini düzenlemiş ve içerisinde belki de o şehirden daha sanatlı olan milyarlarca müdakkik gözlemciyi var etmiştir.”

 

5- EVRENİN BAŞLANGICI GİBİ SONU DA VARDIR:

 

Allah tarafından gönderilen tüm Vahiy dinleri, kendileri dışındaki tüm düşünce sistemlerinden, dinlerden ve felsefelerden ayıran diğer önemli bir nokta da evrenin bir sonunun olacağını söylemeleridir. Big Bang’in felsefi sonuçları üzerine yapılan tartışmalarda, bu sonucun üzerinde de yeterince durulmamıştır. Oysa bu sonucun da, tarih boyunca yapılmış çok temel bir tartışmada, kimin haklı olduğunu göstermesi açısından büyük bir önemi bulunmaktadır. Genişleyen evrenin karşılaşacağı iki tane son senaryosu vardır:

 

1- Ya evren sürekli genişleyecek ve sonunda bir ısı ölümü yaşanacaktır. Buna Büyük Donma (Big Chill) denmektedir.

 

2- Ya da çekim gücü bir noktada genişlemeye baskın çıkacak ve evren büzülmeye başlayıp sonunda bir tekillikte kaybolacaktır. Buna ise Büyük Çöküş (Big Crunch) denmektedir.

 

Bu senaryoların hangisi doğru olursa olsun evrenin bir sonunun olduğu görülmektedir. Binlerce yıldır Vahiy dinlerine karşı ateistler ve diğerleri, evrenin sonsuza kadar var olacağını iddia etmişler ve adeta kendi ölümlerine karşı teselliyi evrenin ebedi varlığında aramışlardır (Bu tesellinin bir kendini kandırma olduğu çok açıktır). Big Bang, Tevhid görüşünün karşısındaki tüm bu sistemlerin yanlışlığını ilan etmiştir. Tarih boyunca bu çok önemli konudaki doğru tezi savunmanın ayrıcalığı da Allah tarafından gönderilen Hak dinlere aittir. İnsanların ölümlerinden sonrasıyla ilgili anlatımlarda (Eskatolojide –Kıyamet, yani dünyanın sonunu inceleyen bilim dalı), Dünya’nın ve evrenin sonunun gelecek olması çok önemli bir yere sahiptir. Örneğin, evrenin hem sonsuzdan beri var olduğunu hem de sonsuza dek var olacağını söyleyen Hindu inancındaki reenkarnasyon görüşünü incelersek bunu görürüz. Hindu inancında sonsuza dek var olacak bir evrene inanıldığı için, ruhların sonsuza dek bu Dünya’nın içindeki bedenler arasında dolaştığı söylenir. İnsanların tamamen yok olmasını içine sindiremeyen bu anlayış, artan insan nüfusunun, belirli sayıdaki ruhların karşılamasındaki güçlüğü de görmezden gelmiştir. Bu anlayışın oluşmasında sonsuza dek var olacak evren tasarımı çok önemli bir yer oynamıştır. Big Bang’in evrenin başlangıcı olduğunu göstermesi, Hint felsefesini kökünden yıktığı gibi; Big Bang’in, evrenin sonu olduğunu göstermesi ise zaten yıkılmış olan Hint felsefesinin reenkarnasyon inancını geçersiz kılmıştır. Dolayısıyla Hak dinlerin, insanın ölümünden sonraki süreçle ilgili anlatımları, evrenin ve Dünya’daki canlılığın sona ermesi ile başlar.

Soru: Kainattaki bilinçli tasarıma verilebilecek başka örnekler var mıdır?

 

Cevap: Bu konu da kainatın ve canlıların yaratılışı ile yakından ilgili bir mesele olup, yüzlerce ve hatta milyonlarca yaratılış delili bulunmaktadır. Fakat bu kısa çalışmamızda tüm bunların hepsine birden değinmek imkansız olacağından, şimdilik numune olması için bunlardan 40 tanesine değineceğiz.

 

KAİNATTAKİ BİLİNÇLİ TASARIMA 40 ÖRNEK

 

Evrendeki tasarıma dair birçok veri o kadar yenidir ki, birçoğu 20. yüzyılın ikinci yarısında fark edilmiş olup, tarihin eski dönemlerinde yaşayanların ve hatta günümüzde bile geniş kitlelerin bunlardan henüz haberi yoktur. Bu verilerin adedi ise inanılmaz boyuttadır. Bu verilerin sadece 40 tanesini örnek olarak vereceğiz. Hiç şüphesiz biyoloji bu konuda en çok örneğin verilebileceği alandır. Ancak bu örnekleri ve bu konunun biyoloji ile ilgili boyutunu bundan sonraki bölümlerdeki çalışmalarımıza bırakarak, listede biyoloji ile ilgili örnek vermeyeceğiz. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, listede vereceğimiz bu örneklerin Dünya’mızdaki canlılığın oluşabilmesi için olmazsa olmaz şartlar olmasıdır.

 

1) Evreni meydana getiren patlama biraz daha şiddetli olsaydı, evrendeki tüm madde dağılırdı; eğer patlama biraz daha yavaş olsaydı, bütün madde hemen kapanacaktı. Her iki durumda da ne galaksiler, ne yıldızlar, ne dünyamız, ne de canlılar oluşurdu. Patlamanın galaksileri, yıldızları, Dünya’mızı ve canlıları oluşturacak şekilde olmasının olasılığı havaya atılan bir kurşun kalemin sivri ucu üstünde durması kadar bile değildir.

 

2) Big Bang’in patlama anında eğer daha fazla madde olsaydı evren hemen kapanacaktı. Eğer patlama anında madde daha az olsaydı patlama galaksileri oluşturmadan maddeyi dağıtabilirdi. Görülüyor ki Big Bang, hem şiddeti, hem madde oranı, hem de bunların birbirine göre düzenlenmesiyle bilinçli ve mükemmel bir tasarımın ürünüdür.

 

3) Big Bang’in başlangıcının çok yüksek sıcaklıkta olması sayesinde atom-altı dünyadaki oluşumlar gerçekleşmiştir. Böylece de galaksilerden canlılara kadar olan süreç mümkün olmuştur.

 

4) Evrenin başlangıçtaki homojen yapısı da galaksilerin oluşmasının bir şartıdır. Başlangıç homojenliğindeki ufak bir azalma galaksilerin oluşmasına izin vermeyecek ve tüm maddenin karadeliklere dönüşmesi sonucunu doğuracaktı. O zaman da biz var olamayacaktık.

 

5) Evrende entropi sürekli artmaktadır. Bu ise evrendeki başlangıç anında çok düşük entropili bir başlangıcın olması gerektiği anlamını taşır. Bu olasılığın gerçekleşmesi imkansızdır. Roger Penrose, düşük entropili bu başlangıcın gerçekleşme ihtimalini ’ te 1 olarak hesaplamıştır. Bu ise imkansız demektir. Çünkü kainatın başlangıç anındaki entropi çok yüksekti. Demek ki, kainat bilinçli bir kontrol edici tarafından kademe kademe soğutulmakta ve ancak bu sayede ısısını korumaktadır.

 

6) Big Bang’den sonra açığa çıkan protonlar ve anti-protonlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için proton sayısının, anti-protonlardan çok olması gerekiyordu ve öyle olmuştur.

 

7) Aynı şekilde nötronlar ve anti-nötronlar birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için nötron sayısı, anti-nötronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.

 

8) Elektronlar ve pozitronlar da birbirini yok eder. Canlılığın oluşabilmesi için elektron sayısı, pozitronlardan çok olmalıydı ve öyle olmuştur.

 

9) Kuarklar ve karşı kuarklar da birbirini yok eder. Oysa yaşamın varlığı kuarkların daha fazla olmasına bağlıdır ve kuarklar karşı kuarklardan daha çok olmuşlardır.

 

10) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kendi antimaddelerinden daha fazla olmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre belirlenmiş oranlarda yaratılmış olmaları da gerekmektedir. Bu da canlılığın bir şartıdır.

 

11) Evrende canlılığın oluşabilmesi için proton, nötron ve elektronların kütleleri de mevcut şekilde olmalıdır. Bu parçacıkların mevcut kütleleri farklı olsaydı yaşam için gerekli atomlar oluşamayacaktı.

 

12) Protonlar ve elektronlar çok farklı kütlelerine karşın elektrik yükleriyle birbirlerini dengelerler. Eğer bu denge sağlanmasaydı da canlılık için gerekli atomlar oluşamayacaktı. Elektronun elektrik yükü biraz farklı olsaydı yıldızlar oluşamazdı.

 

13) Eğer evrendeki nötrino miktarı daha az olsaydı galaksiler oluşamayacaktı. Eğer nötrino miktarı daha fazla olsaydı galaksiler çok yoğun olacaktı. Her iki durum da canlılığın oluşmasını engellerdi.

 

14) Güçlü nükleer kuvvet çekirdekteki proton ve nötronları bir arada tutar. Bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, hidrojen dışında hiçbir atom, dolayısıyla canlılık oluşamazdı.

 

15) Zayıf nükleer kuvvet biraz daha güçlü olsaydı, Big Bang’te çok fazla hidrojen helyuma dönüşürdü. Eğer bu kuvvet biraz daha zayıf olsaydı, yıldızlardaki ağır elementlerin oluşumu olumsuz etkilenecekti ve canlılık oluşamayacaktı.

 

16) Elektromanyetik kuvvet daha şiddetli olsaydı kimyasal bağların oluşumunda sorun çıkardı. Eğer daha zayıf olsaydı kimyasal bağların oluşumu sorunlu olurdu ve canlılık için mutlak gerekli olan karbon ve oksijen atomları yetersiz kalırdı.

 

17) Çekim gücü daha kuvvetli olsaydı, tüm yıldızlar bu kuvvetin gücüne direnemeden karadeliklere dönüşürdü. Eğer daha zayıf olsaydı, ağır elementleri oluşturacak yıldızlar oluşamayacaktı. Her iki durumda da canlılık oluşamazdı.

 

18) Zayıf nükleer kuvvet, güçlü nükleer kuvvet, elektromanyetik kuvvet ve yerçekimi kuvveti belli kritik değerler gözetilerek yaratılmaları gerektiği gibi, birbirlerine göre uygun oranlarda da yaratılmaları gerekmektedir. Bu hem galaksilerin ve yıldızların, hem de tüm canlıların var olabilmesi için gerekli çok hassas bir dengedir.

19) Canlılığın oluşabilmesi için yıldızlar arası mesafe belli bir büyüklükte olmalıdır. Eğer yıldızlar birbirlerine daha yakın olsaydı çekim gücünün fazlalığı gezegenlerin yörüngelerini bozacaktı. Eğer yıldızlar birbirlerine daha uzak olsaydı süpernovalar tarafından evrene saçılan ağır atomlar çok geniş bir alana yayılacaktı ve yaşam için gerekli atomlar yeterli düzeyde olamayacaktı.

 

20) Hayat için gerekli atomlardan en önemli ikisi karbon ve oksijendir. Bu atomlardan karbonun oksijen atomunun enerji seviyesine olan oranı daha yüksek olsaydı canlılık için gerekli oksijen yetersiz olurdu. Eğer mevcut oran daha düşük olsaydı canlılık için gerekli karbon yetersiz olurdu.

 

21) Hayat için büyük önemi olan karbon ve oksijen atomları birbirlerinin enerji seviyelerine bağlı oldukları gibi, helyum atomunun enerji seviyesine de bağlıdırlar. Helyumun enerji seviyesi yüksek olsaydı yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olurdu, eğer helyumun enerji seviyesi düşük olsaydı yine yaşam için gerekli karbon ve oksijen miktarı yetersiz olacaktı.

 

22) Süpernova patlamalarının uzaklığı,yakınlığı ve sıklık derecesi de canlılık için çok önemlidir. Örneğin bu patlamalar çok yakın olsaydı oluşacak radyasyon canlılığı yok edebilirdi. Eğer bu patlamalar çok uzak olsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar yeterli seviyede olmayacaktı.

 

23) Dünya’mızda canlılığın oluşabilmesi için galaksimizin belli oranda maddeye sahip olması gerekmektedir. Eğer madde oranı fazla olsaydı Güneş’in yörüngesi değişirdi. Eğer daha az madde olsaydı, Güneş’imiz gibi yeterli zaman yaşayacak bir yıldızın var olması mümkün olmayacaktı. Ayrıca galaksimizin büyüklüğü, şekli ve başka galaksilere uzaklığı da canlılığın oluşması için çok önemlidir.

 

24) Jüpiter gezegeninin büyüklüğü ve mesafesi de Dünya’mızdaki canlılığı mümkün kılan koşullardan biridir. Eğer Jüpiter şu andaki yerinde ve büyüklüğünde olmasaydı, Dünya’mız meteor yağmurlarına karşı bu kadar güvenli olmazdı. Ayrıca mevcut yörüngemiz de değişirdi. Bu iki durum da canlılık için ayarlanmış çok özel koşulları bozardı.

 

25) Dünya’mız, Güneş’e daha uzak olsaydı, yaşama olanak tanımayan bir soğuk ve buzullarla karşı karşıya kalırdık. Eğer Güneş’e daha yakın olsaydık yeryüzündeki su buharlaşır ve yaşam mümkün olmazdı.

 

26) Dünya’mızın çekimi daha fazla olsaydı, amonyak ve metan oranının artması gibi durumlar yeryüzünün canlılığa elverişli bir ortam olmasını engellerdi. Eğer Dünya’mızın çekimi daha az olsaydı atmosfer çok su kaybeder ve canlılık için elverişli ortam kalmazdı.

 

27) Dünya’mızın çevresindeki manyetik alan da çok özel olarak ayarlanmıştır. Eğer bu manyetik alan daha güçlü olsaydı, Güneş’ten gelen canlılık için yararlı ışınları da engelleyebilirdi. Eğer bu manyetik alan daha zayıf olsaydı, Güneş’ten gelen zararlı ışınlar yaşamın oluşmasına olanak tanımazdı.

 

28) Yeryüzünden yansıtılan ışık ile yeryüzüne çarpan ışık da belli bir oranda olmalıdır. Eğer bu oran daha büyük olsaydı yeryüzü buzullarla kaplanırdı. Eğer bu oran daha küçük olsaydı sera etkisiyle aşırı ısınan yeryüzü yaşama elverişli olmazdı.

29) Yaşam için yer kabuğunun kalınlığı da önemlidir. Yer kabuğu daha kalın olsaydı, atmosferden yer kabuğuna oksijen transferiyle oksijen dengesi bozulurdu. Yer kabuğu daha ince olsaydı yer kabuğunun her yerinden sürekli volkanlar fışkırırdı. Bu ise hem iklimi değiştirir, hem de canlılığı yok ederdi.

 

30) Atmosferdeki oksijen miktarı da yaşam için kritik bir değerde yaratılmıştır. Bu değer eğer yüksek olsaydı, yeryüzünde sürekli yangınlar çıkardı. Bu değer eğer alçak olsaydı solunum yapmak imkansız olurdu.

 

31) Atmosferdeki karbondioksit oranı da yaşamı mümkün kılacak bir değerde yaratılmıştır. Karbondioksit daha fazla olsaydı sera etkisi oluşacaktı. Eğer daha az olsaydı bitkilerin fotosentez yapması mümkün olmayacaktı.

 

32) Dünya’mızdaki ozon miktarı da çok kritik bir değerde yaratılmıştır. Eğer bu değer daha yüksek olsaydı yüzey sıcaklığı çok düşerdi. Eğer bu değer daha düşük olsaydı hem yüzey sıcaklığı çok yükselirdi, hem de yaşamı yok edecek şekilde ultraviyole artardı.

 

33) Yaşam için atmosfer basıncının da belli bir değerde olması gerekmektedir. Eğer atmosfer basıncı daha düşük olsaydı, buharlaşan su miktarı artacak ve bu sera etkisi oluşturacaktı, atmosferdeki su buharı azalacak ve dünya çölleşecekti.

 

34) Atmosferdeki havanın solunabilmesi için havanın belli bir basınçta, akışkanlıkta ve yoğunlukta olması lazımdır. Atmosferin yoğunluğunda ve akışkanlığındaki ufak bir değişiklik nefes almamızın imkansız olmasına sebep olabilirdi.

 

35) Canlılık için olmazsa olmaz şart olan karbon atomunun, yıldızların içindeki oluşumu çok kritik değerler altında meydana gelmektedir. Bunun için iki helyum atomu birleşip 0.000000000000001 saniye gibi kısa bir süre berilyum atomuna dönüşürler ve üçüncü bir helyumun eklenmesiyle karbon atomu oluşur. Bahsedilen atomların enerji seviyelerindeki ufak bir farklılık karbon atomunun ve canlılığın ortaya çıkışını imkansızlaştırırdı.

 

36) Tüm canlılar karbon atomunun diğer elementlerle bileşikler yapması sayesinde var olmuşlardır. Karbon, yaşam için gerekli olan bileşikleri ancak dar bir sıcaklık aralığında gerçekleştirebilir. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’nın sıcaklığıyla tam uyumludur. Oysa evrende yıldızların içindeki milyarlarca derece sıcaktan mutlak sıfır olan -273 dereceye kadar geniş bir aralık mevcuttur.

 

37) Karbon atomunun oluşturduğu kovalent bağlar gibi zayıf bağlar da ancak belli bir sıcaklık aralığında gerçekleşebilirler. Bu sıcaklık aralığı ise Dünya’da var olan sıcaklık aralığı ile tam uyumludur. Zayıf bağlar gerçekleşmese hiçbir canlı var olamazdı.

 

38) Yaşam için bütün şartları yerine getiren Dünya’mızın, yaratılma zamanı da yaşama tam uygun olarak seçilmiştir. Dünya eğer daha önce yaratılsaydı canlılık için gerekli ağır atomlar (karbon, oksijen gibi) yeterli miktarda bulunmayacaktı. Eğer Dünya’mızın yaratılışı daha sonraya kalsaydı, Güneş sistemimizi oluşturacak yoğunlukta ham madde kalmamış olacaktı.

 

39) Canlılığın mümkün olabilmesinin şartlarından biri de suyun belirli bir yüzey gerilimine sahip olmasıdır. Bitkilerin suyu topraktan emmeleri ve en üst noktalarına kadar iletebilmeleri bu gerilimin tasarlanmış olması sayesindedir. Bu gerilim daha farklı olsaydı ne bitkilerden, ne de diğer canlılardan söz edebilirdik.

 

40) Suyun reaksiyon kabiliyeti de canlılığın diğer şartlarından biridir. Su ne bazı asitler gibi parçalayıcı özellikler gösterir, ne de argon gibi hiçbir reaksiyona girmeden durur. Suyun akışkanlık değeri, suyun katı halinin sıvı halinden daha hafif olması da yeryüzündeki canlılığa büyük katkıda bulunur.

 

Soru: KAİNATTAKİ TÜM ATOMLAR VE TÜM UZAY-ZAMAN BİRLEŞSE TESADÜFEN BİR PROTEİNİ OLUŞTURABİLİR Mİ?

 

Cevap: Bu mesele de oldukça geniş olup, kainatta yaratılışı isptlayan ve tesadüfi oluşumların imkansızlığını ortaya koyan milyarlarca, belki kainattaki zerreler adedince deliller bulunmaktadır. Nasıl ki, ışıldayan tüm şeffaf nesneler güneşin varlığına delalet ettiği ve varlıklarını kendiliğinden oluşturmadıklarına bir delil olarak ispat ettiği gibi; işte aynen bunun gibi, kainatta bulunan ve mükemmel bir tasarım ve programlama içeren her bir varlık da, kendi lisan-ı haliyle yaratıcıyı isbat etmektedir. Fakat şimdilik burada, bu yaratılış delillerine tek tek girmeyerek, kainattaki var olan bir canlının veya bir molekülün tesadüfen meydana gelme olasılığının ne kadar zayıf olduğunu inceleyeceğiz.

 

YARATILIŞA İLİŞKİN OLASILIK MANTIĞI

 

Yukarıda incelediğimiz 40 örnek, evrenin ve Dünya’mızın içindeki oluşumların, yaşamı mümkün kılacak şekilde düzenlendiğini göstermektedir. Tüm bu düzenlemelerin tesadüfen, bilinçsizce, rastgele oluştuğunu söylemek mantıklı değildir. Evrenin bilinçli bir şekilde düzenlendiğini inkar etmenin kökeni mantıksal değil, daha ziyade psikolojiktir. Astronomi, fizik, kimya gibi bilimlerin verileri; evrenin çok kritik değerler gözetilerek, yaşama tam uygun olarak hazırlandığını ortaya koymaktadır. Eğer biyoloji alanına geçilirse bu deliller çok daha artmakta, her canlıdan, evrenin bilinçli olarak düzenlendiğine dair kanıtlar sağlanmaktadır. Evrenin yaratılışında çok kritik değerlerin gözetildiğini olasılık mantığı ile gösterebiliriz. Bu epistemolojide (bilgi teorisinde), olasılığın merkeze konduğu, matematiksel bir yaklaşımdır. Evrenin yaşama uygun bir şekilde düzenlendiğine dair birçok delilden 40 tanesini seçtik ki, bu delillerden ilginç olan iki tanesini inceleyerek olasılık mantığının nasıl kullanıldığını göstermeye çalışacağız.

 

BAŞLANGIÇ ENTROPİSİ VE OLASILIK İLİŞKİSİ

 

Örnek vereceğimiz ilk delili ilk olarak ünlü matematikçi Roger Penrose açıklamıştır. Önceden termodinamiğin ikinci kanununa göre evrendeki entropinin sürekli arttığını ve bunun geriye çevrilemez olduğunu gördük. Entropi, sürekli düzensizliğin artmasının, matematiksel, nesnel bir ölçütüdür. Penrose’un dediği gibi yüksek entropi durumları doğal durumlardır, fakat düşük entropi durumları düzeni ifade ederler ve açıklama gerektirirler. Evrenin galaksileriyle, gezegenleriyle ve canlılarıyla varlığı, evrenin düşük entropili bir durumda başlamış olması sayesindedir. İşte evrenin bu başlangıcı bir açıklama gerektirmektedir. Evrenin başlangıcının çok ufak bir noktada olması da düşük entropinin açıklaması olamaz. Karadelikler hakkındaki matematiksel kuramlar konusunda en iyi olarak kabul edilen Penrose, ne karadelikler gibi ufak noktaların, ne de evren eğer bir gün Büyük Çöküş’ü (Big Crunch), yani Büyük Kıyamet’i yaşarsa evrenin sonundaki bu bileşimin, yüksek entropi durumundan kurtulamayacaklarını göstermiştir. Anlaşılmaktadır ki evrenin başlangıcındaki düşük entropi durumunun, evrenin başlangıcının çok ufak bir nokta olmasıyla ilgisi yoktur. Demek ki evrenin başlangıcındaki düşük entropi, evrenin hacminin çok küçük olması dışında bir açıklamayı gerektirir. Evrenin hacmi küçülse de büyüse de termodinamik ok tek yönlü olarak ilerler. Bunu, insanların yaşlanınca boylarının kısalmaya başlamasına benzetebiliriz, fakat bu durum insanların gençleştiği anlamını taşımaz. Aynen evrenin de hacmi küçülse bile entropisi düşmez. Entropi zaman gibidir: Tek yönlü, acımasız ve kesin olan ve Büyük Kıyamet süreciyle çok yakın bir ilişkisi bulunan fiziksel bir gerçektir. Penrose, evrendeki baryon (proton, nötron) sayısı olan 1080’ i, buna karşılık gelen foton sayısı ve karadelikleri de hesaba katarak, evrenin başlangıç entropisinin bilinçli bir şekilde düzenlendiğini ortaya koymaktadır. Penrose’un bulduğu bu sayı muazzam bir rakamdır. Penrose bu sayıyı şöyle açıklar: “Yaratan’ın ne kadar kesin olarak isabetle hedefini belirlediği görülüyor, yani doğruluk oranı şöyledir: ’de 1.” Bu işlemi yapmak için önce 10123’ ü hesaplamak, sonra 123 sıfırlı bu sayıyı 10’un üzerine yazmak gerekir. Daha sonra 10’u bu sayı kadar kendisiyle çarpmak gerekir. Bu sayının yazılması bile mümkün değildir. Bu sayıyı yazmak bile gerçekten imkansızdır. Eğer bu sayı 10’un üzeri 10123 olarak değil de, klasik şekilde yazsaydık (üstsüz bir sayı olarak), sadece bu sayıyı yazmaya bile bütün insanların ömrü çok kısa gelirdi. Eğer evrendeki tüm proton, nötron, hatta fotonları kullansaydık ve her bir proton, nötron ve fotonun üzerine bir trilyon sayı yazsaydık, bu sayıyı yine yazamayacaktık. Bundan gerçekten de Yaratıcı’nın, her şeyi nasıl bilinçli bir şekilde yarattığı çok açık görülmektedir. Evrende var olan sıradan bir düzen değil, olağanüstü bir düzendir.

 

PROTEİNLER VE OLASILIK İLİŞKİSİ

  

Makalemizin bu bölümünde, kısa bir istisna yaparak biyoloji alanından da tasarım delili ve olasılık hesaplarıyla ilgili şöyle bir örnek verebiliriz. Biyoloji alanı belki de tasarım delili ile ilgili en çok delilin sunulabileceği alandır. Yüzbinlerce bitki çeşidinden sayısız böcek türlerine, balıklara, kuşlara, birbirlerinden çok farklı hayvan çeşitlerine ve insana kadar her tür birbirinden farklı çok ilginç özelliklere sahiptir. Dolayısıyla, bu milyonlarca örnek sayısının hepsini burada vermek mümkün değildir. Numune için yalnız bir tanesine değinerek, tesadüfün ne kadar imkansız ve yaratılışın ne kadar mümkün bir olay olduğunu matematiksel olarak ispatlamaya çalışacağız. Makro seviyede bu özelliklerin birçoğunu gözlemleyebiliriz. Mikro seviyeye inilince komplekslik daha da artmaktadır. Bunu göstermek için canlı organizmaların mikro bir parçası olan proteinleri inceleyebiliriz. Her canlı proteinlerden oluşur, proteinsiz bir canlı düşünülemez. En basit bakterilerde bile binlerce protein vardır. Biz tek bir proteini alıp, bu proteinin tesadüfen oluşmasının olasılığını incelersek, canlılardaki mikro dünyanın sırf bu unsurunun bile bilinçli tasarımı ispatlamaya yeterli olduğunu görürüz. Örnek olarak vücudumuzdaki proteinlerin en fazla bilinenlerinden biri olan hemoglobini (Hem) ele alalım. Bilindiği gibi hemoglobin kan hücrelerinde oksijen taşıma vazifesini görür. Bir insanda 60 octillion (60.000.000.000.000.000.000) civarında hemoglobin proteini bulunur. Hemoglobin 574 tane amino asidin arka arkaya gelmesi sonucunda oluşur. İnsan vücudunda 20 tane farklı amino asit kullanılır. Bu amino asitlerin herbiri tam doğru yerde olmalıdır. Örneğin orak hücre kansızlığı denen öldürücü hastalık, hemoglobin proteininin sadece tek bir amino asidinin doğru yerde olmamasından kaynaklanmaktadır. Bir hemoglobin proteinin sırf amino asitlerinin belli bir dizilimde olmasının olasılığını şöyle gösterebiliriz:

         

Bir amino asidin doğru yerde olma olasılığı: 1/20

İki amino asidin doğru dizilme olasılığı: 1/20 × 1/20

Üç amino asidin doğru dizilme olasılığı: 1/20 × 1/20 × 1/20

574 amino asidin (hemoglobin) doğru dizilme olasılığı: 1/20574    

olur.

Bu olasılığın matematik açısından imkansız olduğunu şöyle düşünerek anlayabiliriz. Evrende 1080 baryon vardır. Evrendeki baryonları, fotonları, elektronları toplarsak 1090’dan düşük bir sayı elde ederiz. Evrenin tahmin edilen yaşı 15 milyar yıldır. Evren: 15 milyar yıl x 365 gün x 24 saat x 60 dakika x 60 saniye = 473.040.000.000.000.000 saniye yaşındadır. Bu sayıyı da 1018 olarak alabiliriz. Bu iki sayıyı çarparsak 1090 ×1018 = 10108 eder. Şimdi bu bulduğumuz 10108 sayısı neyi ifade etmektedir? Bu sayı, evrendeki her proton, nötron, elektron ve fotonun her biri birer amino asit olsaydı ve her biri evrenin her saniyesi bir protein yapmaya kalksalardı, toplam olarak yapılacak denemenin sayısıdır.( 10120 ’nin 10108’in bir trilyon katı olduğunu düşünün.) Yüzbinlerce canlı türünün tek biri olan insanın, bir çok yapıtaşından tek biri olan proteinin, bir çok farklı tipinden tek biri olan hemoglobinin, tesadüfen oluşmasının imkansızlığı görülmektedir. Oysa amino asitlerin oluşma olasılığını, bir proteindeki amino asitlerin sol-elli olmasının olasılığını, proteinin üç boyutlu katlanmasının olasılığını göz ardı edip hiç hesaba katmadık. Bir proteinin, DNA’da kodlanışının olasılığını hesaplasaydık amino asit diziliminin olasılığından elde ettiğimizden de inanılmaz bir sonuçla karşı karşıya gelirdik. Evrenin tüm parçacıklarının, evrenin tüm zamanında oluşturmaya güç yetiremeyeceği bir molekülün (hemoglobinin), bilinçli bir tasarım olmasaydı var olamayacağı açıktır. Dolayısıyla ateistler, canlıların tasarım ürünü gibi gözüktüklerini, fakat uzun bir zaman sürecinde, birleşen tesadüflerle, bilinçli bir tasarım olmadan da tüm canlıların oluşabileceklerini söylemişlerdir. Oysa olasılık hesapları, evrenin tüm ömrünün ve tüm parçacıklarının tek bir proteini bile ortaya tesadüfen çıkarmasına imkan olmadığını ortaya koymuştur. Dünyanın içindeki tesadüfi evrim, doğal seleksiyon gibi süreçler ile bu hiçbir şekilde açıklanamaz. Doğal seleksiyon ve sırf canlıların üreme hücrelerindeki tesadüfi mutasyonlarla olayı açıklayanlar; evren kümesi yerine canlıların üreme hücrelerini, evrenin yaşı yerine canlıların yaşını koymuş oluyorlar. Daha evvel olasılık hesaplarıyla, tüm evrendeki tüm sürede, bir tek proteinin oluşmasının mümkün olmadığını gösterdiğim için, canlıların üreme hücreleri ile sınırlı bir küme için bu olasılığı tekrar hesaplamaya gerek duymuyorum. Bütün canlılar proteinlerden yaratıldığı, en basit bakteriler bile bin kadar proteine sahip oldukları için, bu olasılık hesabı, tüm canlıların bilinçli bir tasarımla ve üstün bir güçle yaratıldıklarını göstermektedir. Kısacası evrende tesadüf mümkün değildir, en basit moleküller bile çok ince bir şekilde tasarımlanmışlardır. Evrende tesadüfe tesadüf edilmez.

 

YARATILIŞ VE İNSANCI İLKE (ANTHROPIC PRINCIPLE) İLİŞKİSİ

 

Son yüzyılda astronomide, fizikte, kimyada, biyokimyada, moleküler biyolojide, hücre biyolojisinde ve diğer bilim dallarında gerçekleştirilen keşifler, insanların varlığının çok kritik değerlere bağlı olduğunu gösterdi. Bu kritik değerlere daha önce 40 örnek verdik. Evrende insanların yaratılışını mümkün kılacak birçok değerin varlığı bilim adamlarının dikkatini çekti ve bu durum “insancı ilke (anthropic principle)” ile izah edilmeye çalışıldı. “İnsancı ilke” yaklaşımı ilk olarak Brandon Carter tarafından 1976 yılında kullanıldı ve o günden beri bilim, felsefe ve din alanında kullanılmaktadır. Fakat “insancı ilke” farklı bilim adamlarınca farklı yorumlandı. Bazı bilim adamları “tasarım delili” ile “insancı ilke” arasındaki ilişkiyi gördüler ve “insancı ilke”nin, “tasarım delili” ile aynı anlama geldiğini söylediler. Bazı bilim adamları ise, bizim evrendeki varlığımıza uygun olarak oluşan şartlara şaşmamamız gerektiğini, çünkü bunlar gerçekleşmeseydi bizim bunları gözlemleyemeyeceğimizi ileri sürdüler. Bu bakış açısına göre bizim evrendeki gözlemimiz seçici bir etki yapmaktadır, bu yüzden biz, kendi varlığımıza olanak veren koşulları gözlüyoruz. Evrende insanlığın oluşmasına olanak verecek ortamın gerçekleşmesine şaşmamamız gerektiğini söylemek hiç tutarlı gözükmemektedir. “İnsancı ilke”nin bize sunduğu veriler sadece insanlığın oluşması için belli şartların var olduğuyla sınırlı değildir. O, bundan çok daha fazlasını ortaya koyar. “İnsancı ilke”ye göre evrende çok çok kritik değerlerin sonucunda insanlığın var olabilmesi mümkün olmuştur. Daha evvelden incelediğimiz örneklerde evrenin düşük entropili başlangıcının düzenlenme olasılığının ’te 1 olduğunu, tek bir proteinin bir tek amino asit sıralamasının oluşma olasılığının 20574’te 1 olduğunu hatırlayın. Bu sayılar insanların var olması için gerekli şartların, ne kadar kritik aralıklarda olduğunun sayısız örneklerinden sadece birkaçıdır..

 

Daha fazla bilgi isteyenler, “Evrim Teorisi & Yaratılış Gerçekliği” isimli, yaratılış meselelerini geniş çaplı ve detaylı olarak ele alan eserimize başvurabilirler..


Vesselam..

 

 

 

 


KONUYLA İLGİLİ İNGİLİZCE KAYNAK KİTAPLAR -RELATED TOPICS OTHER ENGLISH BOOKs- RELIGION BOOKs: Religion Books BIOGRAPHY BOOKs: Biographies & Autobiographies ART&PHOTOGRAPHY BOOKs: Art & Photography Books MEDICAL BOOKs: Medical Books ARTHITECHTURE BOOKs: AbeBooks - Architecture Books MIND&SPIRITUAL BOOKs: Body, Mind & Spirit Books HISTORY BOOKs: History Books EDUCATION BOOKs: Education Books NATURE BOOKs: Nature Books

Son Güncelleme (Pazar, 21 Ekim 2012 14:20)

 "I have always imagined that paradise will be a kind of library." Her zaman Cennet'in Kitaplardan oluşmuş bir çeşit kütüphane olduğunu hayal ettim.. - Jorge Luis Borges -

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

[GTranslate]
English French German Italian Portuguese Russian Spanish
Facebook Sayfamız
Arama
İSLAMİ BİLGİLER

 

Peygamberler Tarihi

Siteye Üye ol
RSS {Siteye Abone ol}
Kimler Online
Şu anda 38 konuk çevrimiçi