Kıyamet Gerçekliği Külliyatı Tüm Kitap Marketlerde

Ye'cüc ve Me'cüc'ün Ortaya Çıkışı


MAKALELER

IV

YE’CÜC VE ME’CÜC’ÜN ORTAYA ÇIKIŞI

 

YE’CÜC VE ME’CÜC’ÜN ORTAYA ÇIKIŞI(İ.S. 2052)

Önceki makalelerde incelediğimiz olaylar tamamlandıktan ve Hz. İsa Deccal’ı ve onun inkârcı fikir sistemini yok ettikten sonra dünya, uzunca bir süre refah ve huzur ortamına kavuşarak İslâmiyeti yaşayacağını bazı sahih hadislerin te’villi yorumlarından anlıyoruz. Fakat kıyametin büyük işaretleri yaklaştıkça dünya, yeniden bir bozulmaya ve karmaşaya doğru sürüklenecektir. İşte bu bölümde detaylı bir şekilde inceleyeceğimiz, Ye’cüc ve Me’cüc denilen ve insan ırkından türemiş olan bir kısım yaratığın ortaya çıkması ve insanlara saldırmasıyla dünya tekrar bir karmaşaya ve dindışı bir anlayışa doğru sürüklenecektir. Fakat ilerleyen bölümlerde de göreceğimiz gibi, aynen Deccal gibi bu şer güçlerin de, Hz. İsa tarafından öldürüleceğini ve fikren yok edileceğini, bu konuya yönelik hadislerden anlıyoruz. Dolayısıyla Hz. İsa’nın ikinci gelişinde yerine getirecek olduğu önemli faaliyetlerinden birisi de, insanlığı tehdit edecek olan bu ye’cüc ve me’cüc’ün yok edilmesi meselesi olacaktır. Tabi gelecekte gelişecek bu önemli olayların detaylarını tam bilemesek de, bu bölümde bu konuya işaret eden önemli olayları, hadislerin ve Kutsal Kitap ve Kur’ân kaynaklı âyetlerin yardımıyla incelemeye çalışacağız.

YE’CÜC VE ME’CÜC’ÜN TANIMI

 

Bu kelimeler Arapçadaki “Ecce” fiilinin kökünden türetilmiş olup, “Tutuşarak yanmak” veya “Tuzlu olmak” anlamına gelir.  Ye’cüc ve Me’cüc hakkında Kur’ân’da verilen bilgi oldukça azdır ve sadece bir/iki âyette bu konuya değinilir. İslâm âlimleri arasında da bu konuda farklı yorumlar vardır. Bu âlimlerin bir kısmı, Ye’cüc ve Me’cüc olayının gerçekleştiğini, bunların İslâm ülkelerini işgal eden Moğollar olduğunu; bir kısmı, bunların I. ve II. Dünya savaşlarının bir işareti olarak yorumlanması gerektiğini savunurken; bir kısmı da, bu olayın henüz gerçekleşmediğini ve Hz. İsa’nın yeryüzüne ikinci gelişinden sonra meydana geleceğini savunmuşlardır. Bu görüşü savunanların içerisinde, son asrın büyük âlimi olan Bediüzzaman Said Nursî de vardır.

Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkışı, kıyametin büyük alâmetleri, yani işaretlerinden birisidir. Kur’ân’da bahsi geçen Zülkarneyn A.S.’ın seddiyle yakın bir ilişkisinin bulunmasından dolayı, bu konu daha çok onunla birlikte zikredilen ve âhir zamanda Doğu tarafındaki dağlık bir bölgeden çıkacağı bildirilen vahşi bir kavim olarak zikredilir. Ye’cüc ve M’ecüc kelimeleri ve bunların anlamları hakkında genel bilgi özet olarak bu şekilde olmakla birlikte, bu kelimeleri Arapçaya başka dillerden geçtiği de düşünülmektedir. Nitekim, dünyanın çeşitli yerlerindeki eski kültürlerde de bu kelimelerin benzerlerine rastlanılması, konunun evrensel, yani insanlık tarihinin ortak meselelerinden birisi olduğu şeklindeki iddiaları güçlendirmektedir. Örneğin Avrupa dillerinde bu kavimler Yagug ve Magug olarak isimlendirilmişler ve şeytanın soyundan geldikleri iddia edilmiştir. Yine aynı şekilde   orta çağlarda ortaya çıkan kavimler göçünde Batı Roma İmparatorluğu’nu istilâ eden Hun’lara da Ye’cüc ve Me’cüc anlamında “Barbar” deyimi kullanılmıştır. Benzer şekilde, Kutsal Kitap’ta bu kavimlere Gog ve Magog isimleriyle tanımlanan barbar ve vahşi bir kavim olarak rastlarız.

TARİHTE YE’CÜC VE ME’CÜC

Ye’cüc ve Me’cüc meselesi, kıyamet alâmetleri konusu içerisinde olduğu için, dünyanın sonu demek olan kıyametten veya kıyamet alâmetlerinden bahseden hemen hemen her bilgi kaynağında, bu konulara değinen her toplumda ve bu konulara yer veren her kültürde Ye’cüc ve Me’cüc’den, farklı isimler altında da olsa bahsedilmiştir. Önceki bölümlerde, Hz. Mehdi, Hz. İsa ve Deccal gibi diğer büyük kıyamet alâmetlerini işlerken gördüğümüz gibi, ismi, şekli ve işlevi gibi hususlarda farklılıklar olsa da, bu konular 7000 yılı aşan bütün insanlık tarihinin ortak konularıdır. Ye’cüc ve Me’cüc konusu da böyledir. Nitekim, yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu kelimelerin aslı Arapça olmayıp, diğer dillerden Arapçaya geçmiştir.

KUR’ÂN’DA YE’CÜC VE ME’CÜC

Kur’ân’da iki yerde Ye’cüc ve Me’cüc’den bahsedilir. Bunlardan birisi; Kehf sûresinin 93-99. âyetleridir. Bu âyetlerde, bir toplumun ye’cüc ve me’cüc’ün şerrinden kendilerini kurtarması için Hz. Zülkarneyn’den yardım istemelerinden ve Zülkarneyn A.S.’ın da onlara yardım etmek için yaptığı bir sedden bahsedilir. Diğer bir âyet ise; Enbiyâ sûresinin 96. âyetidir ki bu âyet konumuzla doğrudan ilgilidir. Bu âyette, artık kıyametin iyice yaklaştığı bir zamanda, bir hikmete binaen Allah’ın izin vermesiyle, kendilerini engelleyen bir seddin yıkılıp Ye’cüc ve Me’cüc’ün serbest kalarak dünyaya yayılmasını ve her şeyi altüst etmesini anlatır.

İNCİL’DE YE’CÜC VE ME’CÜC

İncil’in son kısmını oluşturan Vahiy Kitabı’ndaki bir pasajda da, Ye’cüc ve Me’cüc’den ve Deccal’ın kışkırtmasıyla dünyayı karıştırmalarından, detaylı bir şekilde bahsedilmektedir. Bu pasajda, Hz. İsa’nın ikinci gelişinden sonra gelişecek önemli olaylar simgesel bir dille anlatılır. Konulara sembolik olarak işaret edilir ve açık tarihler verilmez. Örneğin, Hz. İsa’nın gelişinden sonraki oluşacak olan barış ve huzur dolu yıllara işaret edilirken “Bin yıl” ifadesi kullanılır; Hz. İsa’ya tabi Cemaat-i Nurâniyeyi oluşturan Ashabından bahsedilirken de “Tahtın üzerinde oturan Mesih’in Kâhinleri” olarak tasvir edilir; yine Şeytan’dan bahsedilirken “Ejder veya Eski Yılan” olarak sembolize edilir; Deccal ise, “Canavar” olarak isimlendirilir. Fakat burada bahsedilen bin yıllık süre gerçekten bin yıl olduğu anlamına gelmez, yani bu süre Hz. İsa’nın ölününe kadar olan bir süreyi kapsadığına işaret edilir ki, bu süre yaklaşık elli yıllık bir süreyi kapsar. Bu sürenin sonunda ise, Deccal ve ona tabi olanlar ile Ye’cüc ve Me’cüc taifesi “Ateş ve kükürt gölü” olarak tasvir edilen Cehennem’e atılır. İşte bu pasajda ismi “Gog ve Magog” olarak geçen kavimler aslında Ye’cüc ve Me’cüc’den başkası değildir. Burada sadece farklı bir isim kullanılmıştır. Aşağıdaki pasajı, bütün bu sembolik anlatımları göz önüne alarak dikkatli bir şekilde yorumlarsak, bu durumu daha iyi görebiliriz:

Bin Yıl

1Sonra bir meleğin gökten indiğini gördüm. Elinde dipsiz  derinliklerin  anahtarı  ve  büyük  bir  zincir  vardı. 2Melek ejderhayı -İblis ya da Şeytan denen o eski yılanı- yakalayıp bin yıl için bağladı. 3Bin yıl tamamlanıncaya dek ulusları bir daha saptırmasın diye onu dipsiz derinliklere attı, oraya kapayıp girişi mühürledi. Bin yıl geçtikten sonra kısa bir süre için serbest bırakılması gerekiyor.

4Bazı tahtlar ve bunlara oturanları gördüm. Onlara yargılama yetkisi verilmişti. İsa'ya tanıklık ve Allah'ın sözü uğruna başı kesilenlerin canlarını da gördüm. Bunlar, canavara ve heykeline tapmamış, alınlarına ve ellerine onun işaretini almamış olanlardı. Hepsi dirilip Mesih'le birlikte bin yıl egemenlik sürdüler. 5İlk diriliş budur. Ölülerin geri kalanı bin yıl tamamlanmadan dirilmedi. 6İlk dirilişe dahil olanlar mutlu ve kutsaldır. İkinci ölümün bunların üzerinde yetkisi yoktur. Onlar Allah'ın ve Mesih'in kâhinleri* (Hz. İsa’nın Ashabı) olacak, O'nunla birlikte bin yıl (yaklaşık elli yıl) egemenlik sürecekler.”

Şeytan’ın Cezalandırılması

7Bin yıl tamamlanınca Şeytan atıldığı zindandan serbest bırakılacak. 8Yeryüzünün dört bucağındaki ulusları   -Gog'la Magog'u- (Ye’cüc ve Me’cüc) saptırmak, savaş için bir araya toplamak üzere zindandan çıkacak. Toplananların sayısı deniz kumu kadar çoktur. 9Yeryüzünün dört bir yanından gelerek kutsalların ordugahını ve sevilen kenti kuşattılar. Ama gökten ateş yağdı,   onları  yakıp  yok  etti.  10Onları  saptıran  İblis  ise canavarla (Deccal) sahte peygamberin de içinde bulunduğu ateş ve kükürt gölüne (Cehennem) atıldı. Gece gündüz, sonsuzlara dek işkence çekeceklerdir.”

Ölülerin Yargılanması

11Sonra büyük, beyaz bir taht ve tahtta oturanı gördüm. Yerle gök önünden kaçtılar, yok olup gittiler. 12Tahtın önünde duran küçük büyük, ölüleri gördüm. Sonra kitaplar açıldı. Yaşam kitabı denen başka bir kitap  daha açıldı. Ölüler kitaplarda yazılanlara bakılarak yaptıklarına göre yargılandı. 13Deniz kendisinde olan ölüleri, ölüm ve ölüler diyarı da kendilerinde olan ölüleri teslim ettiler. Her biri yaptıklarına göre yargılandı. 14Ölüm ve ölüler diyarı ateş gölüne atıldı. İşte bu ateş gölü ikinci ölümdür. 15Adı yaşam kitabına yazılmamış olanlar ateş gölüne atıldı.”

                                                                   {Vahiy, 20:1-15}

HADİSLERDE YE’CÜC VE ME’CÜC

Ye’cüc ve Me’cüc hakkında çok sayıda hadis vardır. Bu hadisler, en meşhur altı hadis kitabının beşinde (Ebû Davud hariç) ve diğer pek çok hadis kitaplarında bulunur. Şimdi bu hadislerden en meşhur ve en sağlam olanlarını, aşağıdaki kısımda ÜÇ İŞARET altında inceleyelim:

BİRİNCİ İŞARET 

“Ye’cüc  ve Me’cüc  onu  (Seddi)  her  gün  oyuyorlar.  Tam delecekleri bir sırada başlarında bulunan bir reis: “Bırakın artık, delme işine yarın devam edersiniz” der. Onlar bırakıp gidince Allah, Seddi daha sağlam olacak şekilde eski haline iade eder. Böylece  günler geçer,  kendilerine takdir edilen müddet dolar ve onların insanlara musallat olmalarını Allah’ın arzu ettiği vakit gelir. O zaman başlarındaki reis: “Haydi dönün, yarın İnşâallah bunu deleceksiniz” der ve ilk defa ‘inşâallah’ tabirini kullanır. Bunun üzerine dönüp giderler. Ertesi gün geldikleri vakit, Seddi ne halde bırakmışlarsa öyle bulurlar ve o günkü çalışma sonunda Seddi delerler. Açılan delikten (kapıdan) insanların üzerine boşanırlar. Önlerine çıkan suları içip kuruturlar. İnsanlar onlardan korkup kaçar. Ye’cüc ve Me’cüc, göğe bir ok atar. Bu ok kana bulanmış olarak kendilerine geri döner. Şöyle derler: “Arzda olanları ezim ezim ezdik, semâda olanları da alçaltıp alt ettik.” Daha sonra Allah onları enselerinden yakalayan bir kurt gönderir. Bu kurt onları toptan helâk edip, her birini parçalanmış bir halde yere serer. Muhammed (SAV)’in nefsini elinde tutan Allah’a kasem olsun ki, yeryüzündeki bütün hayvanlar onların etinden yiyerek canlanır, sütlenir ve semirir.”

İKİNCİ İŞARET

“Meryem oğlu İsa (AS), Allah’ın Deccal’den koruduğu bir kavme gelir, onların yüzlerini mesheder ve onlara cennetteki derecelerini söyler. Onlar bu hal üzere bulundukları sırada Allah, İsa (AS)’a vahyeder:

“Şüphesiz Ben şimdi  birtakım  kullarımı  (Ye’cüc  ve  Me’cüc)  çıkardım  ki, hiç kimsenin onlarla harb etmeye takati yetmez. Yanında bulunan kullarımı Tur Dağı’nda muhafaza et.” Sonra Allah Ye’cüc ve Me’cüc’ü gönderir, onlar da her bir tepeden hızla yürür, geçerler. Ordularının ilk grupları Taberiye Gölü’ne uğrayarak, gölün bütün suyunu içerler. Onların son grubu oraya uğradığında derler ki: “Eskiden burada su varmış.” Allah’ın peygamberi olan İsa’yı ve ashâbını kuşatma altına alırlar. Öyle olur ki, onlardan birine bir öküz başı, birinizin bu günkü yüz dinarından daha değerli olur.”

ÜÇÜNCÜ İŞARET

Zeyneb Binti Cahş’tan (RA) rivâyet ediliyor ki: “Rasûlallah (SAV), yüzü kızarmış bir şekilde çıktı geldi. Buyurdu ki: “Lâ ilâhe illâllah! Yaklaşan şerden dolayı Arab’a yazık! Bugün Ye’cüc ve Me’cüc duvardan şu kadar (parmağını halka yaparak) delik açtı.” Dedim ki: “Yâ Rasûlallah! İçimizde Salih olanlar olduğu halde helâk olur muyuz?” Buyurdu ki: “Evet, kötülük çoğaldığında” dedi.”

YE’CÜC VE ME’CÜC’ÜN ÖZELLİKLERİ

Bu kısımda ye’cüc ve me’cüc’ün kim olduklarını ve özelliklerinden en önemlilerini BEŞ İŞARET altında inceleyeceğiz:

BİRİNCİ İŞARET

Ye’cüc ve Me’cüc İnsan Cinsinden midir?

Ye’cüc ve Me’cüc’ün kim oldukları hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Hatta onların da insan cinsinden (Âdemoğlu) olup olmadığı bile tartışılmıştır. Fakat, büyük İslâm âlimlerinin çoğu, hadislere dayanarak onların da Hz. Âdem’in soyundan geldiklerini görüş birliğiyle karar vermişlerdir. Nitekim, Buharî ve Müslîm’de yer alan ve Ebû Said El-Hudrî (RA)’den gelen bir rivâyette Rasûlallah şöyle buyurmaktadır:

“Allah kıyamet  günü  şöye   buyurur:   “Ey   Âdem   kalk   ve   zürriyetinden Cehennem’e gidecek olanları gönder.” Âdem der ki: “Yâ Rab! Cehennem’e gidecek olanlar ne kadardır?” Allah buyurur ki: “Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzudur. Binde biri Cennet’liktir.” Rasûlallah buyurdu ki: “İşte o gün, genç ihtiyarlaşır, her hamile kadın çocuğunu düşürür, insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş görürsün. Fakat bu sadece Allah’ın azabının şiddetli oluşundandır.” Dediler ki: “Yâ Rasûlallah! Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu ateşe mi girecek? O kalan bir kişi kimdir?” Buyurdu ki: “Müjde Size! Bin kişiden biri sizden, diğerleri Ye’cüc ve Me’cüc’den olacaktır. Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki; şüphesiz ben sizlerin Cennet ehlinin dörtte birini teşkil edeceğinizi umuyorum.” Bunun üzerine biz tekbir getirdik. Buyurdu ki: “Ümid ederim ki, sizler Cennet ehlinin yarısını teşkil edersiniz”. Biz yine tekbir getirdik.   Bunun   üzerine buyurdu ki: “İnsanlar içinde sizler, beyaz öküzün üzerindeki siyah kıl veya siyah öküzün üzerindeki beyaz kıl gibisiniz.”

İbn-i Hâcer’e göre bu hadis onların Âdem AS.’ın zürriyetinden olduklarına işaret eder ve aksini iddia edenlerin sözlerini iskat eder. Yine bu hadis işaret ediyor ki, bu ümmet onların sayısına oranla çok az, binde bir oranındadır.

İKİNCİ İŞARET

Ye’cüc ve Me’cüc Türkler midir?

Ye’cüc ve Me’cüc’ün insan neslinden, yani âdemoğlu olduğunu isbat ettikten sonraki en önemli mesele onların kimin soyundan geldikleridir. Hz. Nuh’un soyundan geldikleri konusunda birçok âlim fikir birliği içerisindedir. Fakat bunların hangi milletten olduğu hakkında çeşitli rivâyetler ve yorumlar vardır. Hz. Nuh’un üç oğlundan birisi olan Yafes’in Türklerin atası olduğu bildirilmiştir. Ye’cüc ve Me’cüc’ün de Yafes’in soyundan olduğu, dolayısıyla Türklerin de Ye’cüc ve Me’cüc neslinden geldiği şeklinde görüşler vardır. Bu konuda İbn-i kesir şöyle demektedir:  “Bazı âlimler dediler ki; onlar, Türkler’in atası olan Yafes’in  neslindendir. Türklere bu ismin verilmesinin sebebi ise, şudur: Zülkarneyn, meşhur Seddi (Bazı rivâyetlere göre, bu sed, Moğol akınlarını durdurmak için inşâ edilen Çin Seddi’dir) inşâ ettiği zaman Ye’cüc ve Me’cüc seddin arkasına sığındılar. Ancak bir kısmı seddin beri tarafında kaldı. Fakat bunlar, öbür tarafta kalanlar gibi bozguncu değildi. Bu yüzden onlar, seddin bu tarafında bırakıldılar. Kendilerine ilişilmedi ve “Terkedilmiş” anlamına gelen “Türk” adı verildi.”

Geçtiğimiz asrın büyük İslâm âlimlerinden birisi olan Elmalılı Hamdi Yazır ise, Ye’cüc ve Me’cüc’ün değil tam tersine; Ye’cüc ve Me’cüc’den şikayetçi olan ve Zülkarneyn AS.’dan onlara karşı yardım isteyen ve onların şerrinden kendilerini kurtarmak isteyen kavmin Türkler olabileceğini, Tefsirlerde de bu yönde yorumların bulunduğunu söylüyor ve şöyle diyor:

“Bahsi geçen kavim, Tefsir Bilginlerinin naklettiği üzere Türkler idiyse, Zülkarneyn AS.’a yardım eden Türklerin, geçmişte yeryüzünü bozgunculuktan kurtarmak için yaptıkları hizmetin önemi daha da artmış olmaktadır. Böylece yüce Peygamberimizin (SAV), Peygamber olarak gönderilmesinden sonra da İslâm’a yapacakları büyük hizmetlere işaret edilmiş olunmaktadır. Ve şu halde Türklerin yok olması; Ye’cüc ve Me’cüc seddinin yıkılıp, yeryüzü düzeninin bozulması demek olacak ki, bu da Kıyâmetin büyük alâmetlerinden birisidir.”

ÜÇÜNCÜ İŞARET

Ye’cüc ve Me’cüc; Moğol, Tatar ve Mançur Kavimleri mi?

Bediüzzaman ise, bu konuya farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak şöyle bir yorum getirmektedir:

“Ye’cûc ve Me’cûc hadîsatının icmali Kur’an’da olduğu gibi, rivayette bir kısım tafsilat var. Ve o tafsilat ise Kur’an’ın muhkematından olan icmali gibi muhkem değil, belki  bir   derece   müteşabih   sayılır.   Onlar   te’vil isterler. Belki ravilerin ictihadları karışmasıyla tabir isterler. Evet bunun bir te’vili şudur ki:

لا يعلم الغيب الاالله

Kur’an’ın lisan-ı semavisinde Ye’cûc ve Me’cûc namı verilen Mançur ve Moğol kabileleri eski zamanda Çin-i Maçin’den bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa’yı herc ü merc ettikleri gibi gelecek zamanlarda dahi dünyayı zir-ü zeber edeceklerine (karıştıracaklarına) işaret ve kinayedir. Hatta şimdi de koministlik içindeki anarşistliğin ehemmiyetli efradı (fertleri) onlardandır. Evet ihtilal-i Fransavî’de (Fransız İhtilâli) hürriyet-perverlik (Özgürlük ve insan hakları) tohumuyla ve aşılamasıyla sosyalistlik türedi, tevellüd etti ve sosyalistlik ise bir kısım mukeddesatı tahrib ettiğinden aşıladığı fikir bilahare bolşevikliğe inkılab (dönüştü) etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukeddesat-ı ahlâkıye ve kalbiye ve  insaniyeyi  bozduğundan  elbette ektikleri tohumlar hiçbir kayıt ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsülünü verecek. Çünkü kalb-i insaniden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekavet, o insanları gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir. Daha siyasetle idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise; hem mazlum kalabalıklı hem medeniyette ve hakimiyette geri kalan çapulcu kabileler olacak (Kalabalık ve medeniyette geri kalmış toplumlar) ve o şerâite muvafık insanlar ise; Çin-i Maçin’de kırk günlük mesafede yapılan ve acaib-i seb’a-i alemden birisi (Dünyanın yedi harikasından biri) bulunan  Sedd-i Çin’in  (Çin Seddi) binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız kabileleridir ki; Kur’an’ın mücmel haberlerini tefsir eden Zat-ı Ahmediye (A.S.M.) mu’cizane ve muhakkikâne haber vermiş.”

 {Beşinci şuâ, Onbeşinci Mes’ele}

Yine Üstad Bediüzzaman (R.A.) meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin şeriatta verdiği tavizler dolayısıyla Sultan Reşad’a yapmış olduğu bir ikazda bir hiss-i kabl-el vuku ile şu gelecek hakikati ihbar etmiştir. Daha sonra aynı ihtarı Adnan Menderes’e de yapmıştır:

“Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i ilahiye namına ve hakaik-i İslamiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddi ve manevi kıyametler başlarına  kopacak, anarşistlere, Ye’cüc ve Me’cüc’lere teslim-i silah edecekler diye kalbe ihtar edildi.”      

{Hutbe-i Şâmiye zeyli}

Kur’an’ın ve hadîslerin bu husustaki haberlerinin te’vil ve tefsirlerini gösteren Üstad Bediüzzaman’ın (R.A.), bu söyledikleri aynen tahakkuk etmiştir ki, şu anda Türk âleminde devletler ve hükûmetler cihetinde idareyi elinde tutan insanlar hakiki Türkler olmayıp, Türk namı altında bir kısım Mançur, Moğol, Kırgız, Tatar gibi Ye’cûc ve Me’cûc taifesine ait kişilerdir. Ve Şeriatın aleyhinde çalışan bu insanlar, Şeriat’ı isteyen ve onun için çalışan hakikî ve halis Türkleri ezmektedirler. Bu sebeble Âlem-i İslâm’da Şeriat taraftarı olan samimi Türkler ve Çin’in zulüm ve istibdadı altındaki Türkistanlı Türk’ler, başlarındaki idarecilerle karıştırılmamalıdır. Şu anda hakim olan ve Şeriat’ı tahrib  için  çalışanlar  tamamen  bu Ye’cûc ve Me’cûc taifesine ait insanlardır ve planlı  bir  şekilde  hep  bunlar  idareye  getirilmektedir.  Eğer gerek Türklerin yaşadığı bölgelerde, gerekse diğer Türkî Cumhuriyetlerdeki idareciler ve hakim olan insanlar araştırılsa, ekseriya bu saydığımız milletlerden olduğu görülür. Mesela Avrupa’nın Doğu kısmındaki yaşayan bazı insanlar, aslında Moğol asıllıdır. Diğer bir kısmı ise, başka bölgelerden gelmiş Mançur, Tatar ve Kırgız gibi başka milletlerdendir. Hatta Doğu Türkistan’da bulunan Uygur Türkleri –ki Osmanlı hanedanı da bu soydandır- gayet dindardırlar ve çok mühim âlimler yetiştirmektedirler. Maatteessüf Çin’in zulmü altında oldukları halde hiçbir Türk devletinden yardım görmedikleri gibi  bilakis bu devletler bu zulmünde Çin’e destek vermektedirler. Dolayısıyla bir kısım hadîslerde ve rivâyetlerde bahsedilen Türklerden murad, hakiki Türkler değil, belki hakiki Türkleri ve Âlem-i İslâm’ı istila eden bir kısım Mançur, Moğol, Kırgız ve Tatarlardır. Hem rivayetlerde gelen ve İslamlar içinde çıkacağı ve Yahudilere hizmet edeceği bildirilen ve Süfyan namı verilen şahıs ve onun teşkil ettiği komitesi dahi bu Ye’cûc ve Me’cûc taifesinden oldukları gibi bu Ye’cûc ve Me’cûc’ün Âlem-i İslâm’a tasallutlarına da sebep olmuşlardır. Dolayısıyla Süfyan ve Ye’cuc, Me’cuc aynı taife olmakla beraber sureten Türk gibi gözüktükleri için rivayetlerde “Türk” olarak tesmiye edilmiştir. Yani onlar Türk unsuru içinde zuhur edecek demektir. Nitekim 13. yüzyılda çok büyük bir imparatorluk kuran Moğollar, dünya tarihinin en vahşi ve barbar ordularından birisi olarak bilinmekteydi. Moğol ve Tatarlardan oluşan bu yağmacı ordunun başında bulunan Cengiz Han ve sonra da onun yerine başa geçen Hülâgû çok büyük katliamlar gerçekleştirmiştir. Tarihî kaynaklarda bildirildiğine göre,  önlerine çıkan herşeyi,  kadın, çocuk ve yaşlı demeden katletmişlerdir. Anadolu topraklarına ayak bastıklarında Sivas, Kayseri ve Tokat Bölgelerinde binlerce insanı katlettikleri tarihî kayıtlarda vardır. İstilâ ettikleri bölgelerdeki tüm camileri, kütüphaneleri ve medreseleri yakıp yıkmışlardır. Ayrıca Buhara, Semerkand ve Herat Bölgelerindeki tüm sanat eserlerini yağmalayıp, ortadan kaldırdılar. Tarihî kaynaklara göre bazı şehirlerde milyonlarca insanı, hatta kedi ve köpeklere varıncaya kadar bütün canlıları katlettiler. Hatta dünyanın en ünlü yapay duvarı olan Çin Seddinin bu istilâcı kavimleri durdurmak için yapıldığına dair kuvvetli işaretler vardır. Dolayısıyla Bediüzzaman’ın yukarıdaki ifadelerinden, Ye’cüc ve Me’cüc’le ilgili olarak, aşağıdaki sonuçlar çıkarılabilir:

-         Ye’cüc ve Me’cüc Moğol ve Mançur ırkından gelmektedir,

-         Daha önce Avrupa ve Asya’yı ele geçirip, doğudan batıya kadar her yeri harap ettikleri gibi âhir zamanda da dünyayı alt üst edecek ırk onların bulunduğu bölgeden çıkacak olup, onlarla aynı ırktandır,

-         Yecüc ve Mecüc, Himalaya Dağlarının arkasında kalan ve şu anda yerin altında doğal koşullar sonucu olarak toprağın altında kalmış olan ve Zülkarneyn AS. tarafından inşa edilen yapay bir seddin arkasında bulunmakta olup, Kıyamet iyice yaklaştığında bu devasa yeraltı mağarasının ucundan açacakları bir kapıdan yeryüzüne akın edeceklerdir. Ye’cüc ve Me’cüc’ün yaşadığı bu yer altı uygarlığına literatürde “Agartha” veya “Şambhala” isimleri de verilmektedir,

-         Ye’cüc ve Me’cüc önüne çıkan her şeyi yok edip talan eden yağmacı bir topluluktur,

-         Ye’cüc ve Me’cüc yeryüzüne çıkamamaktadır ve onları engelleyen yegâne engel, Zülkarneyn AS. Tarafından, mazlum halkları korumak için iki dağ arasında oluşturulmuş yapay ve çok sağlam bir seddir. Fakat zamanı geldiğinde, Allah’ın izin vermesiyle, Ye’cüc ve Me’cüc bu set üzerinde dışarıya çıkabilecekleri bir delik açacaklardır.

DÖRDÜNCÜ İŞARET

Ye’cüc ve Me’cüc’ün Sayısı Ne Kadardır?

Ye’cüc ve Me’cüc’ün sayısı hakkında fikir veren birkaç rivâyet şöyledir:

“Ye’cüc bir ümmet, Me’cüc bir ümmettir. Her ümmet dört yüzbin kişidir ve bunlardan herhangi biri, kendi evladından bin silahlı adam görmedikçe ölmez.”

“Cinler ve insanlar on kısımdır. Dokuz kısmını Ye’cüc ve Me’cüc; kalan kısmını ise, insanlar teşkil eder.”

“Ye’cüc ve Me’cüc’den her biri, bin evladını bırakmadıkça ölmez.”

“Dediler ki; “Yâ Rasûlallah! Her bin kişiden dokuz yüz doksan dokuzu ateşe mi girecek? O geriye kalan bir kişi kimdir?” Buyurdu ki; “Müjde size! Bin kişiden biri sizden, diğerleri Ye’cüc ve Me’cüc’den olacaktır.”

 “Müslümanlar, Ye’cüc ve Me’cüc’ün oklarını, harp aletlerini yedi sene yakacak olarak kullanacaklardır.”

BEŞİNCİ İŞARET

Ye’cüc ve Me’cüc’ün Şekli Nasıldır?

Ye’cüc ve Me’cüc’ün şekli ve yaşama tarzlarıyla ilgili çeşitli rivâyetler bulunmaktadır. Bu hadislerdeki rivâyetler, onlar hakkında farklı bilgiler olmakla beraber hepsinde bazı ortak noktaların bulunduğunu haber verir. Şimdi bu hadislere göre, bu ortak noktaları açıklayalım:

-         Ye’cüc ve Me’cüc üç sınıftır. Büyüklükleri farklıdır. Bir karıştan, büyük bir hurma ağacına kadar farklı büyüklükleri vardır. Çok obur ve pis boğazlıdırlar. Yani buldukları her şeyi yerler. Hatta kendilerinin ölen cesetlerini bile yerler,

-         Ye’cüc ve Me’cüc’ün bir sınıfı yaklaşık bir karış boyundadır. Pençeleri bulunur ve aslan gibi dişleri vardır. Güvercin sürüsü gibi toplanırlar, hayvanlar gibi çiftleşirler ve kurt gibi ulurlar. Kalın tüyleri, onları soğuktan ve sıcaktan korur. Kulaklarından biri büyük olup, onun içinde kışı geçirirler. Diğer kulakları ise, sırf deri olup, onun içinde de yazı geçirirler,

-         Ye’cüc ve Me’cüc’ün diğer bir sınıfının boyu, orta boylu bir insanın yarısı kadardır. Bizim elimizdeki tırnaklar yerine onlarda pençe bulunur. Azı dişleri aslanın azı dişlerine benzer. Deve çenesi gibi çeneleri vardır ve kuvvetlidir. Onların yemek yeme esnasındaki hareketlerini, geviş getiren bir deve veya kuvvetli bir atın, her şeyi kıtır kıtır yemesi gibi işitirsiniz. Vücutları çok tüylü olup, önü arkası bilinmez. Sıcaktan ve soğuktan onunla korunurlar. Her birinin iki büyük kulağı vardır ki, birinin içi ve dışı tüysüz; diğerinin ise, içi ve dışı tüylüdür. Birisiyle yazı, diğeriyle kışı geçirirler,

-         Ye’cüc ve Me’cüc özellikleri hakkındaki sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, bu rivâyetler bahsedilen vasıflar her ne kadar garip ve insana ait olmayan özellikler gibi göründe de, onların uzun bir süredir ayrı bir uygarlıkta yaşamaları ve oranın doğal koşullarına adapte olacak şekilde yaratılmaları, hadislerde bildirilen insan soyundan geldiklerine dair rivâyetlere bir zarar vermez. Nitekim sıradan bir insan bile, uzun bir süre mağaralarda ve medeniyetten uzak bir şekilde yaşasa, bize göre garip olan, fakat halbuki o şartlara uygun olarak Allah tarafından değiştirilen birtakım vücut özelliklerine sahip olur ki, bu durum o kişinin insan olma özelliğine bir zarar vermez. Dolayısıyla bu konuda rivâyet edilen hadisleri inkâr etmemek ve te’villi yorumlarının bu duruma uygun düşeceğini göz önünde bulundurmak gerekir.

HZ. İSA’NIN YE’CÜC VE ME’CÜC’LE SAVAŞI  VE  YE’CÜC VE ME’CÜC’ÜN SONU(İ.S. 2052-2056)

Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkışı ve Hz. İsa’nın onları nasıl yok edeceği ve şerlerinden insanlığı ne şekilde kurtaracağı hadislerde detaylı bir şekilde bildirilmiştir. Şimdi sırasıyla bu hadisleri ve işaret ettikleri olayları inceleyelim:

“Ye’cüc ve Me’cüc her gün Seddi kazarlar. Gedikten güneş ışığını gördüklerinde amirleri: “Haydi artık dönün, yarın kazarsınız” der. Ertesi gün oraya geldiklerinde seddin eskisinden daha sağlam olduğunu görürler. Nihayet vadeleri dolup da, Allah onları insanların üzerine göndermek istediğinde yine kazarlar. Gedikten güneş ışığını gördüklerinde amirleri der ki: “Haydi artık dönün, inşâallah yarın kazarsınız.” Bu defa İnşâallah kelimesini kullanır. Ertesi gün oraya geldiklerinde kazdıkları yeri, bıraktıkları gibi bulurlar, kazmaya başlarlar ve insanların üzerine saldırırlar.”

Bu hadiste ÜÇ İŞARET vardır:

  1. Allah, onları seddin dibini gece gündüz devamlı kazmaktan men etmiştir,
  2. Bir merdiven ile veya bir başka aletle Seddi tırmanmaları için Allah onlara herhangi bir ilham vermemiştir,
  3. Tayin edilmiş vakit gelinceye kadar onlara “İnşâallah” dedirtmeyecektir.

İbn-i Hacer ise, bu hadisi şöyle yorumlamaktadır: “Şüphesiz onlar arasında sanatkârlar, Allah’ın varlığına inanan ve “İnşâallah” deyip işi Allah’ın dilemesine havale etmesini bilenler, yöneticiler ve üstlerine itaat edenler vardır. Muhtemelen; İnşâallah kelimesini, manasını bilmeden amirleri telaffuz etmiş olabilir ve bu kelimenin bereketiyle hedeflerine ulaşırlar ve gedikte bir kapı açarlar.”

İşte tüm bu olaylar olmadan önce, yani Hz. İsa ve ordusunun Deccal’ı ve onun büyük fitnesini yok etmesinden sonra; Allah, İsa AS.’a Ye’cüc ve Me’cüc’ün hapsedildikleri yerden insanların üzerine salıverileceğini vahyedecek ve O’na onların şerrinden korunmasını emredecektir. Bu konudaki bir rivâyet şöyledir:

“Kalelerde korunmayan veya Medine’ye sığınmayan kimse kalmaz. Ye’cüc ve Me’cüc’ün sözcüleri der ki: “Yeryüzü ehlinin işini bitirdik. Sıra sema ehline geldi!” Sonra onlardan biri mızrağını sallayıp göğe fırlatır. İmtihan için mızrak, kana bulanmış olarak geri döner.”

Bunun üzerine Ye’cüc ve Me’cüc’ün yeryüzündeki fesadını sona erdirmek için Hz. İsa AS. Allah’a dua eder. Bundan sonra gelişecek olaylar ise, hadiste şu şekilde bildirilir:

“Bunun üzerine Allah’ın Peygamberi İsa AS. Ve ashabı Allah’a dua ederler de, Allah Ye’cüc ve Me’cüc üzerine “Negaf” denilen kurtçukları boyunlarına musallat eder. Hepsi tek bir kişi ölmüş gibi ölürler (buradan şunu anlıyoruz ki; ALLAH (C.C.) İLAHÎ HİKMETİ GEREĞİ BAZEN BİR NEVÎ, YANİ O TÜRE AİT CANLILARI TEK BİR KİŞİ GİBİ KOLAYCA YARATABİLİR VEYA BENZER ŞEKİLDE TEK BİR KİŞİ GİBİ ÖLDÜREBİLMEKTEDİR. İŞTE, kÂİNATIN BİRÇOK YERİNDE GÖRÜLEBİLEN BU NEVÎ OLAYLARIN BİR BENZERİ VE EN İBRETLİLERİNDEN BİRİSİ DE, ÂHİR ZAMAN İÇİN TAKDİR EDİLMİŞ OLAN BU YE’CÜC VE ME’CÜC TAİFESİNİN  TÜREMESİ VE TEK BİR KİŞİ GİBİ ÖLÜMÜ DE, BU DURUMA İYİ BİR ÖRNEK TEŞKİL EDER VE ALLAH’IN ÇOK BİR ŞEYİ BİR TEK ŞEY GİBİ YARATABİLDİĞİNE VEYA BİR TEK ŞEYİ BİR ÇOK ŞEY GİBİ YARATABİLDİĞİNE VE ÖLDÜREBİLDİĞİNE MİSAL VERİR). Müslümanlar; “Şu düşmanın ne yaptığına gidip bakmak için kendini bizim için feda edecek yok mu?” derler. Adamın biri sevabını Allah’tan bekleyerek, ölümü göze alıp ortaya çıkar, Ye’cüc ve Me’cüc’ün bulunduğu yere iner ve hepsinin birbiri üzerine yığılmış bir vaziyette öldüklerini görür ve der ki; “Ey Müslümanlar! Size Müjdeler olsun! Allah düşmanların hakkından geldi. Sonra İsa AS. ve ashabı onların bulunduğu yere inerler ve yeryüzünde onların cesetlerinin kokusunun ulaşmadığı bir karışlık bir yer bile bulamazlar. Şehirlerden ve kalelerinden dışarı çıkarlar. Koyunlarını meraya salarlar. Koyunlarının yedikleri şey, sadece Ye’cüc ve Me’cüc’ün etleri olacaktır. Böylece davarları merada yedikleri ottan daha fazla semizleyecektir. İsa as. ve Ashabı tekrar Allah’a dua ederler. Bunun üzerine Allah, Ye’cüc ve Me’cüc’ün ölüleri üzerine develerin boyunları kadar olan kuşları salar. Bu kuşlar onları alıp Allah’ın dilediği yere atarlar. Allah yağmur indirir ve  onların  cesetlerini  bu  yağmur  ile  sürükleyip  denize atar. İşte bu zaman olunca, Kıyametin kopması, insanların hamile kadının doğum sancısının ne zaman tutacağının bilinmediği  gibi,  gece  mi, gündüz mü olacağının bilinmeyeceği gibi yakın olduğunu Rabbim bana bildirdi..”

Tevrat’ta Ye’cüc ve Me’cüc

1RAB bana şöyle seslendi: 2"İnsanoğlu, yüzünü Magog (Me’cüc) ülkesinden Roş'un, Meşek'in, Tuval'ın önderi (Ye’cüc ve Me’cüc halklarının yaşadığı ülkeye işaret ediliyor) Gog'a (Ye’cüc) çevir, ona karşı peygamberlik et. 3De ki, 'Egemen RAB şöyle diyor: Ey Roş'un, Meşek'in, Tuval'ın önderi Gog, sana karşıyım. 4Seni geldiğin yoldan geri çevirecek, çenelerine çengel takacağım. Seni ve bütün ordunu, atları, tam donanmış atlıları, küçük büyük kalkanlı, hepsi kılıç kullanan büyük kalabalığı dışarıya sürükleyeceğim. 5Onlarla birlikte hepsi kalkanlı, miğferli Persliler'i, Kûşlular'ı* (Orta mezopotamya’da bir ülke), Pûtlular'ı, 6Gomer'in bütün ordusunu, uzak kuzeydeki Beyttogarma'nın bütün ordusunu ve yanındaki birçok ulusu da sürükleyeceğim. 7"'Hazır ol! Çevrende toplanmış büyük kalabalıkla birlikte hazırlan. Onları sen gözeteceksin. 8Uzun zaman sonra savaşa çağrılacaksın. Gelecek yıllarda, halkı birçok ulustan uzun zamandır ıssız kalmış İsrail dağlarında toplanmış, savaştan rahata kavuşmuş bir ülkeye saldıracaksın. Uluslar arasından çıkarılmış olan bu halk, şimdi güvenlik içinde yaşıyor.

9Sen, bütün askerlerin ve seninle olan birçok ulus çıkıp kasırga gibi geleceksiniz; ülkeyi kaplayan bulut gibi olacaksınız. 10"'Egemen RAB şöyle diyor: O gün aklına bazı düşünceler gelecek, kötü düzenler tasarlayacaksın. 11Diyeceksin ki: Sursuz köyleri olan bir ülkeye saldıracak, esenlik ve güvenlik içinde yaşayan insanların üzerine yürüyeceğim. Bu köylerin tümü sursuz; kapıları da kapı sürgüleri de yok. 12Viran olmuş kentlerde yaşayan halkı soyup malını yağma edeceğim. Sürüsü, malı olan, dünyanın ortasında yaşayan bu ulusların arasından toplanmış halka karşı elimi uzatacağım. 13Saba, Dedan, Tarşiş tüccarları ve köyleri sana, Yağmalamak için mi geldin? Çapul malı toplamak, altın, gümüş taşımak, hayvan, mal götürmek, bol ganimet elde etmek için mi bu kalabalığı topladın? diyecek. 14"Bu yüzden, ey insanoğlu, peygamberlik et ve Gog'a de ki, 'Egemen RAB şöyle diyor: O gün halkım İsrail güvenlik içinde yaşarken bunu farketmeyecek misin? 15Sen ve seninle birlikte birçok ulustan oluşan tümü ata binmiş büyük bir kalabalık, güçlü bir ordu uzak kuzeyden geleceksiniz. 16Ülkeyi kaplayan bir bulut gibi halkım İsrail'in üzerine yürüyeceksiniz. Son günlerde, ey Gog, seni ülkeme saldırtacağım. Öyle ki, ulusların gözü önünde kutsallığımı senin aracılığınla gösterdiğim zaman beni tanıyabilsinler. 17"'Egemen RAB şöyle diyor: Eski günlerde kullarım İsrail peygamberleri aracılığıyla hakkında konuştuğum kişi değil misin sen? O dönemde seni onlara saldırtacağıma ilişkin yıllarca peygamberlik ettiler.  18"'Gog İsrail ülkesine saldırdığı gün öfkem alevlenecek. Egemen RAB böyle diyor. 19 O gün İsrail ülkesinde büyük bir yer sarsıntısı olacak. 20Denizdeki balıklar, gökteki kuşlar, kırdaki hayvanlar,  yerde sürünen bütün yaratıklar ve dünyadaki bütün   insanlar önümde titreyecekler. Dağlar yerle bir edilecek, kayalıklar ufalanacak, her duvar çökecek. 21Bütün dağlarımda Gog'a karşı kılıcı çağıracağım. Egemen RAB böyle diyor. Herkes birbirine kılıç çekecek. 22Onu salgın hastalıkla, kanla cezalandıracağım; onun, ordusunun, ondan yana olan birçok ulusun üzerine sağanak yağmur, dolu, ateşli kükürt yağdıracağım. 23Böylece büyüklüğümü, kutsallığımı gösterecek, birçok ulusun gözünde kendimi tanıtacağım. O zaman benim RAB olduğumu anlayacaklar." “

{Hezekiel, 38:1-23}

1"İnsanoğlu, Gog'a karşı peygamberlik et ve ona de ki, 'Egemen RAB şöyle diyor: Ey Roş'un, Meşek'in, Tuval'ın önderi Gog, sana karşıyım. 2Seni geri çevirip sürükleyeceğim. Seni uzak kuzeyden çıkarıp İsrail'in dağlarına getireceğim. 3Sol elindeki yayını vuracak, sağ elindeki oklarını düşüreceğim. 4Sen de askerlerinle senden yana olan uluslar da İsrail dağlarına serileceksiniz. Sizi yem olarak her çeşit yırtıcı kuşa, yabanıl hayvana vereceğim. 5Açık kırlarda düşüp öleceksiniz. Çünkü bunu ben söyledim. Egemen RAB böyle diyor.

6Magog'un ve kıyıda güvenlik içinde yaşayanların üzerine ateş yağdıracağım. O zaman benim RAB olduğumu anlayacaklar. 7"'Halkım İsrail arasında kutsal adımı tanıtacağım. Bundan böyle kutsal adımın aşağılanmasına izin vermeyeceğim. Uluslar benim İsrail'de kutsal olan RAB olduğumu anlayacaklar. 8O gün yaklaştı! Söylediklerim olacak. Egemen RAB böyle diyor. Budur sözünü ettiğim gün! 9"'O zaman İsrail kentlerinde yaşayanlar dışarı çıkıp topladıkları silahları yakacaklar. Küçük büyük kalkanları, yayları, okları, sopaları, mızrakları ateşe atacaklar. Bunlarla  yedi yıl ateş yakacaklar. 10Kırdan odun toplamayacak, ormandan odun kesmeyecekler. Yakmak için silahları kullanacaklar. Mallarını yağmalayanları yağmalayacak, kendilerini soyanları soyacaklar. Egemen RAB böyle diyor. 11"'O gün Lut Gölü'nün doğusunda, Gezginler Deresi'nde Gog'a İsrail'de bilinen bir mezar yeri vereceğim. Gog'la bütün ordusu orada gömülecek. Oraya Hamon-Gog (Gog’un kalabalığı anlamına gelir) Vadisi adı verilecek. Oradan geçecek gezginlerin önü kesilecek. 12İsrail halkı ülkeyi arındırmak için onları gömecek. Bu yedi ay sürecek. 13Onları bütün ülke halkı gömecek. Görkemimi açıkladığım gün onlar için onur olacak. Egemen RAB böyle diyor. 14"'Ülkeyi arındırmak için adamlar görevlendirilecek. Bazıları ülkeyi sürekli dolaşacak, öbürleriyse yerde kalan cesetleri gömecekler. Yedi aylık süre bitince, araştırma işine başlayacaklar. 15Bu adamlar ülkenin her yanını dolaşacak. Bir insan kemiği görünce,  mezarcılar onu Hamon-Gog Vadisi'ne gömünceye dek, yanına bir işaret koyacak. 16Orada Hamona (kalabalık anlamına gelir) adında bir kent olacak. Böylelikle ülke arındırılacak. “

{Hezekiel, 39:1-16}

Kur’ân’da Ye’cüc ve Me’cüc

83Rasûlüm! Sana Zülkarneyn hakkında soru sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım. 84Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu) herşey için bir sebep (bir vasıta ve yol) verdik. 85O  da  bir  yol  tutup  gitti.  86Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında (orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin, dedik. 87O, söyle dedi: "Haksızlık edeni cezalandıracağız; sonra o, Rabbine gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir azap uygulayacak." 88"İman edip de iyi davranan kimseye gelince, onun için de en güzel bir karşılık vardır. Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını söyleyeceğiz." 89Sonra yine bir yol tuttu. 90Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık. 91İşte böylece onunla ilgili her şeyden haberdardık.

92Sonra yine bir yol tuttu. 93Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. 94Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi? 95Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar arasına aşılmaz bir engel yapayım." 96"Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (vadiyi doldurunca): "Üfleyin (körükleyin)!" dedi. Artık onu kor haline sokunca: "Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim" dedi. 97Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne de onu (Seddi) delebildiler. 98Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat   Rabbimin   vâdi   gelince   (kıyamet yaklaştığında) O, bunu yerle bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi. 99O gün (kıyamet gününde) bakarsın ki biz onları, birbirine çarparak çalkalanır bir halde bırakmışızdır (Ye’cüc ve Me’cüc’ün salıverilmesi); Sûr'a da üfürülmüş, böylece onları bütünüyle bir araya getirmişizdir.” 

                                                        {Kehf, 83-99}

 96Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün Seddi yıkıldığı zaman, her dere ve tepeden akın edip çıkarlar.”                                                                        

{Enbiyâ, 96}

KONUYLA İLGİLİ DİĞER BAZI ÖNEMLİ KAYNAKLAR:

Agarta’yı Dünyaya Anlatan Türk Ömer Sami Ayçiçek, 1994 yılında yazdığı “Agarta” serileriyle tanınan, belki de ülkemizde bu konudaki en yetkin isim. Kendisinin 12’si yayınlanmış 70 kitabı mevcut ve 30 yıldır tasavvuf ve parapsikolojiyle ilgili çalışmalar yapmakta. Agartalılarla bağlantı kurduğu ve bu bağlantı esnasında öğrendikleri “Agarta” kitap serilerinde okurlara sunuluyor.

Ömer Sami Bey, Agartha nedir?
El-cevap: Agartha, Kur’an’da “Ye'cüc & Mecüc” olarak da geçen bir ademiyettir. Şu anda dünya üzerinde yaşayan insanlıktan önce yaşamışlar ve sonra da yeraltına çekilmişlerdir. Bu çok yüksek uygarlık zamanı geldiğinde kendini insanlığa tanıtacaktır. Tasavvuf’ta da bilinirler. Elmalılı’nın çevirisinde “Ye'cüc & Me'cüc”, insanlık olarak değerlendirilmiştir mesela. Bu da bu bilginin aslında hep bilindiğine dair bir göstergedir

Agarta nasıl bir uygarlıktır biraz bahsedebilir misiniz?
El-cevap: Agartalılar yeraltına inmişler ve orada yaşıyorlar. Ama yeraltında yaşama bizim düşündüğümüz şekilde ilkel değil. Nasıl olsun? Onlar medeniyet olarak bizden çok ileride. Yeraltının, yerüstünün ve uzayın nimetlerinden yararlanıyorlar. Yiyeceklerini yeraltında yetiştiriyorlar. Ama aynı Güneş’ ten bizden çok daha fazla yararlanıyorlar. Et yemiyorlar. Aynı hayvan türleri onlarda da var. Güneş onlar için de, bizim için de aynı yerden doğup batıyor. Göz ile görünebiliyorlar ama kendilerini insanlardan gizliyorlar. Başka gezegenler ile ilişki içindeler. Yönetimleri bir "Üstatlar Meclisi" ne bırakılmış. Onlar ise gerçekten çok değerli varlıklar ve hatasız çalışıyorlar. Alabildiğine özgürler. Bedenleri bizimki ile hemen hemen aynı ama hastalıklı değil, hastalanmıyorlar ve çok uzun süre bedenlerini genç tutabiliyorlar. Bizim tarihimizi en ince noktasına kadar biliyorlar ve çok güçlü bir bilgi merkezleri var. Dünyada büyük değişim gerçekleştiğinde bizimle irtibata geçecekler ve yeni düzenin kurulmasında bize yardımcı olacaklar.

Peki Agarta’nın örgüt olduğuna dair söylenenlere ne dersiniz?
El-cevap: İnsanlığın bilgeliğini korumaya dayalı bazı örgütler mevcuttur ve böyle bir örgüt kendine ad olarak Agarta’yı seçmiş olabilir. İnsanlık tarihi boyunca varolan bir bilgidir bu ve isim olarak seçilmesi de mümkündür. Ama Agarta aslında bir örgüt değil, bir yüksek uygarlıktır.

Ergenekon Efsanesi ile Agarta’nın bağlantısı var mıdır?

El-cevap: Türklerin dünyaya geliş sebeplerinde Ergenekon’un rolü vardır. Destanda gerçeklik payı vardır yani. Aynı zamanda da Türk milletinin Agarta ile birebir bağlantısı vardır ki zaten Agarta Uygarlığı’nın tanıtımı görevi Türklere verilmiştir.

Son cümlenizi biraz daha açabilir misiniz?
El-cevap: Kur’an’ın “Nurla tamamlanmış dünya” dediği çağa yani barış dolu bir dünya oluşumunda Türkler ana vazifeli millet. Bu noktada Türkler, Agartalılarla birlikte çalışıyor. Türkler de, Agartalılar da bu yeni dünyanın yaratılmasında görevliler.

Bir diğer önemli türk yazar olan turgut gürsan'ın Agarta ile ilgili detaylı bir çalışması şuradan edinilebilir:

 
veya dsaha detaylı bilgi arayan okur dünyaca tanınan Rene Guenon'un şu çalışmasını okumalıdır:
 

Yeraltı Evreni-I

Değerli Fenomen okurları. Bu sayımızda, yurdumuzun en ilginç bölgelerinden biri olan Kapadokya” nın, bizce en ilginç yerleri olan yeraltı şehirlerine değişik bir bakış açısıyla bakmaya çalışacağız. Kapadıkya bölgesinde açıkçası sayısını bilemediğimiz kadar irili ufaklı bir sürü yeraltı şehri mevcut. Bunların bazıları gezilebiliyor, bazılarıysa ağzına kadar taş toprak dolu. Bölgedeki yeraltı şehirlerinin yapısını en iyi şekild şu benzetme ile tarif edebiliriz. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizi düşünün. Büyük binalar ve aralarında serpiştirilmiş gecekondular var. Örneğin İstanbul” daki bir Akmerkez binasının bir iki kilometre uzağında derme çatma gecekondular görünür. Kapadokya” daki her yeraltı şehri bir bina olarak kabul edersek, yeraltı şehirlerinin bazıları İstanbul” daki Akmerkez ya da Galleria gibi, bazıları da bizim gecekondularımız gibi derme çatma sayılabilecek yerlerdir. Bölgedeki son derece büyük, tanınmış ama bugünkü teknolojik imkanların üzerinde olması gereken bir teknolji ile açılmış yeraltı şehirlerinin yanısıra daha mütevazi yeraltı şehirleri de var. Burada akla gelen şey bir iki, hatta sadece bir özgün örneğin çevresinde daha sonraki dönemlerde ve daha ilkel kimselerce bazı taklit kazılar yapıldığıdır. Kapadokya” daki yeraltı şehirlerinin en fazla tanınanları Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirleridir. Bu iki şehir birbirinden yaklaşık olarak 9,10 Km kadar uzaktadır. Gerek konuyla ilgili arkeologlar, gerekse yöre halkı tarafından bu iki yeraltı şehrini birbirine bağlayan bir tünelin varlığı bilinmektedir. Yeraltı şehirlerindeki tüneller tabii ki, Kaymaklı ve Derinkuyu arasındaki ile de sınırlı değildir. Mesela Kaymaklı” nın 12-15 Km doğusunda kalan Mazı Köyü yeraltı şehrinin Kaymaklı ve Derinkuyu” ya bağlayan tünellerin oluğu da bilinmektedir.

Bilinmeyenin Boyutu Nedir? Yeraltının bilinmeyen dünyası

Bölge haklı mevcut bütün yeraltı şehirlerinin birbirine tünellerle bağlı olduğunu iddia ederler. Bu durumda bölgenin altı bir örümcek ağı gibi tünel şebekeleri ile örtülü oluyor. Bu tünellerin hemen hemen hepsi bugün ya duvar örülerek ya da göçükler yüzünden kullanılmaz durumdadır. Yakın gelecekte de bunların açılması için herhangi bir çalışma yapılmasını beklemek mümkün değildir. Yeraltı şehirlerinin yeniden keşfedilmeleri ve ziyarete açılmaları o kadar eski değil. Mesela, yetkili kimseler Derinkuyu diye bir yer olduğunu ancak 1963” te keşfedebilmişler. Bu şehirleri ilk defa gezen bir kimseyseniz hayretler içinde kalmamanız, hayran olmamanız mümkün değil fakat bilmelisiniz ki, gezdiğiniz yerler yeraltı şehirlerinin bugün bilinen kısımlarının ancak onda biridir. Geziye açık olan ve aydınlatılmış kısımların haricinde çok geniş bir alan ve bir sürü çıkış kapısı daha vardır. Tabii bunlar bilinenler. Bilinemeyen kısımların ne ntelikte olduğu konusu ise doğal olarak meçhul. Ancak, örneğin Derinkuyu” nun altında en 3 ile 8 kat kadar bir derinlik olduğu arkeologlar tarafından tahmin ediliyor. Aslında Kapadokya ve yeraltı hakkında bazıları arkeolojik, bazıları turizm amacıyla yazılmış olan Türkçe ve hemen her dilde yayınlanmış olan yüzlerce kitap mevcuttur. Konuyu bu açıdan merak edenler söz konusu kitapları turistlik eşya satışı yapan her dükkandan alabilirler ve gerek kaya kiliselerinin, gerek yeraltı şehirlerinin bilinen her ayrıntısını, derinliklerini, ölçülerini kısaca herşeyi öğrenebilirler.

İnkalar Hazinelerini Yeraltına Sakladılar

Bu yazıda ise, kendi ekolümüz icabı bu bölgenin ve yeraltı şehirlerinin ökült incelemelerini yapıyoruz. Kaymaklı ve Derinkuyu konularında daha ileri gitmeden önce dünyanın değişik yerlerindeki benzeri yerleri ve bu yer hakkındaki araştırma ve iddaları kısaca hatırlamamız yerinde olur. Bizdeki gibi yeraltı şehri ismi verimemiş de olsa dünyanın değişik yerlerinde bir sürü tünel şebekesi mevcuttur. Bu tünellerini birçoğu günümüzde bilinmektedir fakat hepsi de belli yerden sonra tıpkı bizim yeraltı şehirlerimiz gibi taş, toprakla dolmuş ya da doldurulmuştur. Güney Amerika” da, Ekvador, Peru, Bolivya civarında Eski İnka uygarlığından kalma bir çok tünel olduğu söylenir. İspanyol yağmacılarının en önemlisi olan Pizarro” nun ordusundaki bir asker rahip olan Cieza de Leon, son İnka imparatoru olan Atahualpa” nın, Pizarro tarafından öldürülmesinden 4, 5 yıl sonra yazdığı notlarda, İnkalar” ın, İspanyol soygununda korkarak hazinelerini bugün dahi bulunamamış olan gizli yerlere taşıdıklarını yazar. Bu gizli yerler dağların altında oyulmuş olan tünel sistemleriydi. Bu fikri aslında İngiliz Arkeoloğu Harold Wilkins” in de buşunduğu birçok bilimadamı desteklemektedir. Başka br görüşe göre ise, söz konusu tünel sistemleri son derece ileri bir uygarlık tarafından binlerce yıl boyunca oyulmuştur. Güney Amerika” daki tünel sistemleri çok fazladır ve sadece İnka ülkesinde değildirler. En fazla bilineni, Lima” yı, Peru” nun eski başkenti olan Cuzco” ya bağlayan ve sonra da Bolivya sınırına kadar uzanan bir tünel şebekesidir. Eski belgelere göre bu tünellerde çok zengin Kralın mezarı vardır. Ama bugün kimse tünellerde hazine aramayı düşünmüyor, çünkü tüneller hemen hemen tamamen toprak doludur, temizlenmeleri, içlerinden çıkması olası olan hazinelerden çok daha pahalıya malocaktır. Tünelleri araştırmış olan bilimadamlarının çoğunluğu da, bunları İnka tarafından kazılmayacağı konsunda hemfikirler.

Malta -Fas -İspanya Bağlantısı

İnka”lar bu tünelleri biliyorlar ve kullanıyorlardı fakat ilk inşaatçıların kimler olduğunu onlar da bilmiyorlardı. Güney Amerika” dan sonra Kuzey Amerika, California ve Virginia” da tünel sistemleri vardır. En ilginç sistemlerden birisi de Hawaii” de olduğu söylenendir. Buradaki tünel sistemlerinin bazı adaları birbirine bağladığı da idda edilir. Bundan 4, 5 yıl kadar önce televizyonda yayınlanan ve gerek müziği, gerekse içeriği ile yurdumuzda da büyük bir beğeni kazanan İpek Yolu belgeselinin bir bölümünde gösterdiği gibi Asya” nın altı sonradan sulama kanalı haline getirilmiş tünel sistemleri ile örümcek ağı gibi oyulmuştur. Tünellere Akdeniz bölgesinde de rastlanır. Mesela Malta” da böyle sistem vardır, Elli metrelik bir böIümüne girilmiş olan bir Malta tünelinin Cebelitarık boğazını altından geçip, İberik Yanmadası ile Fas”ı birleştirdiği söylenir. Avrupa” da sadece bu tünelin girişi olan bölgede maymun yaşar ve bu maymunların Afrika” dan, bu tünel vasıtası ile Avrupa” ya geçtikleri söylenir, Ayrıca İsveç” te ve Çekoslovakya”da da bilinen tUnel sistemleri vardır. Bazı iddialara göre dünyanın altındaki tUneller burada anlatıldığından da uzundurlar. Mesela Tibet Lamaları, Tibet” ten, Güney Amerika” ya kadar giden tüneller olduğunu ısrarla iddia ederler.

Daniken” ın gördükleri

1994” de Bir Amerikan dergisinin Ekvador muhabiri olan John Sheppard, Kolombia sınırında elinde dua değirmeni ile meditasyon yapan tipik bir Tibet rahibi gördüğünü yazar. İddaya göre bu adam 13. Dalay Lama” dır. 1933” te ölmüş olduğu idda edilen bu kişinin mezarı boştur ve Tibet rahipler onun ölmeyip, Budizm” i benimsemeden önceki vatanı olan Güney Amerika” ya döndüğünü ve bu iş için tünelleri kullandığını söylerler. Gene de bu hikaye pek güvenilir değildir. Güney Amerika” daki tünel sistemlerini bildiğimiz kadarı ile en son inceleyen kimse Erich Von Daniken” dir. Daniken “Ausstat und Kosmos” isimli kitabının hemen hemen tamamında Güney Amerika mağaralarından bahseder. Ekvador Cumhuriyeti” ndeki mağaralar Arjantin uyruklu ve Macaristan doğumlu Juan Moricz tarafından keşfedilmiş ve kendi adına tapusu alınmıştır. Daniken bu mağaraları 1972” de gezer. Mağaralara, dağdaki bir oyuktan girilir. İlk önce 80 metre kadar, ipten yapılmış bir asansötle diklemesine inildikten sonra sonsuz bir tünel sistemine girilir. Bazıları dar, bazıları geniş olan tünellerden, Daniken” in gördüklerinin hepsi köşelidir. Duvarları dümdüz ve her yan cam gibi bir madde ile kaplıdır. İçerde manyetik etki çok güçlüdür ve pusulalar çalışmaz. Daniken girdiği dev bir salondan bahseder. Bu salonun içinde masa, sandalye benzeri olan ve hangi maddeden yapıldığı belli olmayan eşyalar vardır. Salonun taban ölçüsü 110 x 130 metresie ve bu ölçü Teotihuacan” daki piramitin taban ölçüsü ile aynıdır. İçerideki bazı buluntular burasının M.Ö. 9000 ile 4000 yıllarında bile mevcut olduğunu göstermektedir. Bazı duvarlarda da, şüphesiz ki, inşaatçılardan binlerce yıl sonra gelen ilkel insanlarca yapılmış olan dinozor benzeri hayvan çizimleri vardır. Tünellerden bir çok altın eşya da çıkarılmıştır. Bazı altın levhalarda deşifre edilememiş olan bir alfabe ile yazılmış yazılar vardır. Daniken burada gördüğü bir altın küre üzerinde çok fazla durmakta ve kürenin Uzaylılarla ilgili olduğunu iddia etmektedir ve işin en ilginç yanı da, Daniken” in aynı kürenin gerek boyut gerekse üzerindeki garip yazı ve resimlerle tıpatıp benzeri olan bir taş küreyi de İstanbul Arkeoloji müzesinde görüğünü ve bu kürenin tasnif edilememiş eşyalar arasında olduğunu yazmaktadır.

Binlerce Yıl Önceki Isı Matkabı

Tünellerin açılışları konusunda Daniken öyle binlerce yıl süren şartlar düşünmüyor. Ona göre bu tüneller bir uzay uygarlığı tarafından nükleer enerji ya da benzeri bir şey kullanılarak çok kısa zamanda açılmıştır. Bu iddası için kanıt olarak da “Der Spiegel” dergisinin 3 Nisan 1972 tarihli sayısındaki bir yazıyı göstermektedir. Bu yazıda ısı matkaplarından bahsedilmektedir. Yazıda anlatıldığına göre los Alamos” taki Nükleer Araştırma Merkezi” ndeki bilim adamları tarafından birbuçuk yıllık bir çalışma sonrasında bir ısı matkabı yapılmıştır. Aracın ucu volfram çelliğidir ve grafitle ısıtılmaktadır. Delme işlemi sırasında, delinen yerden dışarıya hiçbir şey çıkmamaktadır, delici, taşları eritip, delinen yerlerin iç yüzeylerine preslenmekte, preslenen yerler de bir süre sonra öylece donmaktadırlar. Derginin verdiği bilgilere göre ilk denemesinde dört metre kalınlığında bir taş blok hiç bir ses ve atık madde çıkartılmadan delinmiştir. Loss Alamos bilim adamalarının bir askeri tanka benzeyen, köstebek gibi çalışacak olan büyük bir delicinin planlarını hazırladığı ve bununla Magma tabakasına inip, örnek almanın düşünüldüğü de belirtiliyor. Bu ısı matkabı konusunu aşağıdaki, Derinkuyu ve Kaymaklı” nın kazılmasıyla ilgili bölümde tekrar hatırlamak yerinde olur.

Agharta-Şamballah ve Hitler Uzantısı

Konunun Kapadokya ile ilgili kısmına tekrar dönmeden önce dünyanın her yanında hemen hemen nehirler kadar çok rastlanan bu tünel sistemlerinin kimler tarafından yapıldığına dair iddaları da görmemiz yerinde olur. Bazı ciddi araştırmacılar ve Okültistler binlerce yıl önce dünyada yaşamış ona ve günümüzün masal ve efsanelerinde bahsedilen bir devler ırkından bahsederler. Tünellerin kaynağı Daniken gibi araştırmacılar uzay uygarlıkları olarak gösterirken, bazıları devler ırkı, bir kısmı da çok çok eski çağlarda mevcut olan Atlantis ve Mu kıtalarının batışlarından sonra kurtulan kimseler olarak gösterirler. Söz konusu kıtalar batıp, yeryüzü şekil değiştirdiği zaman kurtulan kimselerin uzay çağı teknolojisine ve insanüstü psişik güçlere sahip olduklarına inanılır, o zamanlardaki en yüksek kara parçalarına sığınırlar ve bu bölge, bugünkü Himalaya dağları ve çevresidir. İki kıtadan gelenler iki ayrı yeraltı şehri kurarlar. Bunlardan biri Agartha diğeri Şamballah ismiyle bilinirler. Bazı iddalara göre de söz konusu yeraltı şehirlerinin biri sağ-el yolunu izleyen majisyenler ait, diğeri karanlık yolu izleyicilerine aittir. Agatha ve Şamballah sakinleri daha sonraki dönemlerde insanlarla çok az iletişim kurarak günümüze kadar yaşarlar. Bazı inançlara göre bu şehirler dünyanın aydınlık ve karanlık pisişik merkezleridirler. Yeraltı uygarlıklarının sakinleri hem pisişik yeteneklerini hem de nükleer enerjiyi kullanarak dünyanın her yanına açılan tüneller yaparlar. Gerçek veya fantezi, dünyanın birçok bölgesinde yeraltında yaşayan üstün varlıklara ait efsaneler vardır. Bunlar üç aşağı, beş yukarı birbirine benzemektedirler. Bazı kimseler Himalayalar” ın atlındaki yeraltı şehirlerini Atlantis ve Mu uygarlıklarına bağlarken bazı kaynaklar onların çok eski dönemlerde dünyamızı ziyaret eden uzaylılardan kalma ikmal merkezleri olduğunu söylerler. Kapadokya, Derinkuyu ve Kaymaklı gibi yeraltı şehirleri ile bu efsanelerin ilişkili olup, olmadıklarını incelemeden önce özellikle Hitler Almanya” sı dönemindeki okült inanışları, gizli majikal örgütleri ve bazı kimseleri tanımamızda, fikirlerini bilmemizde fayda vardır. Bazı iddialara göre de Adolf Hitler, Şamballah rahipleri tarafından yönlendirilmiş olan bir medyumdu. Bu yüzden eski uygarlıklar, Okült ekoller ve yeraltı şehirleri ile ilgili olarak yapılan araştırma ve yorumlara Hitler Almanyası ile başlamak daha çarpıcı olabilir.

Nemrut Dağı

Anadolu’ nun altında yer alan tünel ağlarına ilişkin en ilginç kanıt, herkesin bildiği bir yerden, kadim Commagene yöresinden çıkmaktadır. 1954 yılında Commagene bölgesinde kazı yapan arkeologlar, Nemrut Dağı’ nın yakınında yer alan eski Kâhta köyünün altında uzanan bir tünel keşfettiler. Bu tünelin girişi, tek ve bütün olan yazılı kayanın altında yer alıyordu. Kayanın üzerinde, buranın, Antiochos’ un babası tarafından, son uykusuna yatacağı kutsal yer olarak seçilmiş olduğu belirten bir yazıt bulunuyordu.

Söz konusu tünel, aşağıya doğru eğim yapıyor ve belirli bir mesafeye kadar her iki yanında basamaklar bulunuyordu. Tünelin başlangıcından yaklaşık 100 metre ileride bir balçık tabakasına rastlanmıştı. O noktadan itibaren tünelin temizlenmesi çalışmalarını durdurmak zorunda kalan arkeologlar, gerekli teçhizatı tedarik ederek, 2 yıl sonra, temizleme işlemine kaldığı yerden devam etmek üzere Eski Kâhta’ ya döndüler. Prof. Karl Döerner, 1956 yılında gerçekleştirilen bu kazının öyküsü, Türk Arkeoloji Dergisi’ nde (1957 VII-2) şu şekilde anlatmaktadır:

“… Buradan sonra tünelin şimdiye kadar açılmış olan kısımlarına dekovil rayları döşedik, küçük bie çekme makinesi kurduk ve tünelin dibine çalışan işçilere lüzumlu taze havayı temin ve tazyikli hava ile çalışan burgularla çalışma kuvveti sevkeden bir kompresör inşa ettik.”

“Tünelin başlangıcından tahminen 120 metre uzaklıkta, zayıf olmakla beraber tekrar merdiven basamaklarına rastlanıyordu. Bu noktada tünel hayret edilecek derecede dik bir meyille aşağıya iniyordu (Meyil düşüş açısı 51 derece). Bu sebeple ray döşememize imkan kalmamıştı; zira bizim bir motorla çalışan çekme makinemizin çekiş kuvveti bu meyile mukavemet etmeye kafi değildi… Tünelin bu dikliğinde çalışmalarımızı, Almanya’ da bu maksatla hazırlanan, doldurma sepetleri sayesinde en iyi bir şekilde devam ettirmemiz mümkün olabildi.”

“Bu şekildeki sabırlı çalışmalarımız sayesinde tünelin 150. metresine erişebilmiştik… 142-143. metrelerse tünel sol duvarında maden kuyusunu andıran yuvarlak bir boşluğa tesadüf ettik, 150. metrede buna benzer bir ikinci boşluk daha vardı; her iki boşluk da kayadan oyulmuştu, her ikisi de tünelde bulunan cinsinden balçık ile doluydu… Bu yuvarlak boşluklar 50 cm. derinliğinde idiler; önlerdeki platform şeklinde genişleyen basamaklarda kül bakiyeleri mevcuttu. Bu boşluklardan hemen sonra, 156. metrede, basamaklardan eser kalmamıştı. Tünelin tavanı gittikçe alçalıyordu; 158. metrede tünelin tavan ve tabanının kemermarî bir şekilde birleştiğini gördük.”

“Tünelde herhangi bir şey bulamadık. Bu sebeple, bu muhteşem tesisatın ne gibi bir maksada hizmet etmiş olduğunu kendi kendimize sormamız icabetmektedir. Bütün mesai arkadaşlarım için, Eski Çağda, suni oksijen imal eden herhangi bir alete sahip olmaksızın bu muazzam tünelin nasıl inşa edildiği ve her şeyden evvel tünelin aydınlatılması meselesinin nasıl halledildiği, bir bilmecedir… Mesela, 120 m. derinlikte kibriy yakmak imkansızdır ve bu derinlikte hiçbir ateş yakma vasıtası ateş almaz. 1956 yılındaki çalışmalarımız sırasında, kompresöz bize daimi olarak taze hava gönderdi ve bu tünelin aydınlatılması işini elektrikle temin ettiğimiz için oksijene ihtiyacımız olmadı.

“…Burada [yazılı kaya cıvarlarında] 9 m. yüksekliğinde bir başlangıç dehlizi vardır, bunun arkasında kayadan oyulmuş büyük bir mağara bulunmaktadır; her ikisi de merdiven şeklinde bir tünel ile bağlantılıdır…”

Kapadokya

Yeraltı şehriKapadokya gezisinin belkide en çok ilginizi çekecek bölümü.

Kapadokya’da yumuşak tüf kayalara oyularak yapılmış çok sayıda yeraltı şehri bulunuyor. Bunların başlıcaları Kaymaklı, Derinkuyu, Özkonak , Mucur, Örentepe, Gümüşkent, Tatlarin, Ovaören ve Gökçetoprak’ta yer alıyor. Kaymaklı ve Derinkuyu yeraltı şehirleri en büyükleri.

Nevşehir’in 21 km. batısındaki Kaymaklı yeraltı şehri ile ondan 9 km. sonraki Derinkuyu yeraltı şehrini gezmek için girişten itibaren var olan yön levhalarını izliyorsunuz. Şehrin giriş katında hayvanların bağlandığı yerler bulunuyor. Sonra da yiyeceklerin depolandığı bir başka bölüme geçiliyor. Yeraltı şehrinin her bir bölümü diğerine dar tünellerle bağlanıyor. Ve her giriş değirmentaşı biçimindeki hareketli kaya kapılarla kapatılabiliyor, bu şekilde düşman saldırılarından korunuluyor. Yeraltı şehrinin şarap yapımında kullanılan odaları da var. Şehir toplam 40 metre derinlikte 8 kattan oluşuyor. Şehrin mükemmel bir doğal havalandırma sistemi var. Ortak mutfağı ikinci katta. Gerek Kaymaklı’daki, gerekse Derinkuyu’daki yeraltı şehirlerinin tüm katları henüz ziyarete açık değil. Kaymaklı’nın 20 metre derinlikteki 4. katına, Derinkuyu’da ise 55 metre derinlikteki 8. katına inilebiliyor. Derinkuyu’nun toplam alanı 4.5 kilometrekare. Yaklaşık 20.000 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Kaymaklı ise Derinkuyu’nun aşağı yukarı yarısı kadar.

Yeraltı şehri

Yeraltı şehirlerinin yapımına hangi dönemde başlandığı kesin olarak bilinmiyor. Şehirlerin Hitit döneminde var olduğuna, Hristiyanlık döneminde de genişletildiği ve özellikle Arap akınlarına karşı korunmak amacıyla kullanıldığına ilişkin bilgiler var. Şehirlerin yiyecek depolamak amacıyla da kullanıldığı anlaşılıyor.

Ayrıca akılalmaz doğal havalandırma sisteminden dolayı YİNE BU UYGARLIKLARIN YE'CÜC &MECÜC tarafından binlerce yıl önce yapılmış olabileceğini iddia edenler vardır.

Not: Daha fazla detaylı bilgi isteyen okur bu makalenin devamı niteliğinde olan;

AGARTHA (Ye'cüc & Me'cüc YERALTI Uygarlığı) ile (KEHF suresinin zamanımıza bakan ve Ye'cüc & Me'cüc Hadisatını bildiren ve bu sene içerisinde müellifin tarihte ilk kez deşifre ettiği ve binyıllardır dünyadan saklanan "YENİ DÜNYA HİPOTEZİ" (OYUK DÜNYALAR) !

(MAKALEMİZİ  Mutlaka okumalıdır!)

 

 

 

Ahirzamanda, Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkışından önce, 2050 yılına kadar olan dönemde, Hz. Mehdi’nin yönetiminde kurulacak olan ve Ortadoğu’yu da içine alacak olan Türk-İslâm Dünyası Birliği, Hz. İsa’nın İkinci Gelişi’nin en önemli işaretlerinden birisini oluşturacaktır. Kaynak: Prof. James STRATFOR, www.stratfor.com (personal web site), 2050 yılında Küresel Türkiye Devleti Haritası (İllüstrasyon).

 

Sahih hadislere göre, Hz. Âdem’in soyundan gelen Ye’cüc ve Me’cüc kavimleri, yeraltında bulunan ve bilinmesi bizce meçhul olan bir uygarlıkta yaşamaktadır. Hadislere göre, onların da yer altı şehirleri vardır. Ayrıca içlerinde sanatkâr olanları ve hatta Müslüman olanları bile vardır. Bu resimde, bu uygarlıkta inşa edilmiş olan bir kulenin (Şambhala Kulesi) temsilî bir çizimi verilmektedir.

 

Ye’cüc ve Me’cüc’e kendilerini hapseden engeli aşmak için teknolojik aletler kullanma yeteneği Allah tarafından verilmemiştir. Fakat zamanı geldiğinde, Ye’cüc ve Me’cüc altını kazdıkları bu sedde bir gedik açarak yeryüzüne çıkacak ve insanlara musallat olacaktır.

 

Ye’cüc ve Me’cüc’ü engelleyen bu set, sahih rivâyetlere göre Himalaya Dağlarının arkasında kalan bir vadideki iki dağ arasına Zülkarneyn AS. tarafından inşa edilmiştir. Fakat bu set, zamanla doğal koşulların şekillendirmesi sonucunda yer altında kalarak, dış dünya tarafından görünmez hale gelmiştir.

 

Ye’cüc ve Me’cüc’ü harp aletleriyle birlikte gösteren temsilî bir resim.

Ye’cüc ve Me’cüc’ün salıverilmesiyle, insanlık daha önce benzeriyle karşılaşmadığı büyük bir musibetle karşı karşıya kalacaktır. İşte bu önemli olay da, akıl sahibi mü’minler için, kıyametin iyice yaklaştığını gösteren kuvvetli bir işaret olacaktır. 

Hz. İsa’nın Âhir zamandaki ikinci gelişinde, kendisine tabi olan Ashabını oluşturan bir Cemaat-i Nurâniyesi olacaktır.

 

Hadislere göre, kalelerde korunan Hz. İsa ve Ashabı bu fitneden kurtulmak için, Allah’a dua edecek ve Hz. İsa’nın duasının kabul edilmesi sebebiyle Allah, insanları Ye’cüc ve Me’cüc’ün şerrinden kurtararak hepsini bir gecede yok edecektir.

 

İnsanlar Yü’cüc ve Me’cüc’ün şerrinden korunmak için yüksek kalelere sahip kentlere sığınacaklardır. Ye’cüc ve Me’cüc’ün Allah tarafından helâk edilmesinden sonra ise, Hz. İsa’nın ashabından gönüllü bir mümin, onların bulunduğu yere iner ve sevinerek hepsinin öldüğünü haber verir..

Vesselam..

Allah'u A'lem

Hakikati ve En Doğrusunu Allah Bilir..

 

DİPNOTLAR:

Agarta ile ilgili çeşitli bulgular ek bilgiler

{René Guenon’un yorumuna göre}

* Dünyamız uluslarının büyük bir bölümünde “Yer altı dünyası”na ilişkin çeşitli tradisyonlara dini veya dini olmayan herhangi bir ezoterik okul vasıtasıyla çeşitli kültürlerin hemen hepsinde rastlanır.  Bununla beraber, genel bir bakış neticesinde bu “Mağara kültü”nün daima az ya da çok “içteki yer”, “iç dünya” ya da “merkezi yer” fikrine bağlı olduğu ve buna göre de mağara ve kalp (yürek) sembollerinin birbirine çok yakın olduklarını bu kültürler boyunca gözlemlemek yine mümkün olabilmektedir. Diğer taraftan, tıpkı Amerika’da ve belki başka yerlerde olduğu gibi, Orta Asya’da da içlerinde arsılardan beridir (yaklaşık 6.000 ila 10.000 yıl eskiye uzanan) bazı inisiyatik merkezlerin varlıklarını sürdürdükleri mağaralar ve yer altı geçit sistemlerinin gerçekten çeşitli arkeolojik kazılarla var olduklarının gerçeklenmesi, özellikle bu Agarta medeniyetinin yer üzerinden gizli kalmış bir yapısı olduğunu ve günümüze kadar da gizli kalmış olduğunu kanıtlar nitelikte olduğunu düşündürmektedir.  Ancak, konunun bu olgusunun dışında bu konuyla alakalı her şeyde saptanması hiç de zor olmayan ağır bir sembolizm kısmının da var olduğu gerçeğini gözden kaçırmamak gereklidir ve bu inisiyatik merkezlerin kurulması için yeraltındaki bölgelerin tercih edilmesinin basit birer tedbir neticesi olmayıp, kesin olarak bu bahsi geçen sembolik gizli düzenden kaynaklanan nedenlere dayandığını düşünmekteyiz.

* Bundan başka, Agarta’nın hep yer altında bulunmayacağı ve bu bahsedilen çağın sonunda –ki cifri hesaplamalarımıza göre yaklaşık 2052 yıllarına işaret etmektedir (ç.k.n.)-  ortaya çıkacakları ve öyle bir zaman gelecektir ki, Ossendowsky’nin ifadesiyle: “Agarta milletleri mağaralarından çıkacaklar ve yeryüzünde görüneceklerdir” ki onun bu son ifadesi şu ayetin bir gerçekliğine vurgu yapmaktadır:

96Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün Seddi yıkıldığı zaman, her dere ve tepeden akın edip çıkarlar.” {Enbiyâ, 96} (ç.k.n.) Ossendowsky, onun yer altı geçişinin “altı bin yıldan” bile daha eskiye dayandığını belirtir ve bu tarihin de tahminen, Manvantara’nın dört devresinin sonuncusu olan ve eski batılıların “Demir çağı” dedikleri “Kali-yuga”, yani “kara çağ”ın başlangıcı olduğuna karar verir. Demek ki, buradan anlıyoruz ki, onun yeniden günyüzüne ortaya çıkışı da yine bu çağın bitim tarihlerine denk gelmelidir.

* Ayrıca, Saint Yves doğumundan sonra hz. İsa’yı ziyarete gelen “Majik (ezoterik bilgi sahibi) kralların” Agarta’dan gelmiş olduklarını söyler –ki incelememiz boyunca hemen tüm peygamberlerin bu medeniyetle irtibata geçmiş oldukları konusuna değinmiştik daha önce-  ancak bu konuda başka belirgin bir açıklama yapmaktan kaçınmıştır. Yine bu kişilerin incilde geçen isimlerini biraz çözümlediğimizde, hiç şüphesiz ki rasgele seçilmemiş olduğunun farkına varılır. Şöyle ki:  sadece örneğin onlardan birisi olan “Melki-Or” ismi dikkati çekmektedir. Bu isim İbranicede “Işığın kralı” anlamına gelir. Öte yandan değindiğimiz bu ağır sembolizmi incilin diğer kısımlarında da görmekteyiz. Örneğin, Katolik öğretiye geçmiş olan tören ve dualarda İsa Mesih için “Sol Justitae” terimini kullandığı zaman bu Grekçe terimin gerçek anlamının kelam anlamında “Ruhsal Güneş” veya “Aydınlanmış Ruh” anlamlarında doğrudan bir bağlantı oluşturmaktadır mesih’i  davutun soyundan gelen aslan olarak tanıtırken diğer yandan da “Dünyanın Ruhsal Merkezi” olarak tanıtmaktadır ki, bu görüş açısı Agarta da yer alan iç güneşle bağlantılı olan bir kavramdır. Örneğin, yine güneşsel bir hayvan olan ve aslan burcuyla temsil edilen bu antik ve orta çağ dönemi hem mesihi temsil etmekle birlikte o zamanlarda agartanın temelini oluşturan adaletin ve kudretin bir sembolü olarak da kullanılırdı. Nitekim zodyaktaki aslan burcu, güneşin kendi has evi olarak gösterilmektedir. Dolayısıyla oniki ışık huzmesiyle gösterilen güneş sembolü agarta da yine, güneş olarak aydınlanmış ruh olan ve tradisyonun zirvesinde yer alan  Mesih isa ya ve on iki havarisine işaret etmektedir.

* Yine, Eski Mısır’da önemli bir tradisyonel Rahip-Kral olan Seth’in Agarta’ya gitmiş olduğu ve burada 40 yıl yaşadığı rivayet edilir, ardından 40 yıl gibi kısa bir sürede piramitlerin inşa edilmesiyle hieroglifler vasıtasıyla bu sembolik ezoterik bilginin duvarlara kodlanması dönemine denk gelir ki, Mısır kültürünün ani bir ivme ile bu kadar kısa bir sürede Firavunlar döneminde inşası ve hızlı gelişiminin bu ruhsal bağlantıyla bir ilgisinin ilişkisi olduğunu düşündürmektedir. Nitekim, bu 40 sayısı aynı zamanda bu demir çağının sonuna işaret eden 2012’ye (demir çağın sonu yani ALTINÇAĞ’ın başlangıcı) eklendiğinde yine agarta ile bağlantılı olan bir tarihe ulaşılır ki, 2012+40=2052 tarihini vererek yine tüm bu benzerliklerin tesadüf olamayacaklarını düşündürmektedir (ç.k.n., çevirenin kendi notu). Yine bu 40 sayısının onlarda “uzlaşmak” ve “prensibe geri dönüş” anlamına da geldiği görülmektedir. Örneğin, yine bu sayı ile oluşturulan tarihin önemli dönemeçlerinde ve devirlerinde Yahudi-Hristiyan tradisyonlarının ezoterik uzantılarında da çok sık rastlanması bunun bir kanıtıdır. Örneğin, 40 yıl süren tufan, israiloğullarının çölde 40 yıl dolaşmaları, kudüsteki Süleyman tapınağının inşasının yaklaşık 40 yıl sürmesi, Musa’nın sina dağında geçirdiği 40 gün, Hz. Muhammed’e peygamberlik verilmesinin 40 yıl içinde gerçekleşmesi, Hz. İsanın 40 gün süren çöldeki orucunu anımsayalım. Hiç şüphesiz daha bunlar gibi örneklere de değişik tarih içerisindeki olaylarda rastlamak mümkün görünmektedir.


 

Agarta’nın nerede olduğu meselesi ile ilgili çeşitli bulgular ek bilgiler

{Ferdinand Ossandowsky’nin yorumuna göre}

* Agarta ve onun yeryüzündeki fonksiyonu ile alakalı tüm bu ifşaatlarda ve belgelerde görüldüğü üzeredir ki, merkez bölge Orta Asya’da bulunan Moğolistan-Çin-Tibet sınırlarının kesiştikleri bir bölge olan ve çok önceden Gobi çölü merkezinde agartanın başşehri olan bir dağın bulunduğu bir ada yer alan etrafı karalarla çevrili bükü bir denizin tam ortası olarak gösterilir ki, burası daha sonra kuraklaşarak yeraltına inmiş ve gobi çölü de sonradan üzerine kapanarak agartanın bu görülebilen sahanlığını görüş mesafesinden yer altına indirmiştir. Dolayısıyla, Ari ırkın yayılma merkezinin de, Hitler’in de boş bir çalışma eseri bu bölgede arama yapmasının tesadüf olamayacak bir dizi çalışmanın da desteklediği bilgilere göre, ezoterik kaynaklarda da bilindiği gibi, bir zamanlar deniz olan Gobi çölü bölgesi olduğunu kanıtlamaktadır.

* Yine kendisini Saint Germen Kontu olarak tanıtan ve 1972 yılında (Fransız Radyo Televizyon Kurumu) kameraları önünde titiz bir denetim altında kurşun bir teli altına dönüştürerek agartadaki ilim ve gizli sırlar hakkında bazı ipuçları açıklayan Richard Chanfrey de -yine en büyük agarta araştırmacılarından birisi olan Fransız araştırmacı-yazar Saint Yves d’Alveydre’nin daha önceden yapmış olduğu gibi- Agarta’nın konumunu yerin derinlikleri olarak işaret etmektedir:

“Agarta, diyor Saint germen devamında sözüne, yer altı dünyasıdır. Çünkü, dünyanın içi dolu değil aksine oyuktur. Büyük üstadlara göre, agarta Hermes’in yirmi iki arkanı ve kutsal alfabenin yirmi iki harfi içinde Mistik sıfırı temsil eder. Mistik sıfır, ezoterik olarak “Bulunamaz”dır.

Öyle ki, Agarta’nın girişine ulaşmak güçtür, çünkü birinci sahanlığı yerin 2400 metre altında bulunur. Girişi ise, insanların ve hayvanların ve yeryüzünün çeşitli bölgelerine serpiştirilmiş olan üslerden gelen aygıtların geçebilecekleri, yeterli bir büyüklükledir. Volkanik kökenli doğal kanallar bu bölgenin kalbine kadar inerler. Agarta’nın ilk salonunun uzunluğu 800 metre, genişliği 420 metre ve yüksekliği de 110 metredir. Bu giriş, içi oyuk bir piramittir. Bu salondan yer altı dünyasına doğru kanallar çıkarsa da, agarta sakinlerinin çoğu oralarda yaşayamazlar, çünkü oranın atmosferi onlara uygun değildir. Orada korkunç bir sıcaklık hükmeder. Fakat bununla birlikte dünyanın merkezine doğru inildikçe oradaki oyuk dünya içinde yaşayan varlıklar da vardır ki, bunlar agarta dışında olan bir medeniyettir ve doğrudan Atlantislilerin inisiyeleri olan çok daha eski bir medeniyettir ki –bunların Kur’anda ki bir isimlendirmesinin “Dabbet-ül Arz, yer altı yaratıkları” olarak geçtiklerine dair işaretler vardır (ç.k.n.).”

* Öte yandan, bunların pek çoğu buradan yeryüzüne hiç çıkamazken, bu kudrete sahip olan az bir azınlık ise, zaman zaman bu işi özel şartlara göre yapılmış ve ona göre ayarlanmış bir teknoloji içeren ve yolculukları sayesinde atmosferin şartlarına dayanabilen,  “Uçan Daireler (UFO olarak da bilinen)” vasıtasıyla gerçekleştirirler. Bir kere üsse ulaştılarmı, bundan sonra dünyanın dış yüzeyine uyum sağlarlar, hatta görünüşte tüm diğer insanlar gibi insanların arasına katılarak normal bir yaşam sürdürebilirler.

* Agarta’nın yeryüzüne açılan çeşitli giriş kapıları mevcuttur ve oraya götüren başlıca BEŞ GİRİŞ bulunduğu ifade edilir: Himalaya dağları arasındaki, Gobi çölünde, Agartanın başkenti Şambala’ya çıkan bir giriş, Sainy Michel tepesinde bir giriş ile Britanya’daki Broceliyand (Brocéliande) ormanında yer alan eski kent Néant Petruis’te ve Gize’deki Büyük Sfenks’in ayakları arasında bulunan bir giriş agarta’ya gitmektedir.  

 

Agarta’nın organizasyonu ve öğretisi meselesi ile ilgili çeşitli bulgular ek bilgiler

{Saint Yves d’Alveydre’nin yorumuna göre}

Agarta'nın Organizasyonu

* Saint Yves tarafından yeniden keşfedilmiş olan, dünya üzerindeki ert eski tradisyon ile en eski zihinsel ve sosyal yapıyı güvencesi altındabulunduran otorite, yeryüzünün en eski üniversitesi olan Paradeşa' da bulunmaktadır. Bunları kaleme aldığı dönemde (1886) dünyanın öğretim birliğinin yaşları şöyleydi:


Muhammed'in ... 1264 yıl.
İsa Mesih'in ...... 1886 yıl.
Musa'nın ........... 5647 yıl.
Manu'nun ..... 55647 yıl.  

Paradeşa'nın yüksek rahiplerinin üniversitelerini halk kitlelerinden gizlemelerinin sebebi nedir? Gizlemişlerdir, çünkü onların harika bilimleri, tıpkı bizim bilimimiz gibi kötülüğü, Tanrı karşıtını, Mesih karşıtım. anarşinin genel yönetimini tüm insanlığa karşı silahlandırmakta kullanılırdı,
Sırlar ancak ve ancak Musa ve İsa Mesih' in verdikleri sözlerin Hıristiyanlar tarafından tutulmasından. yani yeryüzündeki anarşinin yerini Sinarşi'ye bırakmasından sonra yürürlükten kaldırılacaktır.
Bununla birlikte, kendiliğinden inisiye olan Saint Yves, öğretebilecek olduklarını söylemeyeceğine ilişkin hiç kimseye herhangi bir söz vermemiştir, bunlar insanlığın çıkarlarına ters düşse bile. Demek ki, Ram Devresi'nin başkent tapınağında, ismi şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği" anlamına gelen Agarta' da kendisini izlememize izin verilmiştir. Bu mistik ad ona M.Ö. 3000 yıllarında, İrşu'nun bölücü hareketinden sonra verilmiştir.

Peki, Agarta nerededir? Bu hususta şu aydınlatıcı bilgiler şimdilik yeterlidir: Ram' dan (Rama)" önce merkezi güneş kenti Ayodhya' da idi. Ram' dan 3000 yıl sonra (M.Ö. 3700) ilk yer değişimini yaşadı. İrşu'dan 1400 yıl sonra (M.Ö. 1800) ikinci bir değişim yaşadı; bunu milyonlarca Asyalı bilirdi. Ancak, bunlar arasında Himalayalar bölgesindeki yeni konumu hakkında bilgi vererek sadakate ihanet edecek tek birini bile bulmak mümkün değildir.

* Agarta'nın kutsal ülkesi bağımsızdır, sinarşik olarak organize edilmiştir ve halkının nüfusu 20 milyon kadardır, Orada bizim acı verici mahkemelerimize ve cezaevlerimize rastlanmaz. Ölüm cezası asla uygulanmaz. Güvenlik kadro¬su aile babalarından oluşur. Suçlular inisiyelerin ve hizmet punditlerinin ellerine terk edilir; ancak iki taraf da daima barış istediğinden her verilmiş olan zararın ardından bunun giderilmesi için isteyerek, gönüllü şekilde onarıma ve tazmin etmeye girişilir. Orada bizlerin sinarşik olmayan uygarlıklarımızın büyük acılarının, yani geniş yığınların sefaleti, fahişelik, ayyaşlık, yöneticilerin acımasız bireyciliği. yönetilenlerin bozguncu zihniyeti, her türden ihmal ve yetersizlik gibi niteliklerin hiç birine rastlanamayacağını söylemeye gerek yok. Bu ülkenin bölgelerinin başına yerleştirilmiş olan Rajalar (ya da Raca) yüksek seviyeden inisiyelerdir. Onların hakimliklerinde etkili ve buyurgan bir karakter vardır ve bu husus Yahudiler Misyonu'nda incelenmiştir.

* Agarta' da kast yoktur. Hindu paryalarının en sonuncusunun bile çocuğu kutsal üniversiteye kabul edilebilir ve oradan çıkmasına ya da orada liyakatlerine göre tüm hiyerarşi derecelerine ulaşarak kalmasına da İzin verilir. Takdim, çocuğunu adayan anne tarafından doğumdan hemen sonra yapılır. Bu, Kuzu Devresi'nin tüm tapınaklarının Nazareatı' dır. Şimdi de en aşağıdan başlayarak zirveye doğru Agarta' nın merkezi organizasyonuna bakalım. Milyonlarca Dvija ("iki kere doğmuş" demektir) ve Yogi( Tanrı ile birleşmiş anlamına gelir) Agarta'nın simetrik biçimde bölünmüş olan dış mahallelerinde yaşarlar ve başlıca yeraltı yapılarına dağılmış durumdadırlar."

* Onların üstünde beş bin Pundit ("Bilgin" anlamındadır) öğretimi sağlar ve iç güvenlik görevini yerine getirirler. Onların sayısı Veda dininin hermetik (gizli, örtülü) köklerinin sayısına karşılık gelir. Bunların ardından, giderek nüfusu daha azalan yarım daireler şeklinde, 365 Bagvanda' dan ("kardinal" demektir) oluşan güneşsel bölgeler gelir. Bundan sonra gelen çember, Agarta'nın merkezine en yakın olandır. Yüksek İnisiyasyon'u temsil eden 12 üyeden oluşur. Bunların sayısı, diğerlerinin yanısıra Zodyak'ın 12 burcuna da karşılık gelir. 55.700 senedir tüm sanatların ve bilimlerin gerçek sentezini içeren kütüphaneler, ilahiliğe saygısı olmayanlara kapalıdır. Bunlar yerin derinliklerinde bulunurlar. Ram Devresi'ne ait olan bölümleri, Koç İmparatorluğunun ve kolonilerinin bulunduğu bölgelerin yeraltIarında yerleştirilmiştir. Daha önceki devrelerin kütüphaneleri ise denizlerin ve tufan öncesi Amerika'nın yeraltı yapılarına dek uzanmaktadır. Paradeşa'nın gerçek üniversite arşivleri binlerce kilometre uzunluğundadır. Avrupa genel anarşik yönetimini bırakıp üçlü Sinarşik yönetime geçtiği gün, Binbir Gece Masalları'ndakileri andıran bu harikalar ve daha birçokları onun ilk Anfiksiyon vari Öğretim Birliği'ne kapılarını açacaklardır..

 

Agartha ve Öğretim Fonksiyonu

* Her öğrenci, sonuncu basamağa kadar yükselmek için, birinci basamaktan başlamalıdır. Hz. Musa, Pisagor, Salon, Zerdüşt, Krişna, Daniel, Vb. böyle yaptılar. Paradesa'ya giren Newton aynı şeyi yapmak zorunda kalacaktı, ya ABC'ye yeniden başlamak gerekiyordu ya da uzaklaşmak ...
Saint - Yves'in «Yahurdiler Misyonu» eserinde Sözü edilmiş olan bir Evrensel Dil vardır: Vattan. Aziz Jean'in bahsettiği de budur. Bu dil, sadedir; prensiplerinde ve bazı sınırsız uygulamalarında, bilgecedir. Kalabalık Dwija'lar kitlesi, bu dilin etüdüne devam eder ve onu doğaüstü keşifler için kullanır. Kutsal diller etüdü, İlahi Zihin'in asli yapısına ilham ettiği zaman, kontrol edilmeler dönemi başlar. Dwija, sınavları yüz akıyla geçirdikten sonra, kendini Yogi olmaya götüren etütleri izlemeye baslar . Batı'da tüm bildiklerimiz ve tüm diğer bilmediklerimiz, orada, Öğretim misyonerleri olarak eşsiz üstadlar tarafından öğretilmiştir. Küremizin ateşten derinliklerinden, yeraltı gaz ve tatlı ya da tuzlu su akıntılarına denizlerin dipsiz derinliklerine,küremizin enlemesine ve boylamasına manyetik akımlarına,havanın görünmez yapısına, elektriğe, mevsimleri oluşturan Evrensel Ahenge kadar, hepsi{tüm bilgiler ) derinleştirilmişti. Fizik ve kimya öyle bir dereceye yükseltilmiştiki, biz beşeriyet, bunları ortaya koysaydık dahi yine de kabullenemezdik.Bu,ne bir böceğin ve bir bitkinin sayımı yapılmasıyla elde edilmiştir ve ne de inanılmaz (sayıdaki} bir deney ve gözlemler  birikiminin bir sonucudur. Bizzat ölümün sırlarına dahi nüfuz edilmiştir Agartha' da.

* Agartha'nın muhafaza etmekte olduğu şaşkınlık verici deneyler birikimi arasında, (Beşeri Ayıklanma'ya (Selection humaine) ilişkin olanları Olağan üstü bir dereceye yükselir. Ram Devri' bilginleri, insan fizyolojisinin alt ve üst sınırları [konusu] gibi, türlerin esrarı [hakkındaki bilgilerini] derinleştirme cesaretini gösterdiler. Görünmez krallıklar ile bağlar, Uykunun yasaları, Spiritüel gelişime elverişli olan. besin rejimleri, psişik güç, rüyalar,uyutulmuş bedeni bırakarak uyanma tarzı, bütün bunların hepsi etüt edildi, uygulandı, tanındı, Agartada. Fakat, zekası, duygusu ve sezgisi hiç bir ödün vermeyen bir dürüstlükte olmadan ve ilahi Bilim'in kontrolü olmaksızın Sonsuzluğun Kapıları'nı zorlayarak açmaya kalkışanların vay haline! İşte bu sebeple, Irshou , sapması gibi, İlahiliğe, korkunç saygısızlıklar, yapıldıkIarı her yerde kendilerine korkunç cezaları cezbederler . . Böylece (geçmiş bir devirde verilmis olan bazı) cezalar halen son bulmadılar.

* Agartha'dan kovulan yerleşik kabileler arasından biri sayısız insan kurban etmelerle Hindistanı kana bulayan ve Kelt rahiplerl (Druides) zamanlarının en iğrenç karanlık, yollarını yineleyen Sivaistler  kabilesidir. Agaitha tarafından tedricen önlenmişse de, etkinlikleri halen devam etmektedir.
Agartha'dan dışarı atılan göçebe kabileler arasında, Çingeneler ( Bohemien) yer alır. Onlar, inisiyeler ile eski temaslarının yüzeysel, bilgileri ve belli belirsiz anılarıyla dolu olarak, bir sürü batıl itikat içinde yitip giden şaşırtıcı uygulama ve yöntemlerini Avrupa'da dolaştırmaktadırlar. Bu zavallı insanlar ilk vatanlarına yani Agartha'ya, dünyaya Sinarşi yeniden getirilmiş olduğu zaman geri dönecekler.
Agartha'dan dışarı, atılanlardan söz ederken Hint Fakirleri'ni anmamak elde değil. Bunlar, çoğunluklada, Agartha'daki etütleri yüksek aşamalardan önce durdurulmuş olan ve kendilerini, Orta çağ'ın dilenci keşişlerininkine benzer bir dinsel yaşama adayan, Agartha'nin eski öğrencilerindendir. Onlar,ezoterik öğrenimin İlahi Kürsüsü'nden bir kaç kırıntıyı, en ücra Hint köylerinin içlerine kadar götürmüş ve böylece Agarta'nın varIığının tüm Hint'te daima devam ettiğini ispatlamışlardır.

* Hiç kimse çalışma defterlerinin orijinal metinlerini Agartha'dan dışarıya beraberinde götüremez. Bilgilerin sadece hafızada muhafaza edilmesi gerekmektedir. Tıpkı İ.Ö. VI. yüzyılda olduğu gibi: Bir gezintiden sonra hücresine (odasına) dönen “Sakya Muni (Buddha)”, sessizce hazırlığını yaptığı devrim hareketini gerçekleştirmek için üzerinde hesaplar yaptığı (tasarılarını kaydettiği) not defterlerinin artık yerinde durmadığını farkedince korkunç bir çığlık attı. Brahatmah'ın kaldığı merkezi tapınağa koşması boşuna oldu. Kapılar acımasızca kapalı kaldılar. Uzun bir süre boyunca tüm majiyi  güçlerini seferber etmesi yine boşuna oldu. Ulu Hiyerarşi, hepsini tahmin etmişti ve hepsini önceden biliyordu. Budizm'in kurucusunun hiç vakit kaybetmeden uzaklaşması ve hafızasında zapt edebildiklerini hızla ilk müritlerine dikte ettirmesi gerekiyordu. Fakat, dikkat edilirse, burada açıklanan kutsal Agartha, kötüyü değil ilk zamanlarda iyiyi temsil etmekteydi ki, bilhassa bağnazlığın karşısındadır. Agartha, uyguladığı tüm sanat ve bilimler ile tüm Gizemler'in sentezini, kendilerine tedricen vermek için beyaz ırkın kendisinden sadece, bir sinarşik hareket beklemektedir ve zamanı geldiğinde de yine o Sinerji gerçekleşecektir..

 

 


KONUYLA İLGİLİ İNGİLİZCE KAYNAK KİTAPLAR -RELATED TOPICS OTHER ENGLISH BOOKs- RELIGION BOOKs: Religion Books BIOGRAPHY BOOKs: Biographies & Autobiographies ART&PHOTOGRAPHY BOOKs: Art & Photography Books MEDICAL BOOKs: Medical Books ARTHITECHTURE BOOKs: AbeBooks - Architecture Books MIND&SPIRITUAL BOOKs: Body, Mind & Spirit Books HISTORY BOOKs: History Books EDUCATION BOOKs: Education Books NATURE BOOKs: Nature Books

Son Güncelleme (Cumartesi, 22 Aralık 2012 08:34)

 "I have always imagined that paradise will be a kind of library." Her zaman Cennet'in Kitaplardan oluşmuş bir çeşit kütüphane olduğunu hayal ettim.. - Jorge Luis Borges -

Yorumlar  

 
0 #2 aslan muta 07-02-2015 20:33
peru cusco machu picchu yecüc mecüc seddi gerçekçi yer
Alıntı
 
 
0 #1 uğur ada 22-01-2015 11:52
Çin seddi moğol akınlarını durdurmak için değil,Türk akınlarını durdurmak için yapıdı.Zira moğollardan önce Türklerin mutlak hakimiyeti vardı orta asya da.Çin seddi m.s 200 lü yıllarda birleştirildiği yazmakta vikipedia'da.Yani moğollar için yapılmadı.
Alıntı
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

[GTranslate]
English French German Italian Portuguese Russian Spanish
Facebook Sayfamız
Arama
İSLAMİ BİLGİLER

 

Peygamberler Tarihi

Siteye Üye ol
RSS {Siteye Abone ol}
Kimler Online
Şu anda 12 konuk çevrimiçi