ANA MENÜ
Kimler Online
Şu anda 23 konuk çevrimiçi

"Kıyamet Gerçekliği, Kur'an-ın Asrın İdrakine Dersidir"

Kur'an'da Kıyamet Gerçekliği'ne İşaretler

Kur'an ve Kıyamet Gerçekliği


KUR'AN'DA KIYAMET GERÇEKLİĞİ'NE İŞARETLER

{İŞARAT-UL AHİR-UZ ZAMAN}


2011 Murad Uhray tarafından yazıldı,

(Kaynak: Müellifin Zamanın Sahipleri (Sahib-üz Zaman isimli eseri)..

“Ümmetimden bir taife, Kıyamete kadar hak üzerinde galip olarak gidecektir.” 

Hz. Muhammed (SAV)

Konuşan Yalnızca Hakikattir.."

 

ONBEŞİNCİ PENCERE 

ONBEŞİNCİ MESELE: Kıyamet Gerçekliği’nin ilk harfleri Kaf () ve Kef () harflerine ve son harfi Ya () harfine baktığı gibi;

ﻰﻳﺂﻣﻪﺓ ﻪﺭﭼﻪﮐﻟﻳﻐ

müellifinin zuhurunun ve veladetinin çıkış yeri olan;

ﺎﻓﺎﺴ

 

“KAFKASYA” ismi dahi, makam-ı cifrisi “276” olarak Kıyametle Gerçekliği’ni ve Müellifini işaret ederek remzen gösterir. Dolayısıyla Kur’ân’da ekseri Kıyamet ve âhirzamanla ilgili kelimelerin başlarında bulunan bu KAF () harfi, müellif için bir ism-i azâmın baş harfi hükmüne geçmiş olup; ayrıca kıyametten detaylı bir şekilde bahseden Kıyamet, Kamer ve Kadir surelerindeki bazı ayetler Kıyamet Gerçekliği’ne kuvvetli bir tarzda işaret ederek; özellikle Kıyamet suresinin  1.  ve 19. ayetleri müellifin eserlerine bu ismi vermesinin en önemli sebeplerinden birincisini ve en önemlisini oluşturur. Örneğin, Kıyamet suresinin özellikle 16, 17, 18 ve 19. ayetleri kıyametin düzenlenmesi, buna ilişkin bilginin okutulması ve açıklanmasından açık bir şekilde bahseder:

لَا تُحَرِّكْ بِه لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِه ﴿١٦﴾ اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُ ﴿١٧﴾ فَاِذَا قَرَاْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُ ﴿١٨﴾ ثُمَّ اِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ ﴿١٩﴾

O’nu (Kıyameti) çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma. Şüphesiz, O’na ait bilgiyi toplamak ve okutmak bize aittir. O halde biz onu okuduğumuz sırada okunuşunu takip et. Sonra, onu açıklamak da bize aittir.

{Kıyamet, 16-19}

 

16. ayetin makam-ı cifrisi, şeddeli ra bir ra (200) ve ayetin sonundaki vakıf bir ta (9) sayılmak şartıyla 1376 yaparak hicri 13. asrın sonunda ortaya çıkacak olan ve kıyametin habercisi olan bir esere, yani kıyamet gerçekliğine remzen işaret ettiği gibi; şeddeli ra iki ra (400) sayılmak şartıyla 1576 yaparak kıyametin yaklaşma zamanının çabuklaşmasından, yani zamanın akış hızının iyice artmasından harika bir şekilde haber verir. Yine benzer şekilde, 17 ve 19. ayetlerde geçen;

اِنَّ عَلَيْنَا جَمْعَهُ وَقُرْاٰنَهُ ثُمَّ عَلَيْنَا بَيَانَهُ

Şüphesiz, O’na ait bilgiyi toplamak ve okutmak sonra, onu açıklamak bize aittir.

cümlesinin makam-ı cifrisi şeddeli mim ve nunlar birer olmak üzere ve kuvvetli te’kidi gösteren ayetlerin sonundaki ikişer defa tekrar eden ha’yı atıf iki he (10) ve ya’i vakıf iki ya (20) sayılmak şartıyla 1476 yaparak hicri 14. asırda hem kıyamet bilgisinin toplanması ve okunması görevini yapan ve hem de ona ilişkin gaybî bilgiyi detaylı bir şekilde açıklayarak haşri ve ahiretin varlığını kıyametin gelmesi noktasında isbat ederek iman-ı tahkikiyi neşreden bir eserin hem kendisine ve hem de müellifinin cifir değerine tam tevafuk ederek kuvvetli bir şekilde remzen ve dalaleten işaret eder. Ayrıca bu ayetlerde vurgulanan, جَمْعَهُ “Toplanmış” kelimesi Kıyamet Gerçekliği eserlerinin çeşitli ilmi eserlerden, doğu ve batıdaki tüm ilmi kaynaklardan ve önemli Kur’ânî kaynaklardan faydalanarak ve araştırmaya ve tetkike dayalı tahkiki bir surette toplanarak oluşturulmuş bir eserler bütünü olduğuna  işaret eder. Ayrıca bu “Cem’ahû” ifadesi, bir başka  manada “Birleştirilmiş” anlamında kıyamet gerçekliği eserlerinden, جَمْعُ ﺍﻹﻀﺎﻓﻴّﺔَyani Allah’ın Vahdaniyetini ve Ehadiyyetini modern teorik Fizik ve Matematik yoluyla, daha önce teorik fizik veya matematikle ilgili hiçbir akademik çalışmada rastlanmayan bir üslup ve tarzda Kur’anın bazı semavi müteşabih ayetlerinin Matematik ve Fizik Lisanıyla tefsirini yaparak Allah’ın varlığını ve Bir olması gerektiğini kuvvetli delillerle isbat eden “Birleşik Alan Teorisi”ne remzen bakar ve işaret eder. Ayrıca diğer bir kısım eserlerdeki kıyamet sürecinin okutulması ve isbat edilmesine de işaret eder. Ayrıca bu ayetlerden bir önceki ayette geçen “Tuharrik bihi Lisaneke” ifadesi de, bu “Cem’ahu” ifadesiyle işaret   edilen bu eserlere bakmaktadır ki, iki cümle ortadaki işaret edilen lafzı aralarına alarak kelimeleri adeta atom, zerreler ve küreler gibi hareket ettirerek kendi lisanlarıyla konuşturduğu gibi; kıyamet gerçekliği eserlerindeki her bir parça eserin varlık aleminin hakikatini dualiteye sahip olan ikişer bilim dalını içerisine alarak, zamanın 100 senelik bir mesafesine bakarak o meseledeki ilmi bakış açısını tecdid eder. Zerrelerin ve Kürelerin hareketlerini kendi kanunlarının  tabi olduğu Lisanlarla, yani fen bilimleriyle konuşturur ki, aynı tarzda oluşturulmuş ve açıklanmış olan ve Kainat kitabından okutularak düzenlenmiş birer kanunlar manzumesi olduğunu ve hepsinin gerçek ve tek hareket ettirici kuvvetinin, kaynağının ve tabi oldukları kevni kanunların aynı müessirin eseri olduğunu ilan ve isbat eder. Evet, kıyamet gerçekliğindeki her bir parça eser, ikişer ilim dalını kapsayan ikişer lisanla, sözgelimi Matematik-Fizik, Kimya-Biyoloji, Tarih-Coğrafya, Arkeoloji-Jeoloji, Felsefe-Mantık, Sosyoloji-Ekoloji, Astrofizik-Biyokimya gibi v.b. iç içe geçmiş ilimlerin mütedahil bölümlerini Vahidiyyet ve Ehadiyyet çerçevesinde ortaya çıkartarak 55 Lisanla iman-ı tahkikiyi bu ilimlerin kendi lisanıyla ahir zaman ve kıyamete bakan vechini yakalayarak ilan ve isbat eder. Hem ayrıca, bu eserlerin Arapça olmayarak; müellifin kendi Lisanı olan Türkçe te’lif edildiğini remzen işaret eder.

- Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla -

“1: Kâf. Şerefli Kur'ân'a andolsun. 2: Aralarından bir uyarıcının gelmesine şaştılar da, kâfirler şöyle dediler: «Bu şaşılacak bir şeydir.» 3: «Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (dirileceğiz)? Bu, akla uzak bir dönüştür.» 4: Biz, toprağın onlardan neleri eksilttiğini kesinlikle bilmekteyiz. Yanımızda o bilgileri koruyan bir kitap vardır. 5: Bilakis onlar, hak kendilerine gelince yalanladılar. Şimdi onlar şaşırmış bir haldedirler. 6: Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız! Onda hiçbir çatlak da yok. 7: Yeryüzünü de döşedik ve ona sabit dağlar koyduk. Orada gönül açan her türden (bitkiler) yetiştirdik. 8: Allah'a yönelen her kula gönül gözünü açmak ve ibret vermek için (bütün bunları yaptık). 9: Gökten bereketli bir su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. 10: Kullara rızık olması için birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik. Ve o su ile ölü toprağa can verdik. İşte hayata yeniden çıkış da böyledir. 11: Kullara rızık olması için birbirine girmiş, küme küme tomurcukları olan uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik. Ve o su ile ölü toprağa can verdik. İşte hayata yeniden çıkış da böyledir. 12: Onlardan önce Nuh kavmi, Res halkı ve Semûd da yalanlamıştı. 13: Âd ve Firavun ile Lût'un kardeşleri de (yalanladılar). 14: Eyke halkı ve Tübba' kavmi de. Bütün bunlar peygamberleri yalanladılar da tehdidim gerçekleşti! 15: İlk yaratmada âcizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler. 16: Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız. 17: İki melek (insanın) sağında ve solunda oturarak yaptıklarını yazmaktadırlar. 18: İnsan hiçbir söz söylemez ki, yanında gözetleyen yazmaya hazır bir melek bulunmasın. 19: Ölüm sarhoşluğu gerçekten gelir de: İşte (ey insan) bu, senin öteden beri kaçtığın şeydir, denir.  20: Sûr'a üfürülür; işte bu, geleceği vâdedilen gündür.  21: Herkes, yanında bir sürücü ve bir de şahitle beraber gelir. 22: Andolsun sen bundan gaflette idin; derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir (denir). 23-26: Yanındaki arkadaşı: İşte yanımdaki hazır, der. (İki meleğe şu emir verilir:) Haydi ikiniz her inatçı kâfiri, hayra bütün gücüyle engel olanı, azgın şüpheciyi cehenneme atın; Allah ile beraber başka ilâh edineni, şiddetli azaba birlikte atın! 27: Müşrikin arkadaşı (şeytan) der ki: Rabbimiz! Ben onu azdırmadım. Fakat kendisi derin bir sapıklık içindeydi. 28: O esnada (Allah) buyurur: Huzurumda çekişmeyin! Ben size daha önce uyarı göndermiştim! 29: Benim huzurumda söz değiştirilmez ve ben kullara asla zulmedici değilim. 30: O gün cehenneme «Doldun mu?» deriz. O da «Daha var mı?» der. 31: Cennet de takvâ sahiplerine yaklaştırılır; (onlardan) uzakta olmayacaktır. 32-33: İşte size vâdedilen cennet! Ki o, Allah'a yönelen, emirlerine riayet eden, görmediği halde Rahmân'dan korkan ve Allah'a yönelmiş bir kalp ile gelen kimselere mahsustur.  34: Oraya selâmetle girin. İşte bu, ebedî yaşamanın başladığı gündür. 35: Orada kendileri için diledikleri her şey vardır. Katımızda dahası da vardır. 36: Biz, onlardan önce kendilerinden daha güçlü olan, diyar diyar dolaşan nice nesilleri helâk etmişizdir. Kurtuluş var mı? 37: Şüphesiz ki bunda aklı olan veya hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır. 38: Andolsun biz, gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize hiçbir yorgunluk dokunmadı. 39: (Rasûlüm!) Onların dediklerine sabret. Güneşin doğuşundan önce de, batışından önce de Rabbini hamd ile tesbih et. 40: Gecenin bir bölümünde ve secdelerin ardından da O'nu tesbih et. 41:  Seslenenin  yakın  bir  yerden  sesleneceği güne (kıyamet gününe) kulak ver. 42: O gün insanlar bu sesi gerçekten işiteceklerdir. İşte bu, çıkış (yeniden diriliş, haşir) günüdür. 43: Şüphesiz biz diriltir ve öldürürüz. Dönüş de ancak bizedir. 44: O gün yer yarılır, onların üzerinden süratle yarılıp açılır. Bu, bize göre kolay olan bir haşirdir. 45: Biz onların dediklerini çok iyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorlayıcı değilsin. Tehdidimden korkanlara Kur'ân'la öğüt ver..

   

{Kâf, 1-45}


- Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla -

“1: Kıyamet gününe yemin ederim. 2: Kendini kınayan (pişmanlık duyan) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz). 3: İnsan, kendisinin kemiklerini biraraya toplayamayacağımızı mı sanır? 4: Evet, bizim, onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz yeter.  5: Fakat insan önündekini (kıyameti) yalanlamak ister.  6: «Kıyamet günü ne zamanmış?» diye sorar. 7-9: İşte, göz kamaştığı, ay tutulduğu, güneşle ay biraraya getirildiği zaman! 10: O gün insan, «Kaçacak yer neresi!» diyecektir. 11: Hayır, hayır! (Kaçıp) sığınacak yer yoktur! 12: O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur. 13: O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir. 14: Artık insan, kendi kendinin şahididir. 15: İsterse özürlerini sayıp döksün. 16: (Rasûlüm!) onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma. 17: Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir.  18: O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. 19: Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir. 20-21: Hayır! Doğrusu siz, çarçabuk geçeni (dünya hayatını ve nimetlerini) seviyor, ahireti bırakıyorsunuz. 22: Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. 23: Rablerine bakacaklardır (O'nu göreceklerdir). 24: Yüzler de vardır ki, o gün buruşacaktır;  25: Kendilerinin, bel kemiklerini kıran bir felâkete uğratılacağını sezeceklerdir. 26: Artık gözünüzü açın! Ne zaman ki can köprücük kemiğine dayanır, 27: «Tedavi edebilecek kimdir?» denir. 28: (Can çekişen) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlar. 29: Ve bacak bacağa dolaşır. 30: İşte o gün sevkedilecek yer, sadece Rabbinin huzurudur. 31: İşte o, (Peygamber'in getirdiğini) doğru kabul etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32: Aksine yalan saymış ve yüz çevirmişti.  33: Sonra da çalım sata sata yürüyerek kendi ehline (taraftarlarına) gitmişti. 34: Lâyıktır (o azap) sana, lâyık! 35: Evet, lâyıktır sana (o azap) lâyık! 36: İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! 37: O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi? 38: Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti. 39: Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti. 40: Peki (bunları yapan) Allah'ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?

{Kıyamet, 1-40}


- Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla -


“1: Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. 2: Onlar bir mucize görürlerse hemen yüz çevirirler ve: Eskiden beri devam edegelen bir büyüdür, derler. 3: Yalanladılar ve kendi heveslerine uydular. Halbuki her işin ulaşacağı yeri vardır.   4: Andolsun onlara, kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir. 5: Bu büyük bir hikmettir. Fakat (yüz çevirene) uyarılar ne fayda verir! 6: Çağıranın görülmemiş bir şeye çağırdığı gün, sen de onlardan yüz çevir. 7-8: Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde ve dâvetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler: Bu, çok çetin bir gündür! derler. 9: Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladı, hem de kulumuzun yalancı olduğunda ısrar ederek: O, delirdi, dediler. Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandı. 10: Bunun üzerine, Rabbine: Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek yalvardı. 11: Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık.  12: Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık. (Her iki) su, takdir edilmiş bir işin olması için birleşmişti. 13: Nuh'u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış  gemiye bindirdik.  14: İnkâr edilmiş olana (Nuh'a) bir mükâfat olmak üzere gemi, gözlerimizin önünde akıp gidiyordu. 15: Andolsun ki onu bir ibret olarak bıraktık, ibret alan yok mudur? 16: Benim azabım ve uyarılarım nasılmış! 17: Andolsun biz Kur'an'ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu? 18: Âd kavmi (Peygamberleri Hûd'u) yalanladı da azabım ve tehdidim nasılmış (gördüler). 19: Biz onların üstüne, uğursuzluğu devamlı bir günde dondurucu bir rüzgâr gönderdik. 20: O rüzgâr, insanları, sökülmüş hurma kütükleri gibi yere seriyordu. 21: Nasılmış benim azabım ve uyarılarım! 22: Andolsun biz Kur'an'ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu? 23: Semûd kavmi de uyarıcıları yalanladı. 24: «Aramızdan bir beşere mi uyacağız? O takdirde biz apaçık bir sapıklık ve çılgınlık etmiş oluruz» dediler. 25: «Vahiy, aramızda ona mı verildi? Hayır o, yalancı ve şımarığın biridir» (dediler.) 26: Yarın onlar, yalancı ve şımarığın kim olduğunu bileceklerdir. 27: Gerçekten onları imtihan etmek için dişi deveyi gönderen biziz. Sen onları gözetle ve sabret. 28: Onlara, suyun aralarında paylaştırıldığını haber ver. Her biri kendi içme sırasında gelsin.    29: Arkadaşlarını çağırdılar, o da (bundan cür'et alarak) kılıcını kaptı ve deveyi kesti. 30: (Bu azgınlara) azabım ve uyarılarım nasıl oldu! 31: Biz onların üzerlerine korkunç bir ses gönderdik. Hemen hayvan ağılına konan kuru ot gibi oluverdiler. 32: Andolsun biz Kur'an'ı, anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?  33: Lût'un kavmi de uyarıcı peygamberleri yalanladı.  34-35: Biz de üstlerine taş (yağdıran bir fırtına) gönderdik. Ancak Lût ailesi müstesna, katımızdan bir nimet olarak onları seher vaktinde kurtardık. Biz şükredeni işte böyle mükâfatlandırırız. 36: Andolsun ki, Lût onları bizim şiddetli azabımızla uyardı. Fakat onlar bu tehditleri kuşkuyla karşıladılar. 37: Onlar Lût'un misafirlerine karşı kötülük yapmayı planlamışlardı. Hemen biz onların gözlerini silme kör ettik. «Haydi azabımı ve uyarılarımı tadın!» (dedik). 38: Bir sabah kendilerine, yakalarını bir daha bırakmayacak olan bir azap gelip çattı. 39: İşte azabımı ve uyarılarımı tadın! (denildi). 40: Andolsun biz Kur'an'ı, öğüt almak için kolaylaştırdık. O halde düşünüp ibret alan yok mu?  41: Şüphesiz Firavun'un kavmine de uyarıcılar gelmişti. 42: Lâkin onlar bütün âyetlerimizi yalanladılar. Biz de onları güç ve kudretimize lâyık bir şekilde yakaladık. 43: Şimdi sizin kâfirleriniz, onlardan daha mı iyidirler? Yoksa kitaplarda sizin için bir berât mı var? 44: Yoksa «Biz, intikam almağa gücü yeten bir topluluğuz» mu diyorlar? 45: O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır. 46: Bilakis kıyamet onlara vâdedilen asıl saattir ve o saat daha belâlı ve daha acıdır. 47: Şüphesiz suçlular sapıklık ve çılgınlık içindedirler. 48: O gün yüzüstü ateşe sürüklendiklerinde «Cehennemin elemini tadın!» denir. 49: Biz, her şeyi bir ölçüye göre yarattık. 50: Bizim buyruğumuz, bir anlık bakış gibi, bir tek sözden başka bir şey değildir. 51: Andolsun biz, sizin benzerlerinizi hep helâk ettik. Düşünüp ibret alan yok mu? 52: Yaptıkları her şey kitaplarda (amel defterlerinde) mevcuttur. 53: Küçük büyük her şey satır satır yazılmıştır.  54-55: Takvâ sahipleri cennetlerde ve ırmakların kenarlarında, güçlü ve Yüce Allah'ın huzurunda hak meclisindedirler.

{Kamer, 1-55}

ONSEKİZİNCİ PENCERE 

ONSEKİZİNCİ MESELE: Yine Kıyamet sürecinden ve Haşirden detaylı bir şekilde bahseden Nebe suresinin ilk iki ayetinde geçen;

عَنِ النَّبَاِ الْعَظيمِ عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ

Neyi soruşturuyorlar? O müthiş Yeniden dirilme (Kıyamet) Haberini mi?

 

                                               {Nebe, 1-2}

ayetlerinin makam-ı cifrisi Miladi 2013 tarihini vererek, ayette “Büyük Haber” olarak geçen ifadeyle işaret edilen “Kıyamet Gerçekliği”nin neşr ve ilan edilmesiyle bu büyük kıyamet haberinin habercisi olan bir eserin ilk önemli parçalarının ortaya çıkışına ve 14. asrın başındaki müellifinin zuhurunun asıl başlangıç zamanı olan 2012-2013 tarihlerini göstererek, Kıyametin gelmeyeceğine ve Haşre inanmayanları kuvvetli bir tarzda ihtar ederek ve harika bir tarzda işaret ederek Kıyamet ve Haşirden remzen haber verir ve surenin sonundaki şiddetli tehditlerle, inkarcıların o günle karşılaşmaktansa toprak olmayı tercih edeceklerinden bahseder:

- Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla -

“1: Birbirlerine neyi soruyorlar? 2-3: (İnanıp inanmamakta) ayrılığa düştükleri büyük haberi mi? 4: Hayır! Anlayacaklar! 5: Yine hayır! Onlar anlayacaklar! 6-7: Biz yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı? 8: Sizi çifter çifter yarattık. 9: Uykunuzu bir dinlenme kıldık. 10: Geceyi bir örtü yaptık. 11: Gündüzü de çalışıp kazanma zamanı kıldık. 12: Üstünüzde yedi kat sağlam göğü bina ettik. 13: (Orada) alev alev yanan bir kandil yarattık. 14-16: Size tohumlar, bitkiler, (ağaçları) sarmaş dolaş olmuş bağlar bahçeler yetiştirmek için üstüste yığılıp sıkışan bulutlardan şarıl şarıl akan sular indirdik. 17: Şüphesiz hüküm günü vakit olarak belirlenmiştir. 18: Sûr'a üflendiği gün, bölük bölük Allah'a gelirsiniz; 19: Gökyüzü açılır ve orada pek çok kapılar oluşur; 20: Dağlar yürütülür, serap haline gelir. 21-22: Şüphesiz, azgınların barınağı olacak cehennem pusuda beklemektedir. 23-26: (Azgınlar) orada çağlar boyu kalırlar, orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar, ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar. 27: Çünkü onlar hesap gününü (geleceğini) ummazlardı. 28: Bizim âyetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı. 29: Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır.  30: Tadın!  Bundan sonra yalnızca azabınızı arttıracağız. 31-34: Şüphesiz takvâ sahipleri için umulanı buldukları yer, bahçeler, üzüm bağları, göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar, içki dolu kâseler vardır. 35: Onlar orada ne boş bir lâkırdı ne de yalan işitirler. 36: Bunlar Rabbinin yeterli bir bağışı, mükâfatıdır. 37: O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O, rahmândır. O gün insanlar O'na karşı konuşmaya yetkili değillerdir. 38: Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf olup durduğu gün, Rahmân'ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar; konuşan da doğruyu söyler. 39: İşte o, kesin olarak gelecek gündür. O halde dileyen Rabbine varan bir yol tutsun. 40: Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi önceden yaptıklarına bakacak ve inkârcı kişi: «Keşke toprak olsaydım!» diyecektir.

{Nebe, 1-40}


ONDOKUZUNCU PENCERE 

ONDOKUZUNCU MESELE: Yine Kehf suresinde geçen bazı ayetler de Kıyamet Gerçekliğine bakar. Örneğin, ilk dört ayetlerinde geçen;

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا

قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَاْسًا شَديدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِنينَ الَّذينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا حَسَنًا

مَاكِثينَ فيهِ اَبَدًا

وَيُنْذِرَ الَّذينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًا

“(1-2) Hamd, kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğrilik bulunmayan Allah’a mahsustur. (3-4) Allah (onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inkarcıları) uyarmak, salih ameller işleyen mü’minleri, içlerinde ebedî olarak kalacakları güzel bir mükâfat (cennet) ile müjdelemek ve “Allah, bir çocuk edindi” diyenleri (ehl-i kitabı) de uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı.

          {Kehf, 1-4}

ayetlerden 1. ayetin;

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًا

Hamd, hiçbir delilik bulunmayan kuluna Kitab’ı indiren ve onda hiçbir eğrilik bulunmayan Allah’a mahsustur.

  {Kehf, 1}

makam-ı cifrisi, şeddeli lamlar birer ve sondaki tenvin bir nun (50) sayılmak şartıyla, Miladi 1976 tarihini vererek, Kurân-ı Hakîm’in semavî suhuflarından 14. asırda nuzûl eden ve bu asırdaki manevi tefsiri ve temsilcisi olan bir eserin müellifinin veladet tarihine, عَبْدِ “Kuluna” lafzıyla makam-ı cifrisi “76” olarak işaret ettiği gibi; burada geçen الْكِتَابَ “Yazılmış Kitaplar” ifadesinin (Kitâbe) şeklinde üstünlü kullanılmasıyla, parça parça kitapçıklar şeklinde yazılmış Kıyamet gerçekliği eserlerine de remzen ve dalaleten sarahat derecesinde açık bir şekilde miladi tarih vererek kuvvetli bir şekilde işaret eder.

Hem, bir sonraki ayette bu ayeti te’kid ederek inanmayan münkirleri “Ey akılsızlar esas siz delisiniz, aklınızı kaybetmişsiniz!” diyerek manen uyarır ve şiddetli bir ceza ile ikaz eder.

 

YİRMİNCİ PENCERE 

YİRMİNCİ MESELE: Yine Kehf suresinin 2. ayetininde geçen;

قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَاْسًا شَديدًا مِنْ لَدُنْهُ

Allah katında belirlenmiş olan sağlamlaştırılmış kesin ve şiddetli bir günün (Kıyametin) cezası konusunda uyarmak için..

  {Kehf, 2}

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli ya iki ya (20) ve sondaki tenvinler te’kidli ifade içerdiği için ikişer nun (100) ve ceza kelimesindeki vakıf durumundaki düşen hemze (1) olarak sayılmamak şartıyla, cifir değeri Miladi 2012 tarihini vererek bu tarihte gelecek olan kesin ve şiddetli bir ceza konusunda uyarır ve aynı zamanda bir önceki ayete de bakarak burada işaret edilen ve  “Kitabe” olarak geçen yazılı eserlerin bu ceza konusunda yaptığı uyarılara da manen kuvvetli bir şekilde işaret eder.

 

YİRMİBİRİNCİ PENCERE 

YİRMİBİRİNCİ MESELE: Yine Kehf suresinin 3. ayetininde geçen;

مَاكِثينَ فيهِ اَبَدًا

Orada (Cehennemde) Ebediyyen (temelli olarak) kalacaklardır.

  {Kehf, 3}

ifadesiyle Deccal’a ve Nefsi’ne tabi olanların Cehennem’e atılacağına işaret ederek; makam-ı cifrisi tüm harfler ikişer sayılmak şartıyla, Hicri 1448 veya Miladi 2028 yaparak Cehennem ehline ve önemli bir taifesine hâfien, gizli olarak işaret eder. Aynı zamanda Cennet ehlinin önemli bir taifesine de işaret ederek, ahir zamanda sırat-ı müstakimde giden nurani bir cemaate de hâfien, gizli olarak işaret eder. Eğer, sondaki tenvin bir nun (50) sayılsa, bu kez makam-ı cifrisi Hicri 1548 veya Miladi 2126 yaparak yine Cehennem ehlinin önemli bir taifesi ile istikamet doğrultusunda giden son bir Cemaat-i İslamiyenin son dönemlerine harika bir tarzda hâfien  işaret eder.  Eğer, tenvin iki nun (100) sayılsa, bu kez de makam-ı cifrisi Hicri 1648 veya Miladi 2222 tarihini vererek ebedi olan Ahiret hayatının başlangıcı ile Cennet ve Cehennem ehlinin Son Akibetine gaybi bir surette zamanın Üç Tabakasına ve Üçer Cemaatine Üç Basamak halinde baktığı gibi; aynı zamanda Büyük Kıyamet’in gizli tarihinden de Üç Aşama halinde hâfi bir şekilde haber vererek; Cehennem ehlini uyarıp ikaz ettiği gibi, Cennet ehlini de saadet-i Ebediye ile müjdeler..

YİRMİİKİNCİ PENCERE 

YİRMİİKİNCİ MESELE: Yine Kehf suresinin 4. ayetininde geçen;

وَيُنْذِرَ الَّذينَ قَالُوا اللّٰهُ وَلَدًا

Ve, Allah bir çocuk edindi diyenleri uyarmak için..

  {Kehf, 4}

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli lam iki lam (60), Allah lafz-ı celili (66) ve sondaki dal-ı atıf (4) sayılmak şartıyla; Miladi 2036 tarihini vererek, hem Hz. İsa’nın ikinci gelişiyle Ehl-i kitabı Teslis inancı ve Allah’ın çocuk edinmesi konusunda hak dine ve hakiki İsevi dinine davet etmesi ve Hristiyanlığın Hz. İsa’nın gelişiyle özüne dönmeye başlamasına ve İslamiyetle birleşmesine ve hem de 1. ayette bahsedilen eserlerin, yani Kıyamet gerçekliği eserlerindeki önemli bir kısım parçaların (İşarâtu-l İseviyye gibi) manevi alanda uyarılar yaparak tüm dünya çapında tesirini göstermesi ve Fütuhâtına başlamasına kuvvetli bir tarzda işaret eder. Ayrıca bu ayette, İslamiyetin İsevi dininin özüyle birleşmeye ve Hak dinin güç kazanmaya başladığı dönemlerin başlangıcına da işaret eder. Dolayısıyla, Kehf suresinin ilk dört ayeti, Hz. Mehdi’nin gelişi ve Müceddidlik görevine başlaması döneminden başlayarak; Hz. İsa’nın İkinci Gelişi dönemine kadar olan önemli bir kısım olayları, zamanın dar bir çekmecesinden dört ana zaman dilimine ayırarak harika bir tarzda aktardığı gibi; ta Ahirzamanın sonuna, yani Kıyamete kadar olan bir kısım önemli olayları da, zamanın geniş penceresinden üç kanada açarak, ayetlerdeki ifadeler çok kısa olmasına rağmen tafsilatlı bir şekilde bildirir ve mu’cizevi bir tarzda beyan eder..

YİRMİÜÇÜNCÜ PENCERE 

YİRMİÜÇÜNCÜ MESELE: Zuhruf suresinin 61. ayetidir ki;

وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ ﻓَﻼ تَمْتَرُنَّ بِهَا وَاتَّبِعُونِ هٰـذَا صِرَاطٌ مُسْتَقيمٌ

Şüphesiz ki O (Hz. İsa), saat (Kıyamet) için (onun yaklaştığını gösteren) bir bilgidir. Sakın O’nda şüpheye düşmeyin.

  {Zuhruf, 61}

Bu ayet, Hz. İsa’nın İkinci Gelişini;

وَاِنَّهُ لَعِلْمٌ لِلسَّاعَةِ ﻓَﻼ تَمْتَرُنَّ بِهَا

cümlesiyle açıkça bildirir ki, bu ifadenin makam-ı cifrisi; şeddeli nunlar ve sin birer, saat kelimesinin sonundaki yuvarlak te (ة) ta () olarak (400) ve sondaki düşen vav-ı atıf (6) sayılmak şartıyla, Miladi 2038 tarihini vererek  Hz. İsa’nın gelişini müjdeleyerek Kehf suresinin 4. ayetine baktığı gibi, yine ona yakın bir tarihi vererek ikinci gelişinin hemen akabinde ehl-i kitabı imana davet etmesinin ayn-ı tarihine harika bir tarzda işaret eder. Ayrıca, ayetin devamında, “Hz. İsa’nın ikinci gelişi konusunda şüpheye düşmeyin” diye manen uyararak onun öncüsü olan bu eserlerdeki haberleri kuvvetlendirir.

Yine ilginçtir ki, hemen arkasından gelen 63. ayette geçen;

جَاءَ عيسٰى بِالْبَيِّنَاتِ قَالَ قَدْ جِئْتُكُمْ بِالْحِكْمَةِ

Ve İsa, açık göstergeler getirdiğinde, demişti ki: “Size bilgelikle geldim!”

  {Zuhruf, 63}

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli ya bir ya (10) sayılmak şartıyla Hicri 1456 veya Miladi 2036 tarihini vererek, Hz. İsa’nın  Allah  katından  almış olduğu açıklayıcı ve isbat edici belgelerle (Beyyinât) ve ilahi bir hikmet, yani kuvvetli bir anlayış, ilim ve kavrayış gücüyle gökler aleminden 33 yaşında olarak ikinci kez gelişini ilan ve isbat ettiği gibi; bu ayetten sonra gelen ifadelerde bu konuda şüpheye düşülmemesinden yeniden bahsederek, Hz. İsa’nın ikinci gelişinden sonraki dönemi kapsayan icraatlarından ve aynen yaklaşık 2000 yıl önceki konuşmasından bahsettiği gibi 2000 yıl sonraki ikinci gelişinde de ehl-i kitapla konuşmasına da manen işaret ederek, Allah katında 2 günlük bir süre alan 2000 yıllık bir tekellümü aynı ifade içerisinde zamanın süzgecinden geçirerek harika bir tarzda icmalen işaret ve beyan eder.

Yine Hz. İsa’nın ikinci gelişini bildiren bir başka ayet de, Nisa suresinin 159. ayetidir ki, bu ayette geçen;

وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ اِﻻّ لَيُؤْمِنَنَّ بِه قَبْلَ مَوْتِه وَيَوْمَ الْقِيٰمَةِ يَكُونُ عَلَيْهِمْ شَهيدًا

Ehl-i Kitaptan her biri, ölümünden önce O’na (Hz. İsa) muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de O onlara şahit olacaktır!

  {Nisa, 159}

وَاِنْ مِنْ اَهْلِ الْكِتَابِ لَيُؤْمِنَنَّ بِه قَبْلَ مَوْتِه

Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce O’na muhakkak iman edecektir..

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli nun iki nun (100) sayılmak şartıyla; Hicri 1458 veya Miladi 2038 tarihini verir ki, bu tarih de daha önceki elde edilen Hz. İsa’nın ehl-i kitabı imana davet etmesi tarihini bildiren Zuhruf suresi 61. ayetinin cifirsel değerine tam tevafuk ederek manayı iki kat kuvvetlendirip te’kid ederek; tüm ehl-i kitabın Hz. İsa’nın açık olarak gelişiyle ve anlaşılmasıyla birlikte, Hz. İsa’nın din-i hakikisi olan İseviliğe tabi olmasını ve İslamiyetin kuvvet bulmasını mu’cizevi bir tarzda remzen ve dalaleten açık bir şekilde bildirir..

YİRMİDÖRDÜNCÜ PENCERE 

YİRMİDÖRDÜNCÜ MESELE: Büyük Kıyamet alametlerinin gerçekleşmesi, 30-33’er senelik zaman dilimleriyle olur. Bu 33 senelik zaman dilimleri, özel olarak ayarlanmış olup ilahi bir hikmete binaen kıyamet alametlerinin ardı ardına gerçekleşmesi için ilahi bir programa göre düzenlenmiştir. Örneğin, Hz. Mehdi’nin gelişi ile Zuhuru arasında 33 sene; Hz. Mehdi’nin Zuhuru ile Hz. İsa’nın İkinci Gelişi arasında 33 sene; Hz. İsa’nın İkinci Gelişi ile Güneşin Batıdan Doğması arasında 33 sene; Güneşin Batıdan Doğması ile Gökyüzünden Gelen Işığın (Atmosferin) Kararması arasında 33 sene; Atmosferin Kararması ile Yıldızların Işığının Azalması arasında 33 sene; Yıldızların Kararmasıyla İnsanlığın Sonu arasında 33 sene; İnsanlığın Sonuyla Denizlerin Yükselmesi ve tüm dünyanın sular altında kalması arasında 33 sene; Dünyanın Suyla Kaplanması ile Denizlerin tamamen kuruması ve Atmosferin ortadan kalkması arasında 33 sene ve yine Atmosferin ortadan kalkmasıyla Büyük Kıyamet demek olan Sur’a Birinci kez Üfürülmesi arasında da 33 senelik bir zaman dilimi vardır. Bu arada, aklımıza bu kadar kısa zaman aralıklarında bunca olay nasıl gerçekleşir diye bir soru gelebilir. Fakat bunun mantıklı bir açıklaması vardır, şöyle ki: Zaman ilerledikçe hadislerde bildirildiği gibi zaman kısalacak, yani göreceli olarak zamanın akış hızında ve halihazırda bir sureti hissedilen olayların ardı ardına gerçekleşme hızında  büyük bir ivme ve artış olacağı için, bu durum muhal veya akla uzak bir mesele değildir..

YİRMİBEŞİNCİ PENCERE 

YİRMİBEŞİNCİ MESELE: Büyük kıyamet sürecinde gerçekleşecek olan bir kısım hadisâtı bildirir ki, Furkan-ı Hakim bu hadisâtın bir kısmına detaylı olarak işaret ettiği gibi, bir kısmını da aşağıda verilen bir kısım ayetler gibi, mücmel olarak bırakmış. Şimdi, bu ayetlerden ahir zamandaki önemli hadisâta bakan bir kısmını ÜÇER İŞARET altındaki ÜÇ NOKTA halinde inceleyeceğiz.

BİRİNCİ İŞARET

Zelzele (Zil-Zal) suresinde yer alan bu işaretlerden;

BİRİNCİ NOKTA: Zelzele suresinin ilk iki ayetidir ki;

اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا

وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا

Yer, o (son) müthiş sarsıntı ile sarsıldığında ve üzerindeki yükleri çıkarıp dışarı attığında.

                                                            {Zil-Zal, 1-2}

birinci ayette geçen;

اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ

Yer, son kez sarsıldığı zaman.

cümlesinin makam-ı cifrisi Miladi 2208 yaparak; yerin sarsıntıya başlamasıyla beraber bir sonraki ayette bahsedilen “Üzerindeki yüklerin çıkartılması”, yani Kabirlerdeki ölülerin diriltilmesine hazırlık yapmak için aynen bir canlı mahluk gibi Cenab-ı haktan kendisine gelen vahyi alarak emr-i rabbani ile titremeye başlamasına ve Haşir meydanı için hazırlanmaya başlamasına işaret eder. Aynı zamanda, bu surenin sıra numarası “99” olarak makam-ı cifrisi Kıyamet sürecinin başlangıcı ve yerin vahiy almaya ve büyük bir depremle birlikte kabir-misal cesetlerin yerin altındaki enkazlardan çıkartılmaya başladığı dönem olan 1999 yılından haber verdiği gibi; ta Ahir zamanın sonundaki Büyük Kıyametten ve ölmüş ruhanilerin yeniden diriltilmesinden de harika ve mu’cizevi bir tarzda haber verir.

YİRMİALTINCI PENCERE 

YİRMİALTINCI MESELE: Yine Zil-Zal suresinin ikinci ayetinde geçen;

وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا

Yer, üzerindeki yükleri (Kabirlerdeki ölüleri) çıkarıp dışarı çıkartıp attığında.

                                                            {Zil-Zal, 2}

İKİNCİ NOKTA:

وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَا

Yer, üzerindeki yükleri (Kabirlerdeki ölüleri) çıkarıp dışarı çıkartıp attığında.

                                                            {Zil-Zal, 2}

اَخْرَجَتِ اﻷرْضُ

“Yer (Yüklerini, Kabirlerdeki ölüleri) dışarı çıkartmaya başladığında.”

cümlesinin makam-ı cifrisi, Lam harf-i tarifi geneli ifade ettiği için sayılmasa ve iki ayeti bağlayan vav-ı illet sayılmasa Miladi 2206 yaparak; yerin sarsıntıya başlamasıyla beraber bir önceki ayette bahsedilen hadisatın başlangıç tarihine bakarak; “Üzerindeki yüklerin çıkartılmaya başlanması”, yani Kabirlerdeki ölülerin diriltilmesi sürecinin emr-i ilahi ile başlatılmasına işaret eder. Eğer baştaki vav-ı illet de dahil edilse, bu kez Miladi 2212 yaparak, kabirlerdeki ölülerin diriltilme sürecinin sonuna işaret ederek, aynen ahiret alemlerine ve menzillerine giden bir vagon gibi yerin yüklerini boşaltma devresinin sonuna işaret ettiği gibi; Eğer, bir sonraki ayetin vav-ı illeti de dahil edilse, Miladi 2218 yaparak 2206 ila 2212 tarihleri arasındaki yolcularını bu duraklardan alıp 2212 ila 2218 tarihleri arasındaki Haşir meydanına boşaltmasına  harika ve mu’cizevi bir tarzda işaret eder.

YİRMİYEDİNCİ PENCERE 

YİRMİYEDİNCİ MESELE: Yine Zil-Zal suresinin altıncı ayetinde geçen;

يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتًا لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ

O gün insanlar, amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkartılacaklardır.

                                                            {Zil-Zal, 6}

ÜÇÜNCÜ NOKTA:

يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ

O gün insanlar, amellerinin kendilerine gösterilmesi için kabirlerinden çıkartılırlar.

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli nun bir nun (50) sayılmak şartıyla, Hicri 1637 veya Miladi 2212haşiye yaparak ve bir önceki noktada ele aldığımız 2. ayette verilen tarihi aynen te’yid ederek kabirlerinden çıkan insanların, Allah’ın huzurunda sorguya çekilmesi ve Son Yargı için tabur-misal bölükler halinde ayrı ayrı sevkedilmelerine işaret eder.

HaşiyeBurada önemli bir noktayı belirtmek gerekir ki, yaptığımız cifirsel hesaplamalardaki verilen tarihler, dünya hayatının sonuna işaret eden 2222 tarihine kadardır. Dolayısıyla, Kur’an’da 2222 tarihinden sonra ahiret hayatını ilgilendiren bazı cifirsel sonuçlar da bulunur fakat henüz ahiret hayatı başlamadığı ve dünya hayatı sona ermediği için bu tarihten sonraki tarihlendirmelerde süre verilmez. Çünkü, ahiret hayatı başladığında dünyevi bir zaman söz konusu değildir, yani her şey gibi orada zaman da sonsuz olduğundan herhangi bir tarih belirtmenin bir anlamı olmayacaktır. Fakat bu gibi ileri tarihleri veren ayetler, konunun bir başka noktasına dikkati çekerek, mutlak son demek olan Kıyametten sonra da bir başka ikinci hayatın devam edeceğini, hayatiyetin tamamıyla sona ermeyeceğini belirtmek ve Haşir ve daha sonrasında sorguya çekilmenin mutlaka gerçekleşeceğini belirtmek için cifirsel olarak bu tarihleri vermektedir ki, dikkat edilirse çıkan bu kronolojik tarihler birbiri ardına sıralanan belirli bir sistematik zaman dilimleri içerisinde gerçekleşir. Bununla birlikte, örneğin cifri olarak 2250 şeklinde ortaya çıkan bir tarihin anlattığı olay, mutlaka ahiret hayatında gerçekleşen bir zaman dilimini kapsayacağı için bu çıkan çok ileri tarihler daha önce 2222 tarihine kadar gerçekleşecek olan  olayların  hepsinin tamamlanma tarihlerinden sonra geldikleri için gayel makul ve mantıklıdır ve Ku’ran-ın bir başka cifirsel mu’cizesini gösterirler. Çünkü, böyle bir durumda Dünya hayatı bitmeden ve Kıyamet gelmeden önceki bir tarihi vermiş olsaydı, örneğin, kabirlerdeki ölülerin diriltilmesiyle bu cifirsel tarihler sona erseydi, ahiret hayatının gelmesine ilişkin zihinlerde bir soru işareti kalırdı ki, Kur’an’ın metodu bu değildir. O, dünya hayatındaki her olaydan haber verdiği gibi; elbette ondan çok daha önemli olan ahiretten daha çok haber verir fakat burada konu gaybi olduğu için “gerçekleşeceğine inanın!” der, kesin tarih vermez, sadece işaret eder.

  YİRMİSEKİZİNCİ PENCERE 

YİRMİSEKİZİNCİ MESELE: Adiyât ve Vâkı’a surelerindeki üç gaybî işarettir ki;

İKİNCİ İŞARET

Adiyât suresinde yer alan bu işaretlerden;

BİRİNCİ NOKTA: Adiyât suresinin 9. ayetidir ki;

اَفَلَا يَعْلَمُ اِذَا بُعْثِرَ مَا فِى الْقُبُورِ

Öyleyse, bilmiyor musun? Kabirlerdekilerin alt üst edileceğini..

                                                            {Adiyât, 9}

ayetinin makam-ı cifrisi, Miladi 2206 tarihini verir ki, bu tarih yerin sarsıntıya başlaması tarihi olan 2208 tarihinden önce ona vahyedilerek kabirler ölülerin diriltileceğinin ve dışarı çıkartılacağının bildirilmesine kuvvetli bir işarettir ki, bulduğumuz bu tarihin cifirsel değerinin daha önceki bir tarihi vermesi ve tam bir kronoloji ortaya koyması elbette ki, Kur’an bahrinin sinesinden çıkarttığı mu’cizevi definelerden, inci ve mercanlardan birisidir.

YİRMİDOKUZUNCU PENCERE 

YİRMİDOKUZUNCU MESELE: Vâkı’a suresinin 4. ayetindeki bir gaybî işaretti ki;

İKİNCİ NOKTA: Vâkı’a suresinin 4. ayetinde;

اِذَا رُجَّتِ اﻷرْضُ رَجًّا

Yer dehşetli bir sarsılışla sarsıldığı zaman..

                                                          {Vâkı’a, 4}

رُجَّتِ اﻷرْضُ “Yer sarsıldıkça sarsılacak” ifadesinin makam-ı cifrisi, şeddeli cim iki cim (6) sayılmak şartıyla, Hicri 1638 veya Miladi 2212 tarihini vererek yerin sarsıntısının daha da şiddetlenmesine işaret eder. Eğer şeddeli cim bir cim (3) sayılsa bu kez de Hicri 1635veya Miladi 2209 yaparak aynen Zil-Zal suresinin birinci ayetindeki yerin sarsıntıya başlaması tarihi olan 2208 tarihine remzen işaret ederek bir farkla tevafuk eder ki, bu bulduğumuz tarihlerde yerin sarsıntısının giderek artacağına harika ve mu’cizevi bir tarzda kuvvetli bir işarettir.

 

OTUZUNCU PENCERE 

OTUZUNCU MESELE: Vâkı’a suresinin 5-6. ayetlerindeki bir gaybî işaretti ki;

ÜÇÜNCÜ NOKTA: Vâkı’a suresinin 5 ve 6. ayetlerinde;

فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا

Dağlar ufalandıkça ufalanacağı ve toz dumana dönüşeceği zaman..

                                                            {Vâkı’a, 5-6}

كَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا “Dağlar toza dumana dönüşeceği zaman” ifadesinin makam-ı cifrisi, şeddeli se iki se (1000) ve ayetin sonundaki tenvin bir nun (50) sayılmak şartıyla Hicri 1623 veya Miladi 2197 yaparak dağların sarsıntılarla beraber unufak edileceğine ve toza dumana dönüşerek tüm yeryüzünün hadislerde bildirilen tam bir küre haline    gelinceye kadar parçalanıp etrafa dağıtılacağına harika bir ihbar-ı gaybi ve kuvvetli bir işarettir.

  

OTUZBİRİNCİ PENCERE 

OTUZBİRİNCİ MESELE: Kâria ve Asr surelerindeki üç gaybî işaretti ki;

ÜÇÜNCÜ İŞARET

Kâria suresinin ilk 5 ayetinde yer alan bu işaretlerden;

BİRİNCİ NOKTA: Kâria suresinin 1-3. ayetleridir ki;

وَمَا اَدْرٰیكَ مَا الْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ اَلْقَارِعَةُ

Vuruş! Nedir vuruş! Ve kim söyleyecek sana, vuruşun ne olduğunu?

                                                            {Kâria, 1-3}

ayetlerinin makam-ı cifrisi, Hicri 1585 veya Miladi 2160 tarihini verir ki, bu tarihte gökyüzünden gelecek olan ve insanlığı yok edecek olan büyük bir göktaşına ve insanlığın son yeryüzündeki son dönemlerine harika ve mu’cizevi bir tarzda remzen ve dalaleten işaret ederek zaman takılmış boncuk taneleri gibi aktar-ı semavattaki dünyanın yörüngesine takılmış  büyük  bir gökcismini  gayb  lisanıyla kör olanlara dahi gösterir ve manen iyice yoldan çıkmış ve sapıtmış insanlığa ders vererek der ki: “Madem gücünüz yetiyorsa ve iktidarınız varsa, haydi benim gönderdiğim şu gökcismini ve gelecek felaketi durdurun veya iptal edin!” diyerek, inkarcıların ve onların Kıyametin ve Dünyanın sonunun gelmeyeceğini iddia ettikleri Materyalist felsefelerine bu ayetlerle şiddetli birer tokat vurur.

OTUZİKİNCİ PENCERE 

                          

OTUZİKİNCİ MESELE: Kâria suresinin 4 ve 5. ayetleridir ki;

İKİNCİ NOKTA: Kâria suresinin 4-5. ayetlerinde;

يَوْمَ يَكُونُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثُوثِ

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفُوشِ

O gün insanlar saçılmış kelebekler gibi olacaklardır ve dağlar da taranmış yün gibi..

                                                           {Kâria, 4-5}

ayetlerinin makam-ı cifrisi, yine aynı şekilde Hicri 1585 veya Miladi 2160 tarihini verir ki, tekrar elde ettiğimiz bu tarih iki kere tekrarlandığı için kuvvetli te’kidi ifade eder ve insanlık tarihinin son  dönemini, yani İnsanlığın Büyük Kıyametini bildirir. Ayette geçen, “dağların taranmış yün gibi olması” ve “insanların kelebekler gibi saçılması” gayet ma’kul bir şekilde şöyle açıklanabilir ki: “Gökyüzünden gelen büyük bir Göktaşının Dünyaya şiddetli bir şekilde çarpması sonrasında, dünyanın bilinen yörüngesindeki dengesi bozulur, iklimler değişir veya kısa sürecek bir buzul çağı başlar ki, bunun sonucunda atmosferin güneş ışığını geçirme oranı çok azalır ve dünyadaki yaşam ışık olmadığı zaman kısa sürede sona erer ve atmosferin koşullarının bozulmasıyla asit yağmurları başlar ki, havayı zehirleyerek tüm canlıların ölümüne neden olduğu gibi, dağlarda da yağmur şeklinde yağarak taranmış yün gibi yol ve izler bırakır” diye hatıra geldi. Dolayısıyla, buradan açıkça anlıyoruz ki, ümmet-i muhammediyenin ve imanı olanların bu tarihleri görmeleri mümkün olmadığına göre, gökyüzünden gelen bu göktaşının neden olduğu bu son felaketle (aynen yaklaşık 12.000 yıl önce cinlerin de benzer biçimde sapıtması ve tamamıyla küfr-ü mutlaka düşmeleri sebebiyle gökyüzünden gelen dev bir göktaşıyla yok edilmeleri gibidir ki, tarih-i kadim bahr-i atlas-ı kamusta -Atlas okyanusu- bu neviden devasa bir göktaşının açmış olduğu 100 km çapındaki dev bir krateri keşfetmiştir. İşte Platon’un da Timeas ve Critias dörtlüklerinde bahsettiği gizemli Atlantis ve İnka medeniyetlerini yok eden gökyüzünden gelen o felaketler cinlerin, o büyük felaket öncesinde bir araya toplandığı yerler olan Meksika ve Orta Afrika körfezleri açıklarındaki iki devasa denizaltı çukuruna işaret eder..) insanlığın kıyameti, yani kafir olanların ölümü de böylece gerçekleşmiş olur. Dolayısıyla, buradan anlaşılıyor ki; “imanı olan ve İslamiyet için mücahede eden bir grup mü’min cemaat bu tarihlerden yaklaşık yarım asır, yani 50 yıl kadar önce Hicri 1550 civarında kıyametin dehşetini görmemek için gökyüzünden gelecek olan bir dumandan bahseden Duhan-11 ayetinin makam-ı cifrisi olan 2091 tarihinden itibaren bu zehirli dumanla birlikte 20-30 yıl içerisinde vefat ettirilirler ve inançlı mü’minlerin bu büyük felaketi yaşamaları biiznillah önlenmiş olur” diye hatıra geldi. Dolayısıyla, elde ettiğimiz tüm bu tevafuklarla ayetlerin uyumlu olması ve olayların tarih içerisindeki akış sırasına göre kronolojik bir sıra izlemeleri elbette ki, Kur’an-ı Hakim’in ahir zamana bakan bir diğer mu’cizesini gösterir.

OTUZÜÇÜNCÜ PENCERE 

                          

OTUZÜÇÜNCÜ MESELE: Asr (zaman) suresinin 1-3. ayetleridir ki;

ÜÇÜNCÜ NOKTA: Asr suresi, zamanın hakikatini bildirdiği ve zamanın çok tabakalarına baktığı gibi, büyük kıyametten de bahseder ve haber verir;

اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفى خُسْرٍ وَالْعَصْرِ

اِلَّا الَّذينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

And olsun zamana! Evet, insan kesin bir kayıp içerisindedir. Yalnız, iman edip birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna..

                                                           {Asr, 1-3}

اِنَّ الْاِنْسَانَ لَفى خُسْرٍ وَالْعَصْرِ And olsun zamana! Evet, insan kesin bir kayıp içerisindedir!ifadesinin makam-ı cifrisi, şeddeli nun bir nun (50) sayılmak şartıyla Hicri 1621 veya Miladi 2195 tarihini verir ki, büyük kıyamete duçar olup kayıp içerisinde olan ve Cehenneme giden büyük bir taife-i insaniyenin akibetlerine işaret ettiği gibi, hemen arkasından gelen ayette; وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler!ifadesinin makam-ı cifrisi, şeddeli kaf ve sad ikişer sayılmak şartıyla 1676 yaparak bu büyük felaketten hariç tutulan ve ahirete sevkedilen o kabir ehli içerisinde tesmiye edilen azınlıkta olan Cennet ehline, o sıkıntılı son dönem içerisinde iman edip Salih amellerde bulunmalarının mükafatı olarak hayırlı akibetlerine harika ve mu’cizevi bir tarzda remzen işaret eder. Eğer şeddeli kaf bir kaf (100) sayılsa, makam-ı cifrisi 1576 yaparak yine ahir zamanın sonundaki azınlıkta olan bir grup mü’min Cemaate ve Cennet ehline işaret eder. Eğer, şeddeli kaf ve sad birer, vav-ı atıflar ikişer kez tekrar ettiği için ikişer sayılsa; bu kez de makam-ı cifrisi 1476 yaparak Kıyametten önceki diğer bir Cennet ehli olan Cemaat-i nuraniyeye işaret ederek; ahir zamanın üç tabakasındaki Cemaat-i İslamiyenin üç nurlu tabakasını gayb lisanıyla harika bir tarzda remzen gösterir…

◊◊◊

AHİR ZAMANA VE KIYAMETE 33’ER YIL ARAYLA AÇILAN 33 ADET PENCEREDİR

◊◊◊

Bundan Bir zaman önce –şimdi 10 yılı geçmiş-, bundan 1-2 asır önce gelmiş –şimdi 100-200 yılı geçmiş- ve kendilerinin zamanının müceddidi olduğu tüm ehl-i tahkik tarafından tasdik edilen zatların eserlerini ve tarihçe-i hayatlarını inceledim. Daha sonra gördüm ki, 20-30 cihetle 100’er senelik farklarla bu tarihlerin birçoğu kendi tarihçe-i hayatımın birçok önemli noktalarında tam tevafuk ediyor.  Gerçi, ilk zamanlar bu sırlı ve gaybi meseleyi açmak belki birçoğu tesadüf olabilir diye incelemek istememiştim. Fakat bir zaman sonra, bu basit sandığım tesadüflerin zaman geçtikçe ve detaylarına inildikçe tesadüften çok tevafuk ettiğini ve tam 100’er senelik farklarla kendi tarihçe-i hayatımdaki dönüm noktalarına işaret ettiğini fark ettim. Bütün bunlar birleştikçe kuvvetlenmeye başladı ve bu kez tevafuk olarak düşündüğüm bu kıyaslamalar tevafuktan remiz, işaret ve hatta dalalet noktasına yükseldiler. Şimdi, 33 adet Hakikatten oluşan bu kısımda bu tevafukâttan önemli bir kısmını 33 adet pencere halinde gayb lisanıyla ve cifir ilmiyle göstermeye çalışacağım. Bu sonuçlar, icbar değil; belki birer iz’an, ikrar veya tahkik oldukları için bir kısmı şüpheyle karşılanabilir olsa da; Kur’an hakikatlerine ve iman-ı tahkikiye bakan yönlerde Kur’anın 14. asırdaki bir parıltısını ve  hizmetçisini acizâne işaret edip gösterdiğinden anlayışla karşılanacağını zan ve istirhâm ederim. Eğer kusur işlemiş ve yanıldıysam da, Cenâb-ı haktan affımı niyâz ve tazarru ederim. Bu yüzden, Lisan-ı gaybe ait bu mühim hakikat parçalarından ahir zamana bakan bir kısmını basitçe ve avam Lisanıyla izah ve ifade edeceğim. Kim isterse istifade edebilir..

OTUZDÖRDÜNCÜ PENCERE 

                          

BİRİNCİ HAKİKAT: Hâdim-ül Kur’anın 12. asırdaki temsilcisi olan Zülcenâheyn Hz. Mevlanâ Halid-i Bağdâdî’nin (Kuddise Sirruh) tarihçe-i hayatını anlatan mühim bir eser, 1999 yılı Temmuz-Ağustos aylarında Süleymaniye kütüphanesinde araştırma yaparken tesadüfen elime geçti. Eserin baş tarafında Arapça büyük harflerle yazılmış şöyle bir ibare yer alıyordu:

إنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الاُمَّةِ عَلٰى رَأْسِ

 كُلِّ مِاءَةِ سَنَةٍ مَنْ ُجَدِّدُ لَهَا دينَهَا

Allah, bu ümmete her yüz senede bir; Dinini yenilemek için, bir Müceddidi gönderiyor.

Hadis-i şerifine mazhar olan, Mevlanâ Vâris-i Muhammedî, Kâmil-ut Tarikât-ul Âliyyeti ve-l Müceddidiyyeti Halid-i Zülcenâheyn (K.S.)

Daha sonra, baştaki bu ibarenin ne anlama geldiğini çok merak ettiğimden, Müellifin tarihçe-i hayatını inceledim ve ilk etapta kendisi hakkında bir bilgim olmadığından ve baş taraftaki hadis çok dikkatimi çektiğinden hayatını incelemeye başladım. Doğum tarihi Hicri 1193 olarak veriliyordu ve daha sonraki kısımlarda ise, 1224 tarihinde Hindistan’a gittiği ve Târik-ı Nakşî silsilesine dahil olup, daha sonra 2 sene burada hakiki bir ilim ve manevi mücahedâtının temelini oluşturan tahsilini yaptıktan sonra Bağdat’a geldiğinde 1226 tarihinde Envâr-ı Kur’âniyeyi bugünkü Irak’ın Süleymaniye kasabasında tüm ulemanın ve zamanının ilmi seviyesinin üzerinde olarak neşretmeye başlıyordu. Daha sonra, bu tarihlerin miladi olarak kaç yılına denk geldiğini hesapladığımda, sırasıyla 1776 ve 1824 ila 1826 tarihleri çıktı. Bu sonuçlar, Müellife karşı bende daha fazla bir merak ve iştiyak uyandırdı ki, bu zatın hayatını ve eserlerini o dönemlerde uzun bir süre inceledim fakat yine de aklıma takılan pek çok soru vardı. Örneğin, neden 100 senede bir bir Müceddid geliyordu, müceddid kimdi ve görevi neydi? İslam alimi ne demekti veya 100 senede bir din neden yenilenmek zorundaydı? gibi vesaire.. sorular kafamı ciddi bir şekilde kurcalamaya başlamıştı ki,  o sıralarda bende dine karşı ve özellikle de bağnaz ve cehalet içerisindeki pek çok dini tutumun etrafımı sardığı bir dönemde ciddi bir iştiyak ve araştırma temayülü doğdu. İlginçtir ki, bundan kısa bir süre sonra üniversiteyi bitirmek üzere olduğum dönem olan 1999 yılının bitmekte olduğu ve artık yeni bir asıra girilen o sonbahar-kış döneminde hayatımı değiştirecek önemli bir olay daha yaşadım  ki bu  ikincisi bende daha derin bir şok etkisi yaratmıştı. Şöyle ki, bu dini araştırma temayülü içerisindeyken bir gün fakülte çıkışında yakın bir arkadaşım bir kağıt parçası üzerine yazılı bir adresde bir sohbet düzenlediklerini söyleyerek, benim de katılmamı tavsiye ederek ısrarla davet etti. Çok ısrar ettiği için ve hatırını kırmamak için bu davetini kabul ettim. Derken, sohbet yerine gittik. Herkes, yere halka şeklinde oturmuş bir halde, elinde kırmızı kaplı bir kitaptaki dini meseleleri ders veren genç bir arkadaşı dikkatle dinliyordu. Kitaptan verdiği örnekler, oldukça dikkat çekici ve ilk etapta ikna ediciydi. Her neyse.. Sohbetin devamında bir çay ve yanında da bir parça kurabiye ikram edilerek herkese teşekkür etti ve hediye olarak gelenlere küçük bir kitapçık hediye edildi. Kitapçığın üzerinde garip bir kıyafetle fotoğrafı çekilmiş olan yaşlıca bir adam uzaktan heybetli bakışlarla sanki bana doğru bakıyordu. Küçük bir cep kitapçığı olan bu kitabın kapağı, henüz içerisini açmadığım halde beni oldukça etkilemişti. İçerisindeki sayfanın başında ise, “Risale-i Nur Külliyatından Küçük Sözler” “Müellifi Bediüzzaman Said Nursi” başlığı altında oldukça etkileyici ve dini içeriği geniş olan kısa hikayelerden oluşan parça parça yazılar yer alıyordu. İşte, bu küçük cep kitapçığı, daha o zamanlar kendisini tanımadığım 13. asrın Müceddidi olan Said-i Nursi ve eserleri olan Risale-i Nur’la tanıştığım ilk eser oldu. Bediüzzaman ismini sadece ismen çok uzun bir zaman önce, gittiğim bir kitap fuarında duymuştum fakat nedendir bilemem o gün o kitap ve müellifinin garip resmi bende yeni bir iştiyak uyandırdı ve yeni bir merak arayışı içerisine daha sürüklenmeme neden oldu ki, o zamanlardaki bu arayışım ve  bu küçük eser beni tamamen değiştirdi. Artık, bambaşka bir murad olmuştum, hatta insanlara ve kainata bakışım bile değişmişti ki, işte tarihçe-i hayatımın ikinci kısmını oluşturan “Yeni, yani İkinci Murad” devrinin o yılın sonun başlamış olduğunu anladım. Birkaç gün boyunca dersleri bir kenara bırakıp o küçük kitabı ve kitabın sonunda müelliften bahseden tarihçe-i hayatını inceledim ki, bu sırada bende ikinci bir hayret ve uyanış dönemi başladı. Bu öyle bir şekilde gerçekleşti ki, adeta önüme arka arkaya dizilmiş bir şekilde hakikate açılan yeni yeni kapılar açılıyordu ve mühim bir davetçi beni içeriye davet ediyordu. Bunun üzerine, müellifin tarihçe-i hayatını da içeren eserlerin tamamını kitabın üzerindeki adreste yazılı olan yayınevine giderek satın aldım. O günlerde bu kitaplar o kadar yaygın değildi ve sadece birkaç yayınevi dağıtımını yapıyordu. Yayınevine girdiğimde ise, daha çok şaşırdım. İçerideki bir grup görevli beni kapıda karşıladılar ve “Hoş geldin!” dediler. Fakat öyle bir hoş geldin dediler ki, sanki kendimi başka bir dünyada veya yeni bir İslam Medresesine yeni bir adım atacak şekilde buldum. Daha sonra kitapları getiren genç görevli, ikindi namazını kılıp kılmadığımı sorunca “Hayır efendim, Henüz kılmadım!” dedim ve bunun üzerine “Öyleyse, Buyur öne geç, namazı sen kıldır!” deyince daha çok şaşırdım, çünkü benden çok daha yaşlıca duran pek çok ağabey denilebilecek kişiler vardı. Her neyse.. Uzun bir süre bu kitapları defalarca okudum, fakat ilginçtir içeriği sanki bana hitab ediyordu, manevi olarak bana ders veriyordu ki, o zamanlar bu eserlerin üniversitede aldığım ilmi seviyenin bile çok üzerinde olduklarını fark etmiştim. Müellifin tarihçe-i  hayatını incelediğimde ise,  ikinci bir şok daha geçirdim, çünkü tarihçe-i hayatındaki önemli noktalar, örneğin doğum tarihinin Hicri 1293 veya Miladi 1876 olması veya o günkü Yıldız sarayında bulunan Osmanlı  payitahtına girmesi tarihi olan 1324 (1924) veya manevi mücadelesine başlama tarihi olarak geçen 1326 (1926) gibi tarihlerin hemen hemen tamamı tam 100 senelik bir farkla Halid-i Bağdadi ile tevafuk içerisinde olduğu görülüyordu. Bu arada, “Cenab-ı hak her yüz senede bir dinini yenilemek için bir müceddidi gönderiyor!” hadisi aklımın bir köşesine kazınmış gibi duruyordu. Daha sonraki yıllarda ise, üniversiteyi bitirip Yıldız üniversitesinde fen bilimleri enstitüsünde pozitif bilimlerin diğer sahalarıyla birlikte Kur’an aleyhinde çıkmaya başlayan batı kaynaklı bir su-i kasd planını ünlü bir dergide okuduğum (o dergi The Time isimli dergi ve yazı da içerisinde İslam dünyası ve geri kalma nedenleriyle ilgili bir yazıydı) ve bununla ilgili teorilerin antitezlerini oluşturacak bir eserler serisi hazırlamayı düşündüğüm 2004’lü yıllarda bu tarihçe-i hayatların ikisini de karşılaştırarak, bazı noktalarda kendi hayatımla tam 100 senelik farklarla kesiştiğini hayretle gördüm: Şöyle ki; Toplam 20-30 madde tutan bu tavafukâttan önemli bir kısmını gösteren BEŞ NOKTA’dır:

Birincisi Nokta: Her iki üstadımın da doğum tarihleri olan 1193 (miladi 1776) ve 1293 (miladi 1876) tam olarak miladi seneye göre 100 senelik bir farkla benim doğum tarihim olan 1396 (miladi 1976)  yılına tevafuk ediyordu.

İkincisi Nokta: Saltanat-ı payitahtlarına girme ve manevi mücadelelerine başlama tarihleri olan 1224 (miladi 1804) ve 1324 (miladi 1904) yine tam 100 senelik bir farkla benim manevi mücadeleme başladığım tarih olan 1424 (miladi 2004) yılına tevafuk ediyordu.

Üçüncüsü Nokta: Manevi mücadele ile birlikte eser te’lif etmeye başladıkları tarihler olan 1226 (miladi 1806) ve 1326 (miladi 1906) tarihleri de yine benim eserlerim olan Kıyamet Gerçekliği’ni te’lif etmeye başladığım yıl olan 1426 (miladi 2006) yılına tam 100 senelik bir farklarla harika bir tarzda tevafuk ediyordu.  

Dördüncü Nokta: Her ikisinin de yaşları 20’ye girmeden bütün ulamâ-i ilmi tedris etmeye yakın ilzam ettiklerini gördüm. Aynı şekilde, kendi tarihçe-i hayatıma baktığımda da 19 yaşımda 2 senelik bir gecikme ile girdiğim Türkiye’de ve İslâm aleminde yakın tarihe kadar önemli bir yeri olan mühim bir üniversitede ders veren hocaları ilmen ilzam etmeye yakın bir seviyede görünmem ve fakülte içerisinde şöhret bularak tanınmam ve hem de bir önceki asrın müceddidi olan Said-i Nursi’nin de aynı ilmi merkezde o günkü Yıldız sarayında padişah II. Abdulhamit’in karşısına çıkarak yine 100 sene evvelki yaklaşık aynı tarihlerde (1906-1911 tarihleri arasında ilginçtir ki, üstadın manevi mücadelesinde başlamasından sonra, o kurum sanki tebdil ederek bir sonraki asrın müceddidine zemin hazırlamak için 1911 yılında Yıldız darülfünununa dönüştürüldü ki, daha sonradan kanaatim geldi ki, birçok üniversite arasında bu üniversiteyi kazanmam dahi tesadüf olmayıp bu tevafukâtın 14. asırdaki mühim bir sonucudur.) manevi mücadelesine başlaması aklıma gelerek yine tam bir tevafuk olduğu kanaatine vardım.

Beşinci Nokta: Ayrıca, geçmiş tarihçe-i hayatımdaki bazı noktaların da yine benzer tevafukâtlar içerdiğini gördüm ki, bunlardan Üstad Said-i Nursi’nin tarihçe-i hayatıyla benzeşen önemli bir kısmı 20-30 madde halinde tablo ile tarihçe-i hayatımda verilmektedir.



KIRKÜÇÜNCÜ PENCERE 


                          

ONUNCU HAKİKAT:

ÜÇÜNCÜ İŞARET:

* و دوران الخروج عقيب صوم *
الاَ بلغه من عندى سلاما

Ramazan Orucu akabinde, hurucuna tesadüf olunduğunda benden ona selâm söyleyin.

Beyitindeki;

و دوران الخروج عقيب صوم

Ramazan Orucu akabinde, hurucuna tesadüf olunduğunda..

cümlesinin makam-ı cifrisi Hicri 1425, yani Miladi 2005 yılını verir ki, 2005 yılı sonlarına gelen Ramazan ayından sonraki Hicri 1426, yani Miladi 2006 yılı başlarına denk gelir ki, bu tarihte Kıyamet Gerçekliği’nin manevi ilhamla yazılmaya ve te’lif edilmeye başlandığı tarih olan 10 Şubat 2006, yani 10 Muharrem 1426 Aşura gününe denk gelir ki, Kıyamet Gerçekliği’nin te’lif edilmeye başlanma tarihi bu beyitte bildirilen tarihle tam bir tevafuk içerisindedir ve hariha bir İhbar-ı Gaybiye-i Aleviye’dir. Üstelik yine aynı şekilde ve aynı tarzda, beyitin ikinci kısmındaki cifirsel tarihi de hesapladığımızda;

الاَ بلغه من عندى سلاما

O’na yetiştiğinizde benden selam söyleyin..


cümlesinin makam-ı cifrisi de, Hicri 1425 veya Miladi 2005 tarihini vererek iki kere iki dört eder derecesinde sarih bir rivayet ve kuvvetli bir işaret derecesinde, manayı iki kat kuvvetlendirerek 2005 yılı sonunda, yani 2006 yılı başlarında 14. asrın müceddidi olan Hz. Mehdi’nin kesin olarak çıkacağını, yani Müceddidlik görevine başlayacağını te’kidli bir ifadeyle 1400 sene öncesinden harika bir tarzda ilan ve isbat ederek onun gelişini müjdeler.

Dolayısıyla, ilk bulduğumuz tarih tesadüf olsa bile ikincisinin de aynı tari vermesi meseleyi remiz ve işaret noktasından delil, isbat ve belki bürhan noktasında bir ilmi delil noktasına çıkarmaktadır. Elbette, bu kadar tevafukâtın bu kadar kısa cümlelerde bir arada bulunması, Hz. Ali’nin velayetinin yüksekliğinin bir başka göstergesi değil de ya nedir?

İşte, Hz. Mehdi’nin gelmeyeceğini veya başka tarihler vererek meseleyi saptıranlara en güzel cevabı bu cifri sonuçlar, zaten birer ilmi delil olarak vermektedirler. Başka bir me’haza mecal bırakmamaktadırlar..



KIRKDÖRDÜNCÜ PENCERE 


                          

ONBİRİNCİ HAKİKAT:

DÖRDÜNCÜ İŞARET:

* وذل ملوك الارض من ال هاشم ﺍﻠﻤﻬﺪﻱ *
و بويع منهم يلذ و يهزل

Bütün yeryüzünün melikleri, Âl-i Hâşim ve Hz. Mehdî’ye karşı zelil oldular. Âhirzamanın melikleri millet tarafından seçilmiş öyle kimselerdir ki, şehvetleri tahrik edip, kendileri de şehvete tabi’dirler.

Beyitlerindeki;

وذل ملوك الارض من ﺍﻠﻤﻬﺪﻱ

Bütün yeryüzünün melikleri, Hz. Mehdî’ye karşı zelil oldular..

cümlesinin makam-ı cifrisi Miladi 2013 yaparak, Hz. Mehdi’nin dünya çapındaki ilk manevi galibiyetini alarak dünya literatürünün gelmiş olduğu ilmi seviyenin üzerine   çıkarak kendisine Kutb-ul İrşâd (Manevi İrşâd Kutbu, yani İslam Halifeliği) makamının Allah tarafından bir gecede verilmesinin ayn-ı tarihine harika bir tarzda işaret eder. İşte bu işaret ise, Kıyamet Gerçekliği’nin dünya çapında ilk ilmi galibiyetini almasını ve içerisindeki zamanın bildirdiği bütün ilim ve fen dallarının üzerindeki çalışmalarını ve ilmi sonuçlarını inayet-i ilahiye ile ilzam ve isbat etmesi tarihine denk gelir.



KIRKSEKİZİNCİ PENCERE 


                          

ONBEŞİNCİ HAKİKAT:

İKİNCİ İŞARET:

Abdulkadir-i Geylani’ye ait kasidenin bundan sonraki satırlarında, beşinci satırda yer alan;

وَ كُنْ قَادِرِيَّتُ الْوَقْتِ الِلَّهِ

Yani, “Allah’ın rızasını muhlis bir şekilde kazanmak için, zamanının Abdulkadir-i Geylani’si olma zamanın gelmiştir..” cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli ya bir ya (10) ve şeddeli lam iki lam (60) sayılmak şartıyla, Hicri 1424 veya Miladi 2004 tarihini vererek, az önceki bahsedilen vaka-i hayaliyedeki müellifin Gavs-ı Geylani’den manevi emir aldığı tarihin ayn-ı vaktine tam tevafuk ederek, Gavs’ın sarahat derecesinde ihbar ettiği bu harika ihbar-ı gaybiye-i hayaliyeye remzen işaret eder. Aynı zamanda, الْوَقْتِ kelimesiyle “Zamanın ve Kıyametin hakikatini açıkla!” diyerek yaklaşık 10 asır öncesinden manevi bir telefonla; aynı kasidenin ikinci kısmında yer alan لِمُرِيدى kelimesiyle tesmiye ederek işaret ettiği müellifin kendisini, kendi ismiyle zikrederek ahirzamandaki ehemmiyetli bir müridi olacağını ve manen yardımda bulunacağını remzen işaret ederek haber göndermektedir..

KIRKDOKUZUNCU PENCERE 

                          

ONALTINCI HAKİKAT:

ÜÇÜNCÜ İŞARET:

Abdulkadir-i Geylani’ye ait kasidenin yine bundan önceki satırında, birinci satırında yer alan;

اَنَا مُرِيدِى حَافِظًا يَخَافُهُ

Müridimi korktuğu şeyden koruyacağım..

Cümlesinin makam-ı cifrisi, tenvin mensup olarak (1) sayılmak şartıyla, Miladi 2004 tarihini vererek o vaka-i hayaliyenin gerçekleştiği zamana ve kendisini korktuğu şeyden manevi koruması  altına alması tarihine tam olarak tevafuk ederek, “Korkma, mücahedene ve nazım şeklinde yazmış olduğun Kıyamet Gerçekliği’ni oluşturacak ilmi çalışmalarına ve makalelerine başla!” şeklinde teselli verir. Hakikaten bu teselli sonucunda, müellif o yılın sonunda askere gittiği dönemde dahi, soğuk kış günlerinde ve -15-20 0C derece sıcaklık altındaki koğuşunda Arapça tahsiline ve Kur’an ilimlerine olan vukufiyetini ve çalışmalarını harika bir tarzda devam ettirmiş ve bu tesellinin manevi bir sonucu olarak pek çok kez kendi koğuşunda derslerine kendi kendine devam ettiği halde ve komutanların da birçoğu gördüğü ve o dönemde kışlaya kitap dahi sokulmasına izin verilmediği bir sırada Gavs’ın yardımıyla gizli bir şekilde muhafaza edilerek harika bir tarzda ilmi tahsiline devam etmiş ve buna şahit olan arkadaşları tarafından da bu durum hayretle karşılanarak takdir edilmiş ve kimse kendisine ilişememiştir. Hatta çok iyi hatırlıyorum ki, bir keresinde koğuştan içeriye giren bölük komutanı kitapları birkaç defa elimde gördüğü halde bir şey demedi, belki de herkesi kontrol ettiği halde beni fark edemedi. Hatta bazı zamanlarda koğuşa gelen diğer komutanlar herkesi ve eşyasını kontrol ettikten sonra ve ranzanın üzerinde oturuyor bir halde iken elimde Arapça tefsir kitapları olduğu halde beni görmezlikten gelmeleri Gavs’ın bu kerametinin bir sonucu olduğunu gösterir ve sonradan anladım ki, bu durumu gören arkadaşların dahi hayret etmesi ve korktukları ve defaatle uyarmalarına karşı yine bir şey olmaması bunu ispatladılar. Hatta bir keresinde, bu tefsir kitaplarına aşina olan imam hatip mezunu bir hoca arkadaşım vardı, hem Arapça bilgisi de çok iyiydi. Bir miktar Arapça çalışmak için kışlanın mescidine gittik, derken kapı açıldı ve komutan içeriye girerek, namaz kılmanın serbest olduğunu fakat dini ders yapılmasını yasakladı. Sonra bir de baktık ki, yaklaşık 1 ay mescidde ders yapamadık, sonra o komutanın başka bir yere tayini çıktı ki, hepimiz bu duruma hayret ettik ve derslere devam ederek Arabi ve Kur’an ilimlerine ait te’lif bilgimi bu sırada daha da arttırdım ki, şu anki tefsir bilgimin temeli o küçük kışla mescidindeki salih bir niyetle gerçekleştirdiğim ilmi çalışmalarımın parlak bir meyvesi oldu. Buradan anladım ki, o vaka-i hayaliyeden sonra Gavs, özel bir tarzda beni himayesine almış ve ben de bunu daha sonraki çeşitli zamanlarda daha yoğun bir şekilde manen hissettim ve o sıralarda korktuğum daha böyle pek çok halet-i ruhiyelerden ve tehlikelerden kurtularak elhamdülillah dedim, Allah’a şükrettim..

ELLİNCİ PENCERE 

                          

ONYEDİNCİ HAKİKAT:

DÖRDÜNCÜ İŞARET:

Abdulkadir-i Geylani’ye ait kasidenin üçüncü satırında yer alan;

مُرِيدِى اِذَا مَا كَانَ الشَّرْقًا

Müridim Doğu’ya gittiğinde..

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli şın iki şın (600) sayılmak şartıyla Miladi 1979 yaparak, aynı yıl anne ve babasının ayrılmasıyla müellifin 3 yaşında ailesinden ayrılıp Türkiye’nin Doğu tarafındaki bir vilayete, Trabzon’a giderek 3 yaşından 8 yaşına kadarki çocukluk dönemini burada süt annesinin yanında geçirmesine ve bu yalnızlık ve ilk gurbet döneminde Gavs’ın himayesinde olmasına bir işarettir.

ELLİBİRİNCİ PENCERE 

                          

ONSEKİZİNCİ HAKİKAT:

BEŞİNCİ İŞARET:

Abdulkadir-i Geylani’ye ait kasidenin yine aynı üçüncü satırında yer alan;

مَا كَانَ الْمَغْرِبًا

Müridim Batı’da gittiğinde..

cümlesinin makam-ı cifrisi, sondaki tenvin bir nun (50) sayılmak şartıyla Hicri 1425 veya Miladi 2005 yaparak, müellifin bu tarihte Türkiye’nin Batı tarafındaki bir  vilayete, Kırklareli’ye giderek askerlik dönemini burada geçirmesine ve yine buradaki ikinci gurbet ve yalnızlık döneminde de Gavs’ın himayesinde olmasına harika bir tazda işarettir..

ELLİİKİNCİ PENCERE 

                          

ONDOKUZUNCU HAKİKAT:

MÜHİM VE GERÇEK BİR HAKİKAT-İ GAYBİYEDİR

ALTINCI İŞARET:

14. asrın başlarında, hicri 1419 yani miladi 1999 tarihi Ağustos ayının başlarında, mühim bir manevi sıkıntı ve bunalıma girmiştim. Bir nur veya dağılmaya yüz tutmuş olan dikkatimi yeniden toparlayacak bir hakikat ışığını şiddetli bir şekilde arzu ediyordum. Bu sıralarda, beni küçüklüğümden beri himaye eden ve yetiştiren kıymetli babaannemin rahatsızlıkları ve hastalıkları iyice artmıştı. Yaşı, 80’e yaklaşmış iyiden iyiye çökmüş ve düşmüştü. Ağustos ayının ortalarına gelmiştik. O’nun bu hazin durumu ve halen devam eden kendi meçhul akibetimi düşünürken; birden akşam ile yatsı vaktine yakın biraz kestirmek için uyuyakalmıştım ki, mühim bir hakikat-i gaybiye bir pencere suretiyle o mana âleminden açıldı:

Şöyle ki: Süt annemden ayrılıp tekrar İstanbul’a, doğduğum merkezi semtlerden epey uzak olan buradaki ikinci ikametgâhım olan İkitelli’nin, dağ ve derelerinde geçirdiğim çoğu sıkıntılı 17 yıllık köy hayatını düşünüyordum. Gerçi, şimdiki dönemde İstanbul’un en çok gelişen bölgesi ve merkezi yeri burası oldu diyebilirim, fakat  o  zamanlar  daha  henüz  gelişmemiş  ve  dışarıdan çokça göç alan İstanbul’un ücra bir kenarında yer alan kuş uçmaz kervan geçmez küçük bir köy kasabasıydı. Hatta, o eski dönemlerde şehir içine gitmek için bir otobüs veya minibüsü bulmak için dahi zorlanırdık. Bu yüzden ilk ciddi eğitimimi aldığım Lise ve Üniversite hayatım bu ulaşım problemleri yüzünden oldukça zor ve sıkıntılı geçti diyebilirim. Gerçi çocukluk ve gençlik dönemimin önemli bir kısmı (yaklaşık 20 yıl) artık kendi köyüm olarak benimsediğim bu ücra köy kasabasında geçmişti ki, o eski dönemlerde çocukluk arkadaşlarımla koşuşup oynadığım o uçsuz bucaksız buğday tarlaları ve şırıl şırıl altın huzmelerini parıldatarak akan hamam deresi boyunca uzanan yüksek kavak ve ardıç ağaçları boyunca binlerce kuş sesinin ve cıvıltılarının eşliğinde yaptığım yürüyüşleri ve seher vaktinde buğulu bir rüzgarın yemyeşil yaprakları olan yüzlerce ağacın dallarını sonsuz bir neşeyle hışırdatması ve bu neşe ile uyanan ve canlanan tabiat ve baharın adeta yeniden dirilişi bu sonsuz neşe kaynağımı oluşturuyordu ve bütün sıkıntılarımı adeta hiçe indiriyordu. Hatta öyle bir halet-i ruhiye içerisinde idim ki, sanki buraya kainat kitabını okumak için getirilmiştim ve hemen hemen her gün tabiatla baş başaydım ve her bir yeni güne yeni bir umutla ve artan bir heyecanla o atmosferin içerisine yeniden dalıyordum. Her neyse.. Hatta o zamanlarda hissettiğim bu huzur ve manevi ortamı, her gün yüzlerce reklamı yapılan şimdiki en lüks doğa cennetlerinde dahi bulamıyorum. Babam bu küçük köydeki marangozluk işlerini yürütüyordu. Köyde başka marangoz olmadığı için ben de zamanımı marangozluk öğrenerek ve ona yardım ederek geçiriyordum. Hatta buraya yerleştikten sonra köy ahalisi, annemin olmadığını bildiği için ve bu köyde bir adet olarak halk arasında herkes annesinin ismiyle çağrıldığı için bana farklı olarak “Marangoz’un oğlu” lakabını takmıştı. Kısa bir süre sonra, bütün köy beni bu lakapla tanıdı. O eski dönemlerimdeki bu küçük ve şehir içinden uzak kapalı köy hayatı beni çok mutlu ediyordu. Yaklaşık 10 yıllık bir dönemim bu şekilde mutlu ve huzurlu geçmişti. Ne var ki, o cennet-misal halet-i ruhiye zamanla şehrin ve köyün kalabalıklaşması ve Avrupa’nın en büyük küçük ölçekli sanayi sitesinin buraya yapılmasına karar verilmesiyle yavaş yavaş o doğal ortam zamanla yok olmaya başladı ve 1990’lı yıllardan sonra dünyanın diğer pek çok yerinde de olduğu gibi yerini cehennem-misal koşuşturmalı ve mücadeleci bir hayat tarzına bıraktı. Oysa, hatırladığım kadarıyla bu dönemden geriye kalan; bunca koşuşturmaya rağmen, o eski halime göre elime geçen, tahsil ettiğim hakikat-i ilmiyenin ve sağlam bir temele oturmuş olan ciddi bir Kur’an eğitiminin haricinde pek az bir şeydi. Yani maddi olarak bir şey kazanmadığım gibi, sıkıntılarım azalmıyor; zamanla daha da süret peyda ediyordu. Fakat bununla birlikte, özellikle akademiye girdikten sonra; ilmi yönden oldukça inkişaf etmiş, dünyaya bakışım ve sabit zannettiğim kısa bakış açılı dünya görüşlerim tamamıyla değişmişti ki, tek teselli kaynağımı bu oluşturuyor, hayat-ı dünyeviye bana bir zevk vermiyordu. Hatta hangi tarafa baksam, sahte bir hayat ve gösteriş meraklısı bir yaşam ile aldatılmış milyonlarca benim gibi genç insanı görüyordum. Fakat bu teselli kaynağım da, zaman zaman araya giren hastalıklar ve üzüntüler sebebiyle bölünüyor ve çoğu zaman tamamıyla sükut ediyordu. Yine bu dönemde, özellikle babaannemin uzun süredir (Çocukluğumdan beri yaklaşık 30 yıl devam eden şiddetli bir felç hastalığı ki, babaanneme bu felç –nüzul- hastalığı ben doğduktan bir hafta sonra rahmet-i ilahiye tarafından belki dünyevi sıkıntılarına bir kefaret olarak geşmiş ki, yine 30 yaşımı tamamladığım sıradaki hastalığın son haddine varan bir zamanında, 17 Ağustos 2006 tarihindeki üzücü vefat haberi bu manevi rahmet-i ilahiyeyi doğruladı) felçli olarak hayata tutunmaya çalışması ve onun ihtiyaçlarını karşılayabilmek için koşuşturmak, akademik çalışmalarımın dışındaki en büyük zaman harcadığım mesele haline gelmişti. Hayatımın bir kısmı akademik ilmi kitap yığınlarının ve derinlikli bir şekilde yürüttüğüm tahkiki araştırmaların içerisinde geçerken; görünmeyen ve asıl gerçeklik olan diğer kısmı ise, ister istemez çoğu zaman hastane kuyruklarında ilaç almak üzere beklemek için veya evdeki diğer ihtiyaçları karşılamak üzere hayatı idame ettirmek için gerekli gıda ve erzak gibi temel ihtiyaçları karşılamak üzere Büyükşehir belediyesinde her zaman büyük kitleler halinde sırada bekleyen bir kısım fakir ve yardım isteyen halk kesiminin içerisinde geçiyordu. Belki inanılmaz gibi gelebilir ama bu dönemde, çok büyük bir tezat yaşıyordum ki; hayatımın yarısı ekonomik olarak en üst tabakadaki insanların ve çoğu varlıklı insanlar olan akademik camianın içerisinde geçerken; diğer yarısı ise, ekonomik olarak en alt alt tabakada yer alan ve bazen bir ilaç parası veya ekmek alacak parayı dahi bulamayan insanların arasında geçiyordu. Bütün bunlara şahit oldukça hayret ediyor ve bir yandan da harıl harıl pozitif bilimlerle ilgili araştırmalarıma ve tüm bunlara rağmen ara vermeden ilmi tahsilime devam ettiğim gibi; hayatı ve insanları anlamaya, yaratılış gayemin mantalitesini  kavramaya çalışıyor, Ben kimim? Niçin bu kainata geldim? Yaratılış amacım ve gayem nedir? Tüm bu kalabalıklar ve ben, yani kendim nereye doğru gidiyoruz? Sonumuz ne olacak? gibi soruları kendime sormaya devam ediyordum. Bu arada o kalabalık toplulukları gördükçe, toplumun diğer görünmeyen ve belki hiç bahsedilmeyen gruplarına, katmanlarına ve orada yaşanan pek çok ızdırap dolu problemlere de ister istemez şahit oluyordum. Çoğu zaman, bu geniş kitlelerden duyabildiğim ve anlayabildiğim yankılanan tek yekpare ses ise; fakir ve çoğu hayatın ezginliğini en şiddetli bir şekilde yaşamış büyük bir kitlenin yardım kurumu kapılarındaki ekonomik sıkıntılarını dile getiren “Yardım edin!” çığlıklarıyla, hastane kapılarındaki “Hastalığıma bir çare bulun!” şeklindeki yakarışlarıydı.

İşte böyle elim bir dünyevi halet-i ruhiye, bende devam ederken; bir de iç dünyama, yani görünürde olmayan manevi alemime bir bakayım, orada neler oluyor diyordum ki; şöyle bir perde açıldı ve bana o görmüş olduğum halet-i ruhiyelerin hakikatlerini ve aradığım soruların cevaplarını harika bir tarzda gösterdi:

Ben ve kıymetli babaannem gayet sarp bir yamacın önünde durmuşuz ve o içerisine girdiğim büyük kitleler halindeki kalabalıklar önümüzdeki vadide toplanmışlar ve hazır duran trenlerdeki vagonlara bindiriliyorlar. Her şey normal gibi görünürken birden yerin altında çok büyük şiddetli bir patlama meydana geldi ki, sanki dünya bir bomba olup patlamış gibi hissettim ve birden her şey, dünya ve içerisindekiler o  yamaçtan aşağıya doğru kaymaya ve yuvarlanmaya başladılar. Yuvarlananlar arasında kimler yoktu ki, mühim bildiğim iş adamları, devlet adamları, nice varlıklı zenginler, yöneticiler ve o gördüğüm geniş halk kitleleriyle beraber hayat-ı içtimaiyede ne kadar önemli bildiğim şey varsa yamacın altındaki dev bir tünel tarafından yutulup, diğer tarafa giden bir trenin vagonlarına atılıyorlardı. Daha sonra tren içerisindeki yolcularla beraber hızla hareket edip, her istasyonda bir yolculardan bir kısmını vagonlardan dışarıya, istasyonun kenarlarındaki duvarlarında yer alan küçük küçük deliklere fırlatıyordu. Herkesin atıldığı deliğin üzerinde kendi ismi yazıyordu. Bu arada, ölmüş olduğumu zannettiğim bir durumda iken ve üzerinde kendi ismimin yazılı olduğu bir tünele yöneldiğim bir sırada, arkamdan babannemin sesini işiterek irkildim:

Murad oğlum, bu ne haldir, yoksa Kıyamet mi kopuyor?” Ben, dedim ki: “Hayır ana, Cenab-ı hakkın emridir, O her şeyi bu şekilde sevkediyor. Dünya bir imtihandır, bu kalabalıkları sınav yapıyor. Belki de bir nevi Kıyametin bir suretini gösteriyor..” diyordum ki, sonra birden arkamdan kuvvetli ve heybetli bir ses şöyle seslendi:

Hakikat-i Kıyamet’i beyan et!” Bu ses üzerine uyandım ve sonra anladım ki, acaib bi rüya görmüşüm ve saate baktım ki, gecenin 12’si olmuş ve her şey normal görünüyor, babaannem de yanımdaki kanepede uyuyor. Ne hikmettendir ki, o gece, 17 Ağustos gecesi gördüğüm bu rüyanın tesiriyle o saatten sonra beni uyku tutmadı. Derken saat gece 3.02’yi gösteriyordu ki, rüyamda suretini gördüğüm ve manevi alemden işaretini aldığım herkesçe malum olan o üzücü ve çoğu masumları vuran o büyük  infilak  gerçek  oldu  ve  arz sanki öyle bir patladı ve sallandı ki, büyük kıyametin bir suretini gösterdi. İşte o gece rüyasını gördüğüm o vaka-i gaybiyeden ve gaybi bir işaretten anladım ki, “Mühim bir infilak olacak, Kur’an’daki Kıyamet hakikatleri açıklanacak ve ahirzamana göre tefsir edilecek ve bu manevi tefsir Kur’an-ı Hakim’in 14. asırdaki temsilcisi ve savunucusu olacak..

şeklinde o büyük felaket gelmeden önce onun bir sureti şeklinde o mana aleminde Hz. Gavs tarafından, “Hakikat-i Kıyamet’i beyan et!” manevi emriyle bana önceden bildiriliyordu..”


ELLİYEDİNCİ PENCERE 

                          

YİRMİDÖRDÜNCÜ HAKİKAT:

KIYAMETİN BÜYÜK ALAMETLERİNDEN BİRİSİ OLAN YE’CÜC VE ME’CÜC MESELESİNİN   HAKİKATİNİ BİLDİREN ALTI İŞARETTİR

BİRİNCİ İŞARET:

Enbiya suresinin 96. ayetinde yer alan;

اِذَا فُتِحَتْ يَاْجُوجُ وَمَاْجُوجُ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ

Ye’cüc ve Me’cüc serbest bırakıldıklarında (kendilerini engelleyen sedde bir kapı açtıklarında), her tepeden akın ederek çıkarlar..

                                                           {Enbiya, 96}

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli lam iki lam (60) sayılmak şartıyla Miladi 2052 tarihini vererek bu tarihte ye’cüc ve me’cücün çıkarak ahirzamanda insanlığı istila etmesine kuvvetli bir işarettir.

İKİNCİ İŞARET:

Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkışı yukarıda verdiğimiz ayetle sabit olduğu gibi, şimdi konuyu tarih-i kadim içerisinde anlatarak bu konuya daha detaylı değinen, Kur’an-ı Hakim’de yer alan bir kısım ayetlerden yararlanarak Ye’cüc ve Me’cüc meselesi ile kendilerini engelleyen bu seddin inşa edilmesine değinelim: 

Kur’an-ı Hakim’de tarihin eski dönemlerine ait pek çok bilgi bulunmakla birlikte; isimleri bildirilen bazı peygamberlerin hayatlarına ve başlarından geçen olaylara ilişkin çok az bilgi vardır. İşte bunlardan birisi de, Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerinin engellenmesi için sağlam bir sed inşa eden ve yaptığı bu çalışmayla belki de modern inşaat mühendisliğinin temelini atan Zülkarneyn Aleyhisselam’dır. Kehf suresinin 83-99. ayetleri bu hadiseden ve ye’cüc ve me’cüc’ün ahirzamandaki tekrar ortaya çıkışından detaylı olarak bahseder. Şimdi bu ayetlerdeki konumuzla ilgili olan kısımların cifirsel tarihlerini, bu olayın gerçekleşme zamanını ve bu setin inşa edilme zamanını hesaplayalım.

Haşiye: Bu hesaplamalarda dikkat edilmesi gereken bir nokta da, Kur’an’ı Hakim’de geçen bazı eski peygamberlik bilgilerine ait olayların tarihleri Hz. İsa’nın doğumundan, yani milattan önce gerçekleştiği için, hesaplamayı yaparken bunu göze almalı ve elde edilen bu sonuçların İ.Ö. şeklinde verildiğini belirtmeliyiz. Dolayısıyla, Zülkarneyn AS. için de, elde edeceğimiz tarihler de milattan önceki tarihler olarak verilecektir. Aşağıdaki ayette yer alan;

حَتّٰى اِذَا بَلَغَ مَغْرِبَ الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَغْرُبُ فى عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا قُلْنَا يَا ذَا الْقَرْنَيْنِ اِمَّا اَنْ تُعَذِّبَ وَاِمَّا اَنْ تَتَّخِذَ فيهِمْ حُسْنًا

Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları) cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.

                                                           {Kehf, 86}

وَجَدَهَا تَغْرُبُ فى عَيْنٍ حَمِئَةٍ وَوَجَدَ عِنْدَهَا قَوْمًا

Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi) buldu. Orada (kâfir) bir kavme rastladı.

cümlesinin makam-ı cifrisi, sondaki tenvin bir nun (50) sayılmak şartıyla M.Ö. 2241 tarihini vererek, Zülkarneyn Aleyhisselam’ın Doğuya yaptığı bir yolculuk sırasında ilkel ve kafir bir kavme rastlaması üzerine ve bu kavmin kendilerini tehdit eden yine bir kafir kavim olan ye’cüc ve me’cüc’e karşı yardım istemeleri tarihini verir. Bu tarihten anlaşılıyor ki, bu olay Hz. İbrahim dönemine yakın bir tarihte gerçekleşmiştir.

ÜÇÜNCÜ İŞARET:

Yine bu konuyla ilgili bir sonraki ayetlerde geçen;

ثُمَّ اَتْبَعَ سَبَبًا

 “Sonra, yine bir yol tuttu..

                       

                          {Kehf, 86}

cümlesinin makam-ı cifrisi, tüm harfler ikişer ve şeddeli mim iki mim (80) sayılmak şartıyla M.Ö. 2236 tarihini vererek, Zülkarneyn Alehhisselamın ikinci bir yolculuğa çıkması ve yine ye’cüc ve me’cüc’den yakınan başka bir ilkel halkla karşılaşması tarihini verir. Yine, sonraki ayetlerde geçen;

الشَّمْسِ وَجَدَهَا تَطْلُعُ عَلٰى قَوْمٍ لَمْ نَجْعَلْ مِنْ دُونِهَا سِتْرًا

Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü koymadığımız bir başka halk üzerine doğar buldu.                                                           

{Kehf, 90}

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli şın bir şın (300) sayılmak şartıyla M.Ö. 2226 tarihini vererek Zülkarneyn AS.’ın bu ilkel kavme rastlaması tarihine denk gelir.

DÖRDÜNCÜ İŞARET:

Yine bu konuyla ilgili bir sonraki ayetlerde geçen;

اِذَا بَلَغَ بَيْنَ السَّدَّيْنِ وَجَدَ مِنْ قَوْمًا

İki seddin arasına ulaştığında, (hemen hemen hiç söz anlamayan) ilkel bir halka rastladı..

{Kehf, 93}

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli sin ve dal birer sayılmak şartıyla M.Ö. 2201 yaparak; buradaki السَّدَّيْنِ “İki sed” kelimesiyle ifade edilen ve iki dağ arasına o ilkel kavim tarafından yapılmaya başlanan ve temeli atılan yapay bir seddin, Zülkarneyn AS. tarafından demir kütlesi ile akkor haline gelmiş bir erimiş bakır alaşımının birleştirilerek  bir metal malzemeyle doldurulmasıyla bir daha geçit vermemek üzere bu seddin inşa edilme tarihinin başlangıcına işaret eder. Hem yine, devamındaki ayetlerden birisi olan, 96. ayette yer alan;

اٰتُونى زُبَرَ الْحَديدِ حَتّٰى اِذَا سَاوٰى بَيْنَ الصَّدَفَيْنِ قَالَ انْفُخُوا حَتّٰى اِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ اٰتُونى اُفْرِغْ عَلَيْهِ قِطْرًا

«Bana, demir kütleleri getirin.» Nihayet dağın iki yanı arasını aynı seviyeye getirince (sed vadiyi doldurunca): «Üfleyin (körükleyin)!» dedi. Artık onu kor haline sokunca: «Getirin bana, üzerine bir miktar erimiş bakır dökeyim» dedi.

{Kehf, 96}

اِذَا جَعَلَهُ نَارًا قَالَ اٰتُونى عَلَيْهِ قِطْرًا

Demir kütlesi akkor haline gelince, «Bana erimiş bakırı getirin de, (inşa edilen seddin) üzerine dökeyim» dedi..

cümlesinin makam-ı cifrisi, tenvinler birer nun (50) sayılmak şartıyla M.Ö. 2185 tarihini vererek, seddin inşa edilerek tamamlanma tarihine işaret eder.

BEŞİNCİ İŞARET:

مَا اسْطَاعُوا اَنْ يَظْهَرُوهُ وَمَا اسْتَطَاعُوا لَهُ نَقْبًا

Öyle ki, Ye’cüc ve Me’cüc O’nu (Seddi) ne aşabildiler ve ne de delip geçebildiler.

{Kehf, 97}

ayetinin makam-ı cifrisi, sondaki tenvin iki nun (100) sayılmak şartıyla, M.Ö. 2249 yaparak Zülkarneyn AS.’ın bu Seddi inşa etmek için Doğu’ya yaptığı yolculuğun başlangıcına; bir nun (50) sayılmak şartıyla, M.Ö. 2199 yaparak bu seddin inşa edilmeye başlanma tarihine ve sayılmamak şartıyla M.Ö. 2149 yaparak da; seddin tamamlanması ile birlikte ye’cüc ve me’cüc kavimlerinin seddin arkasına hapsedilme tarihine harika bir tarzda, kendi zamanından bizim zamanımıza olan mesafenin (1400 yıl); yaklaşık iki katı bir mesafede bulunan (2800 yıl) öncesindeki bir tarihten ve bu zamanda gerçekleşen mühim bir olaydan haber vererek remzen işaret eder.  Demek buradan anlaşılıyor ki, istilacı ye’cüc ve me’cüc kavimleri yaklaşık (4200 yıldır), şimdi tamamıyla yerin altında kalmış olan bu seddin arkasındadır ve zamanı gelince salıverileceklerdir..

ALTINCI İŞARET:

فَاِذَا جَاءَ وَعْدُ رَبّى جَعَلَهُ دَكَّاءَ وَكَانَ حَقًّا

Rabbimin söz verdiği vakit gelince (Kıyamet yaklaştığında), O’nu (Seddi) yerle bir etmesi gerçekleşir..

{Kehf, 98}

ayetinin makam-ı cifrisi, ye’cüc ve me’cücü engelleyen seddin yıkılışına baktığı gibi; 50’şer yıl arayla gerçekleşen ahirzamandaki ALTI SEDDİN yıkılmasına da bakar;

Birincisi: ARABİSTAN’da Mekke’de hacıların kabeyi tavafı sırasındaki iki tarafı beton bloklarla inşa edilmiş olan uzunca bir tünel olan Arafat yolundaki tünelin çöküşüdür ki; Kehf suresinini 98. ayetinin yukarıdaki cümlesinin makam-ı cifrisi; şeddeli be, kaf ve kef birer sayılmak şartıyla Hicri 1399 veya Miladi 1979 yaparak bu olaya bakar ve remzen işaret ederek haber verir.

İkincisi: TÜRKİYE’de Marmara bölgesinde 17 Ağustos 1999 tarihinde gerçekleşen şiddetli depremin etkisiyle yıkılan yollara, otoban köprülerine ve bunun gibi o tarihte gerçekleşen daha birçok yapay seddin çöküşü ve yıkılışıdır ki; şeddeki kef iki kef (40), be ve kaf birer sayılmak şartıyla Hicri 1419 veya Miladi 1999 yaparak bu olaya bakar ve remzen işaret ederek yeraltındaki bir seddin yıkılışını remzen haber verir.

Üçüncüsü: AMERİKA’da 11 Eylül 2001 tarihindeki saldırılarla yıkılan ikiz kulelerden oluşmuş iki seddin yıkılışıdır ki; şeddeli be ve kef ikişer, kaf bir sayılmak şartıyla Hicri 1421 veya Miladi 2001 yaparak bu tarihte gerçekleşen olaya ve Amerika’da dünyanın dengesini elinde tutan önemli bir ekonomik seddin yıkılışına bakarak remzen işaret ederek haber verir.

Dördüncüsü:AFGANİSTAN’daki Himalayaların arkasında bulunan yeraltındaki YE’CÜC ve ME’CÜC’e ait seddin yıkılışıdır ki; şeddeli be ve kef ikişer, kaf bir ve tenvin bir nun (50) sayılmak şartıyla Hicri 1471 veya Miladi 2051 yaparak bu tarihte Zülkarneyn AS. tarafından inşa edilen seddin yıkılarak; ye’cüc ve me’cücün ortaya çıkış tarihi olan 2052 tarihinden önce sedde açılacak olan büyük bir gediğe, tarih-i kadim kitabından geleceğe uzanan uzun bir sed halinde sıralanmış olan sayfalardan bir sayfayı yırtarak, 4200 sene öncesine kadar uzanan mühim bir ihbar-ı gaybiyeyi harika bir kronolojik tarih kitabı şeklinde, tarihin karanlıkta kalmış sayfalarını kısa bir cümle içerisinde harika bir tarzda çevirerek mu’cizevi bir tarzda haber verir.

Beşincisi: AHİRZAMAN’da Atmosferde yer alan gökyüzündeki bir seddin yıkılışıdır ki; şeddeli be, kaf ve kef ikişer sayılmak şartıyla Hicri 1521 veya Miladi 2098 yaparak  bu tarihte Atmosferde açılacak olan önemli bir semâvî gedikle hayat-ı dünyeviyenin zorlaşacağını ve insanların bu beladan kurtulmak için ye’cüc-me’cüc-misal mağaralara ve yeraltındaki sedlerin arkasına sığınacaklarına harika bir tarzda işarettir. Demek ki, Duhan-11’de bildirilen duman hadisesi bu olayın bir sonucudur ki, bu olayın hakikati “Atmosferin yırtılmasıyla dünyayı koruyan semavi dumanların veya ışınların yeryüzüne isabet etmesi ve akabinde hayat-ı dünyeviyenin zorlaşması olarak anlaşıldı ” şeklinde hatıra geldi.

Altıncısı: Yine AHİRZAMAN’da Kainatın büyük ölçekli semâsında bulunan mühim bir seddin yıkılışıdır ki; şeddeli be, kaf ve kef ikişer, tenvin bir nun (50) sayılmak şartıyla Hicri 1571 veya Miladi 2148 yaparak bu tarihte Yıldızları, Galaksilerin ve diğer büyük gökcisimlerinin ayakta tutulduğu semâvî kütleçekim kanunlarına ait önemli bir seddin yıkılışıyla Tekvir suresinin 2. ayetinde bildirilen yıldızların ışığının sönmeye başlamasına ve bu ışığı ayakta tutan semavi sedler hükmündeki lambaların sönmeye başlamasına harika ve mu’cizevi bir tarzda işarettir.

Hem bu mühim olayın gerçekleşmesiyle ve semavi lambaların sönmesiyle dahi, iyice karanlıkta kalan ve Kur’an-ı Hakim’in parlak nurundan iyice uzaklaşan insanlığın arkasına sığınıp hayata tutunmaya çalıştığı azim bir seddin dahi, tamamıyla küfre ve inkara meyletmeleri sebebiyle yıkılarak kendilerine musallat olan dabbet-ül arz-misal makine, robot veya kanun tanımayan dehşetli virüs veya hastalıklara teslim-i silah etmelerine işaret ederek remzen ve dalaleten haber verir..

 

ELLİSEKİZİNCİ PENCERE 

                          

YİRMİBEŞİNCİ HAKİKAT:

KIYAMETİN BÜYÜK ALAMETLERİNDEN BİRİSİ OLAN DABBET-ÜL ARZ’IN ORTAYA ÇIKIŞINI VE HAKİKATİNİ BİLDİREN ÜÇ İŞARETTİR

BİRİNCİ İŞARET:

Neml suresinin 82. ayetinde yer alan;

وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ

Ve söz (kesinleşmiş ceza), üzerlerine çökeceğinde onlar (inkarcılar) için yerden bir yaratık çıkarırız ki bu (yaratık), (kendi lisan-ı haliyle) insanların göstergelerimize kesin olarak inanmadıklarını söyleyecektir.

{Neml, 82}

اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِنَ الْاَرْضِ

Yerden bir yaratık çıkarırız..

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli be bir be (2) sayılmak şartıyla  Miladi 2064  yaparak,  yerden  çıkarak  insanlara musallat olacak olan dehşetli bir taife-i hayvaniye veya yapay bir vürüse işaret ederek, Dabbet-ül arz denen yaratığın ortaya çıkış tarihini açıkça bildirerek remzen ve dalaleten işaret edip haber verir.

İKİNCİ İŞARET:

Yine aynı ayette yer alan;

وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا

Ve haklarındaki ceza sözü aleyhlerinde gerçekleştiğinde (Dabbet-ül arz’ı) çıkarırız..

cümlesinin makam-ı cifrisi de benzer şekilde yukarıdaki tarihe yakın bir tarih olan Miladi 2061 tarihini vererek, inkarcıların aleyhlerinde gerçekleşen bir söz olarak o tarihlerde yükselişe geçecek olan inkarcı bir fikir sisteminin, yaklaşık bu tarihlerde iyice kuvvet bulmasıyla ve bunun Allah tarafından cezalandırılmasına binaen dabbet-ül arz denilen bir tür hayvanın veya insan vücuduna yerleşerek kemik hücrelerini parçalayan DNA’sı değiştirilmiş yapay bir virüs hücresinin hızla çoğalarak insanlara musallat olması ve dişlerinden kemiklerine kadar kemirerek parçalamasına işaret ederek o dehşetli hayvanı, inkar etmenin hakiki bir bedeli olarak lisan-ı haliyle konuşturur ve çaresi bulunamayan o hastalık ve şiddetli taun sonucunda hastalıktan kırılan ve tüm vücudu bu hayvan tarafından kemirilen insanların ki, son zamanlarda amerikalı  bir grup bilim adamının 10 senelik bir çalışma sonucunda herhangi bir canlının dokusuna yerleşerek o canlının DNA’sını değiştiren ve yok eden yapay bir virüs hücresi üretmeleri gibi, bu neviden olacak olan dabbet-ül arzın ortaya çıkışını gösterir ve ona bir numunedir ki, o zamandaki bu inkarcı sistemin kurbanı olan insanların tam olarak iman etmediklerini ilan ve isbat eder.

Ayrıca, her ne kadar ayette geçen bu ifade kapalı olarak yer alıp, bir hayvan türü olarak anlaşılsa da, zamanın geçmesiyle daha ileri bir tarihte ayetin ifade ettiği mana yoruma muhtaç hale geldiği için; bazı modern görüşlere göre bu dabbet-ül arz denen yaratıkların yerden çıkarılan ve bilgisayar teknolojisinin temelini teşkil eden yarıiletken silisyum maddesiyle üretilen mikroçip tabanlı veya çok gelişmiş bir bilgisayar sistemli olan ve yapay sinir ağlarıyla gelişmiş bir akıllı ve düşünebilen robot türü olarak düşünüleceği gibi; kontrolden çıkabilecek olan çok gelişmiş makine sistemleri içeren saldırı silahlarının insanlığa karşı topyekun bir saldırı başlatması olarak da düşünülebilir. Ayrıca ayetin sonunda yer alan تُكَلِّمُهُمْ yani “Onlarla konuşacaktır!” ifadesi, bu ihtimali daha da kuvvetlendirmektedir ve bu yaratıkların insan gibi bir konuşma yeteneğine sahip olduğunu kapalı olarak ifade etmektedir. Fakat bununla birlikte, hakikati ve en doğrusunu Allah bilir..

ÜÇÜNCÜ İŞARET:

Sebe suresinin 14. ayetinde geçen;

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه اِلَّا دَابَّةُ الْاَرْضِ تَاْكُلُ مِنْسَاَﺗَﻪُ فَلَمَّا ﺨََََِّّ لْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِى الْعَذَابِ الْمُهينِ

Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini kemirmekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı bir azap içinde kalmamış olacaklardı.

{Sebe, 14}

Ayetinde geçen ve Hz. Süleyman’ın ölümünü haber veren ve دَابَّةُ الْاَرْضِ şeklinde “Yer yaratığı” olarak geçen, bir nevi ağaç kurdu yine ahirzamanda ortaya çıkacak olan Dabbet-ül Arz’a bir işarettir. Bu ayette geçen;

دَابَّةُ الْاَرْضِ تَاْكُلُ مِنْسَاَﺗَﻪُ

Dabbet-ül Arz, Süleyman’ın ölümünü onlara haber vererek konuştu.

cümlesinin makam-ı cifrisi şeddeli be iki be (4) sayılmak şartıyla Miladi 2053 tarihini vererek, dabbet-ül arzın ortaya çıkışını haber veren bir önceki kıyametin büyük alameti olan ye’cüc ve me’cücün ortaya çıkış tarihine işaret ederek o tarihlerde dabbet-ül arzın çıkışının yaklaştığını gayb-aşina gözüyle 1450 sene öncesinden harika bir tarzda görerek haber verir. Hem nasıl ki, Hz. Süleyman’ın asasını kemiren bu ağaç kurtları, onun ölümü ve vefatından haber veriyorsa; şu ayet-i celilede işaret edilen ye’cüc ve me’cüc kavimleri dahi, dabbet-ül arzın çıkışından ve akabinde kainatın ve nev’i insanın ölümü demek olan kıyametin yaklaşmasından harika bir tarzda haber vermesi gayet makuldür..

ELLİDOKUZUNCU PENCERE 

                          

YİRMİALTINCI HAKİKAT:

KIYAMETİN BÜYÜK ALAMETLERİNDEN SONUNCUSU OLAN GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASINI VE HAKİKATİNİ BİLDİREN İKİ İŞARETTİR

Güneşin batıdan doğmasını bildiren;

اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ

Güneş, yörüngesinden ayrıldığı zaman..

                                                   {Tekvir, 1}

cümlesinin makam-ı cifrisi, şeddeli şın ve vav ikişer sayılmak şartıyla Miladi 2065 tarihini vererek, başka hiçbir delile ihtiyaç bırakmadan bu tarihte güneşin batıdan doğacağını açıkça ilan etmektedir. Fakat, ayet kapalı manada (müteşabih) olup, bunun nasıl gerçekleşeceğine ilişkin bir açıklama   yapmayarak meselenin detayına girmemektedir. Bununla birlikte, bu önemli astronomik olayın gerçekleşmesi iki şekilde mümkün olabilir:

BİRİNCİ İŞARET:

Büyük bir gökcisminin, güneş sisteminin uzak bir köşesinde dolaşan bilinmeyen bir gezegenin veya o tarihlerde dünyanın yörüngesine girecek olan bir Kuyrukluyıldızın dünyaya çarparak yörüngesinin dönme yönünü değiştirmesi ve “Doğudan Batı”ya doğru olan dönme yönünün; bu şiddetli çarpmanın etkisiyle “Batıdan Doğu”ya doğru yön değiştirmesidir.

İKİNCİ İŞARET:

Güneşten uzun zaman önce çıkan bir ışın demetinin uzak bir gökada yakınındaki bir Karadelik tarafından yansıtılarak tekrar güneş sistemine yukarıdaki bulduğumuz tarihte geri dönmesi ve böylece Batıda sabit olarak bekleyen “İkinci bir Güneş Görüntüsü”nün oluşmasıdır. Bazı modern Kozmolojik ve Astrofiziksel sonuçlara ve İslâm âlimlerinin bildirdiği ortak görüşlere göre, bu ihtimallerden ikincisinin gerçekleşmesi daha yüksek bir olasılık olmakla birlikte; yine de Kıyametin en büyük ve son alameti sayılan bu işaretin nasıl gerçekleşeceğini en iyi Allah bilir. Dolayısıyla, bu son büyük kıyamet alametinden sonra, tevbe ve iman kapısı kapalı hale geldiğinden ve dünyanın sonunun gelmesi herkes tarafından anlaşılacağı için Kıyametin gelmesi kesinleşmiş ve tam olarak isbatlanmış olur. Bu arada akla şöye bir soru gelebilir: Madem, güneşin batıdan  doğmasıyla  yeni  iman etmek  kabul  edilmiyor, o halde İslamiyet nasıl bu tarihten yaklaşık 70-80 yıl sonrasına kadar devam edebilir? Bunun cevabını şöyle verebiliriz ki: O tarihlerde iman eden mü’min cemaat azınlıkta ve inkarcı güruh onlara oranla oldukça fazla bir yekun teşkil ettiğinden dolayı, o küçük cemaatin devam eden nesilleri sayıca az olmakla ve geçen yıllara oranla sayıları gittikçe azalmakla birlikte; hızla artan inkarcı grup içerisindeki büyük kesimin iman etmiş olmayacağını ve hatta bu büyük olayın gerçekleştiğini görseler de, sapkınlığa ve inkarda aşırı gitmeye devam edeceklerini ve bunun neticesinde Büyük Kıyametin hızla çoğalan bu güruhun üzerine kopacağını bildirmektedir. Ayrıca tevbe ve imanın kabul edilmemesi bu büyük semâvî olayı görüp de, inanmayan o büyük inkarcı kesim için geçerlidir, yoksa o tarihlerde de ve ondan sonraki kısa bir dönemde de iman edip salih amel işleyen ve azınlıkta olan bir grup mü’min cemaat bulunacaktır.

ALTMIŞINCI PENCERE 

                          

YİRMİYEDİNCİ HAKİKAT:

KIYAMET SÜRECİNDE YAŞANACAK OLAN BÜYÜK OLAYLAR BİRİSİ OLAN YILDIZLARIN IŞIĞININ AZALMAYA BAŞLAMASI VE KAİNATIN ÖLÜMÜNÜN YAKLAŞMASINI BİLDİREN BİR İŞARETTİR

Yıldızların ışığının azalmaya başlamasını bildiren;

وَاِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ

Ve Yıldızların ışığı azalmaya başladığı zaman..    

                                                         {Tekvir, 2}

ayetinin makam-ı cifrisi, şeddeli nun iki nun (100) olarak sayıldığında Hicri 1563 veya Miladi 2140 yaparak, bu tarihlerde yıldızların ışığının azaltılmaya ve sönmeye başlayacaklarına ve neticesinde büyük kıyametin iyice yaklaşmakta olduğuna kuvvetli bir işarettir. Yıldızların ışığının azalmasıyla evrenin ölümünün gerçekleşmesi gayet mümkündür ki, Termodinamik kanunlarına göre evrenin şu anki sıcaklığı -270,76 0C’dir. Eğer bu değer, mutlak sıfır Kelvin derecesi olan -273 0C’ye düşmesi durumunda, yani evrenin sadece 2, 24 0C daha soğuması gerçekleşirse ki, ayet bu tarihlerde gerçekleşeceğini ilan ediyor, Kainatın materyalist felsefi görüşlerin iddia ettiği gibi 4-5 milyar yıl veya daha fazla bir süre daha devam etmesi gerektiği görüşü iflas edecek ve evrenin bu olay sonucundaki toplu sıcaklık düşüşüyle birlikte, termodinamik soğumaya ve çöküşe doğru sürüklenmesi, yani Kıyametin kopması kaçınılmaz olacaktır. Fakat modern bilim, bunun aksini iddia eden bulgular etse bile ki, henüz böyle bir bulgu tüm araştırmalara rağmen elde edilememiştir, yine Kıyametin ve Haşrin geleceğine inanmalıyız ve iman etmeliyiz ki, görmeden yani tahkiki olan gaybi iman bunu gerektirir. Yoksa, “Bilim bu verilere ulaşmamıştır, öyleyse buna inanmam!” dememeliyiz çünkü bunu bildiren Kainatın yaratıcısı ve o kevni kanunların koyucusu olduğundan, elbette belli bir adete ve sünnetullaha göre süregiden o kanunlarından bir kısmını Haşri ve Ahireti getirmek için ileride iptal edebilir..

ALTMIŞBİRİNCİ PENCERE 

                          

YİRMİSEKİZİNCİ HAKİKAT:

KIYAMET SÜRECİNDE YAŞANACAK OLAN BÜYÜK OLAYLAR BİRİSİ OLAN TÜM KARALARIN DENİZLERLE KAPLANMASI VE DÜNYANIN KIYAMETTEN ÖNCE KUSURSUZ BİR SU KÜRESİNE (HYDRO-SPHERE) DÖNÜŞMESİNİ BİLDİREN 

İKİ İŞARETTİR

Dünya’nın yavaş yavaş suyla kaplanmasını bildiren;

BİRİNCİ İŞARET:

اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَاْتِى الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَا اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ

Onlar görmüyorlarmı ki, gerçekten biz arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz. Oysa, üstün gelen onlar mı biz miyiz?

                                                         {Enbiya, 44}

Ayeti, bir başka manada “Arza geliyor ve onu çevresinden eksiltiyoruz”, şeklinde yani “Karaları suyla kaplıyoruz” ifadesiyle karaların zamanla eksildiğini ve denizlerdeki sularla kaplandığını ifade etmektedir. Bu süreç, tarih içerisinde çok yavaş işlerken; günümüzde hızlanmıştır ve her yıl kıyı   kesimleri 5-6 cm. suyla kaplanarak içeriye çekilmektedir. Elbette ki, gelecekte daha çok hızlanacak ve bir gün tüm karalar sularla kaplanıncaya kadar bu süreç devam edecektir. İşte bu ayette bu olayın kesin olarak gerçekleşeceğini bildiren;

نَاْتِى الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَا

Yere gelip, onun etrafından eksiltmekteyiz (Küre haline getirip, düzleştirmekteyiz)..

cümlesinin makam-ı cifrisi, Miladi 2176 tarihini vererek dünyanın almaya başladığı bu su küresi (Hidrosferik-Küp) şekline ve yeryüzünde canlılığın sona erdiği son dönemlerine işaret eder. Ayette geçen نَنْقُصُهَا şeklindeki “Eksiltiyoruz” geniş zaman fiili, bu düzleştirme ve karaları eksiltme eyleminin halen devam etmekte olduğu bu tarihten başlayarak, bu durumun nihai olarak Kıyametten hemen önce, yeryüzündeki tüm yüksekliklerin ve tüm çukurlukların tamamen suyla kaplanarak;

İKİNCİ İŞARET:

İnşikak suresi 3. ayette işaret edilen tarihe ve tam bir su küresi durumuna gelmesine kadar devam edeceğini;

وَاِذَا الْاَرْضُ مُدَّتْ

Ve Yer, dümdüz (tam bir su küresi) olduğu zaman..

     {İnşikak, 3}

ayetiyle, makam-ı cifrisi şeddeli dal iki dal (8) sayılmak şartıyla Miladi 2188 tarihini vererek, açık olarak bildirir ve remzen işaret ederek haber verir..

ALTMIŞİKİNCİ PENCERE 

                          

YİRMİDOKUZUNCU HAKİKAT:

KIYAMET SÜRECİNDE YAŞANACAK OLAN BÜYÜK OLAYLAR BİRİSİ OLAN TÜM DENİZLERİN KAYNAMASINI BİLDİREN     

BİR İŞARETTİR

Bir önceki işaret edilen hakikatte anlatıldığı gibi, tüm karalar denizlerle kaplandıktan sonra Dünya üst üste gelen birtakım göksel felaketlere (Meteor ve Göktaşı yağmuru gibi) ve yeraltı patlamalarına (Magma püskürmeleri ve Volkan patlamaları gibi) maruz kalacaktır ve bu şekilde, denizler ısınarak gökyüzünden gelen göktaşları ve yeraltından fışkıran kızgın lav parçalarıyla ısınmaya ve buharlaşmaya başlayacaktır. İşte bu hakikati ve Dünya’nın tamamen suyla kaplanmasından sonra, bu felaketler neticesinde Denizlerin kaynamaya başlamasını bildiren;

وَاِذَا الْبِحَارُ سُجِّرَتْ

Ve Denizler, kaynatıldığı zaman..

                                       {Tekvir, 6}

ayetinin makam-ı cifrisi, şeddeli cim iki cim (6) olarak sayıldığında Hicri 1616 veya Miladi 2190 tarihini vererek, bu tarihte denizlerin kaynatılmaya ve buharlaşmaya başlayacağına işaret ediyor..

ALTMIŞÜÇÜNCÜ PENCERE 

                          

OTUZUNCU HAKİKAT:

KIYAMET SÜRECİNDE YAŞANACAK OLAN BÜYÜK OLAYLAR BİRİSİ OLAN ATMOSFERİN TAMAMEN ORTADAN KALKMASINI BİLDİREN 

BİR İŞARETTİR

Denizlerin buharlaşmaya başlamasından sonra, ard arda gerçekleşen iki büyük felaket Dünyanın, bir zamanlar hayat bulunan fakat şu anda hayat bulunmayan Venüs ya da Mars gibi bir gezegene dönüşmesine neden olacaktır. İşte, bu felaketler: Atmosferin ortadan kalkması ve akabinde Denizlerin tamamen kuruması hadiseleridir. Atmosferin ortadan kalkmasıyla ilgili;

اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ

Gök (Atmosfer), yarıldığı zaman..

                                       {İnfitar, 1}

Ayetinin makam-ı cifrisi, şeddeli sin iki sin (120) olarak sayıldığında Hicri 1635 veya Miladi 2209 yaparak bu tarihte “Gök yarılması” ifadesiyle Atmosferin tamamen ortadan kalkmasına işaret etmektedir..

ALTMIŞDÖRDÜNCÜ PENCERE 

                          

OTUZBİRİNCİ HAKİKAT:

KIYAMET SÜRECİNDE YAŞANACAK OLAN BÜYÜK OLAYLAR BİRİSİ OLAN DENİZLERİN TAMAMEN KURUMASINI BİLDİREN BİR İŞARETTİR

Tüm Denizlerin buharlaşarak tamamen kurumasıyla ilgili;

وَاِذَا الْبِحَارُ فُجِّرَتْ

Ve Denizler, boşaltıldığı zaman..

                                      {İnfitar, 3}

ayetinin makam-ı cifrisi, şeddeli cim iki cim (6) olarak sayıldığında Hicri 1636 veya Miladi 2210 yaparak bu tarihte tüm denizlerin kurumasına işaret eder. Bu ayetten anlıyoruz ki, bir önceki hakikatten elde edilen cifri sonuca göre, Atmosferin ortadan kalkmasıyla birlikte buharlaşmaya başlayan denizler yaklaşık 1 yıl içinde tamamen kurumaktadır. Dolayısıyla buradan anlıyoruz ki, denizlerin ve dünyada var olan suyun varlığını devam ettirebilmesi için atmosfere gereksinim duyulmaktadır.

Atmosferin bir kalkan görevi yapan suyu tekrar yoğunlaştırması ve yağmurla geri çevirmesi ile göktaşlarına yeryüzünü kalkan yapması gibi önemli vazifelerin iptaliyle yeryüzü daha artık suyu yüzeyinde tutamaz hale gelir ve neticesinde tabiatın ve canlılığın temelini oluşturan su da Kıyamet kopmadan önce yeryüzünden tamamıyla kaldırılır.

ALTMIŞBEŞİNCİ PENCERE 

                          

OTUZİKİNCİ HAKİKAT:

SURUN BİRİNCİ KEZ ÜFÜRÜLMESİYLE BİRLİKTE KABİRLERDEKİ TÜM ÖLÜLERİN YENİDEN DİRİLTİLMESİNİ BİLDİRENBİR İŞARETTİR

Maddeci ve Materyalist düşünce sisteminin şiddetle reddettiği ve birçok kimsenin inkara sapmasına neden olan, bu mu’cizevi olayın kesin olarak gerçekleşeceğini Allah (C.C.) va’detmiştir ve elbette yapacak ve Haşri gerçekleştirecektir. Bu mesele, Kur’an-ı Hakim’in yaklaşık üçte birinde detaylı olarak bahsedilen en önemli dini meslelelerden birisidir. Tüm insanları, Hz. Adem’in soyundan ve O’nu da basit bir çamur karışımı olan topraktan yarattığı gibi; ikinci kez de tüm insanları yeniden ve aynen farklı bir tarzda kurutulmuş ve düzeltilerek tam bir küre haline getirilmiş yeryüzü toprağına gökten nutfe-misal bir yağmur yağdırarak, toprağın bağrında bir çiçek veya bir tomurcuk veya ekilen bir yumurta hücresi gibi onun içerisinden yeniden halkedebilir ve edecektir de.

Sonra, o kabuğunu kıran insanoğlu bambaşka bir şekilde ve vücutta, bambaşka bir alemde gözünü açacaktır. Bu hakikat çok uzundur. Her neyse.. İlk kez yaratanın, İkincisini de yapmaya muktedir olduğunu ve buna gücü yeteceğini ilan ve isbat eden Kainatta yeteri kadar delil mevcuttur. Bu isbatları, o sayısız delillere havale edebiliriz. İşte, bu azim olayın gerçekleşme tarihine ilişkin bir işaret İnfitar suresinin 4. ayetinde şöyle geçmektedir:

وَاِذَا الْقُبُورُ بُعْثِرَتْ

Ve Kabirler, altüst edildiği zaman..

                                         {İnfitar, 4}

ayetinin makam-ı cifrisi, Miladi 2219 tarihini vererek, “Kabirlerin altüst edilmesi” ifadesiyle kabirlerdeki ölülerin yeniden diriltilerek, tüm ölmüş ruhların cesedlerine iade edilmesine ve neticesinde Ahiret hayatının başlangıcına kuvvetli bir tarzda işaret etmektedir..


ALTMIŞALTINCI PENCERE 

                          

OTUZÜÇÜNCÜ HAKİKAT:

SURUN İKİNCİ KEZ ÜFÜRÜLMESİYLE BİRLİKTE GÖKYÜZÜNDEKİ TÜM GÖKCİSİMLERİYLE BERABER KAİNATIN BÜYÜK ÖLÇEKLİ KIYAMETİNİN KOPMASINI BİLDİREN  BİR İŞARETTİR

Bilindiği gibi, İsrafil AS.’ın Sur’u üç kez üfürülecektir.

Birinci ve ilk üfürülüşte, kabirlerdeki tüm ölmüş ruhların yeniden diriltilmesiyle Ahiret ve Mahşer alemi başlamış olacaktır.

İkinci üfürülüşte, tüm kainat içerisindekilerle beraber yok edilecek ve yeniden farklı bir tarzda sonsuz olarak var edilecektir. İşte bu yeniden diriltilme ve inşayla beraber, Haşir yeri ve Mahşer maydanı da tüm canlı ruhların sorguya çekilmesi için yeniden farklı bir tarzda düzenlenecektir.

Üçüncü ve son üfürülüşte ise, tüm ruh sahibi canlı varlıkların mahkemesi, Şeytan’ın mahkemeye çağırılmasıyla başlatılmış olacaktır.

İşte, Sur’un ikinci üfürülüşüyle birlikte, tüm kainat içerisindeki Gezegenler, Yıldızlar ve Galaksiler gibi v.b. tüm gökcisimleri çarpıştırılarak ve yörüngelerinden fırlayarak çok gürültülü ve eşi görülmemiş bir kıyameti koparacaktır ki, Vahiy kaynaklarında bildirilen esas Büyük Kıyamet hadisesi bu olaydır. Dolayısıyla, bu azim olayla birlikte, büyük ölçekte Kainatın Kıyameti de kopmuş olacağı için, bu tarihten sonra zaman da sona ermekte ve sonsuz bir zaman ve mekana sahip olan Ahiret hayatı başlatılmış olmaktadır. Bu azim olayın gerçekleşme tarihi ise, tarihin ve dolayısıyla da Zamanın Sonu anlamına gelmektedir.

Bu olayın gerçekleşme zamanı, Tekvir suresinin 11. ayetinde şöyle geçmektedir:

وَاِذَا السَّمَاءُ كُشِطَتْ

Ve Gök (Kainat), sıyrılıp alındığı zaman..

                                                  {Tekvir, 11}

Ayetinin makam-ı cifrisi şeddeli sin iki sin (120) sayılmak şartıyla, nasıl ki canlı bir ruh öldüğü sırada bedeninden sıyrılıp alınıyorsa Hicri 1648 veya Miladi 2222 tarihini vererek bu tarihte Kainatın mevcudâtından sıyrılıp alınarak vefat ettirilmesine ve Büyük Kıyametin kopma tarihine açık olarak işaret eder…

Daha çok işaret vardı,

fakat şimdilik kısa kestik..

Vesselâm…

~ SON ~

HUVE-L MUHYÎ VE-L MURÎD..

ZÂLÎKE-L YUHYÎ VE-L YUMÎT..

VE RABBU-S SEMÂVÂTÎ VE-L ARD..

VE HUVE-L ALÎMU-L HAKÎM.. .

Son Güncelleme (Perşembe, 04 Ocak 2018 07:02)

 "I have always imagined that paradise will be a kind of library." Her zaman Cennet'in Kitaplardan oluşmuş bir çeşit kütüphane olduğunu hayal ettim.. - Jorge Luis Borges -
[GTranslate]
English French German Italian Portuguese Russian Spanish
Facebook Sayfamız
Arama
İSLAMİ BİLGİLER

 

Peygamberler Tarihi

 
Siteye Üye ol